2 Mayıs 2013 Perşembe

Çözüm Süreci, Bizi Bunak mı Sanıyor?


Yaklaşık üç-dört aydır her yerde, her zaman, o kadar çok “çözüm süreci” nitelemesini duyup, okudum ki; bazen çözüm süreci” denen şeyin canlı bir organizma olduğunu düşünmüyor değilim.
Duyguları, düşüncesi, değerlendirmesi ve yargısı olan bir yaratık gibi görünmeye başladı bu “şey”.
Bu yüzden “çözüm süreci”nin, bu coğrafyada yaşayan herkesi bunak zannetme gibi insani bir hasleti olduğundan falan kuşkulanmaya başladım.
 
Çekincesiz “EVET”
Kimimizin “terör sorunu”, kimimizin “Kürt sorunu” olarak adlandırdığı ve nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ortak paydası “sorun” sözcüğü olan durumun çözülmesine yönelik atılacak tüm adımları; çekincesiz, koşulsuz, “ama”sız, “fakat”sız destekliyorum.
Bu, benim peşin beyanımdır.
 
Otuz yıldan fazla süredir kanayan, kanatılan bu yaranın iyileştirilmesi için atılacak her adımın, ortaya konulacak her çabanın desteklenmesi gerektiğine ilişkin, şu anda yürütülen “çözüm süreci”ni özel olarak gözetmeksizin ifade ettiğim bu çekincesiz destek beyanımı paylaşan milyonlarca insanla, bu coğrafyada birlikte yaşadığıma inanıyorum.
 
İlkeleri Feda Eden Çözüm, Çözer mi?
Şu anda yürüyen süreç; yetmişbeş milyonluk bir ülkede, otuz yıldır süren ve insanları canından, yurdundan, dünyasından eden bir soruna ilişkin olunca, ister istemez bir takım sorunları da beraberinde taşıyor.
Yukarıda desteğini açıklamış bir yurttaş olarak, yürütülen süreçte tehlikeli ve açıkçası mide bulandırıcı olarak nitelendirdiğim üç soruna işaret etmek istiyorum.
Bu üç sorunun temel ve ortak özelliği, yaşamsal bazı ilkelerin süreç uğruna feda edilmesi yanlışını içermesidir.
 
İlki; Roboski (Uludere) olayında bugün gelinen noktadır.
Uçaklardan atılan bombalarla ölüme yürüyen onlarca yurttaşımızın hakkı, hukuku bu ülkede yaşayan herkesin boynundadır ve yerine getirilmesi hepimizin borcudur.
İşte bu nedenle olayın olduğu günden bu yana sorumluların tespit edilmesi, yargılanması ve cezalandırılması yönünde çok güçlü bir kamuoyu oluştu.
Aradan aylar geçmesine rağmen bu konudaki toplumsal talep hiç dinmedi, susmadı.
 
Bu güçlü toplumsal talebin karşısında duramayan siyasi iktidar, bekleneni yaptı ve sorunu kurdurduğu bir Araştırma Komisyonuna havale ederek, zaman kazandı.
Bu siyasi manevraya rağmen işin peşini bırakmayan kamuoyu, komisyon raporunun yazılması ve açıklanması noktasına kadar konunun takipçisi oldu.
 
Sonra…
Sonrası biliniyor.
Sorumluları tespit edip cezalandırılmaları için teşhir etmesi beklenen, gereken Komisyon Raporu bomboş bir içerikle açıklandı.
Bu konudaki kamuoyu duyarlılığı dikkate alındığında, Komisyon Raporunun açıklandığı günden itibaren kamuoyunun yoğun ve güçlü tepkisini ortaya konması şaşırtıcı olmazdı.
Hiç hatırlıyor musunuz böyle güçlü ve sürekli bir kamuoyu tepkisini?..
Ben hatırlamıyorum.
 
Zamanlamanın Büyüsü
Komisyon Raporunun açıklandığı dönem, “çözüm süreci”nin yürümeye başladığı dönemin içinde.
Yani yetkili-yetkisiz, ilgili-ilgisiz bütün ağızlardan “bu dönemde duyarlı davranmak gerek, sözlerimize dikkate etmeliyiz, sürecin bozulmasına izin verilmemelidir” öğütlerinin döküldüğü dönemin içinde…
 
Siyasi iktidar ve ülkemizin bir kısmı, Roboski meselesinin böylelikle kapatılmasında hem iktidarları hem de ülkenin selameti(!) için yarar umabilir, böyle bir sonuca gidilebilmesi için zamanlama dahil her şeyi yapmış, gözetmiş olabilir.
 
Garip olan bu değil.
Garip olan Roboski konusunda doğrudan mağdur durumundaki Kürt halkının ve örgütlenmelerinin bu konudaki taleplerinden adeta vazgeçmiş bir tutum içine girmiş olmalarıdır.
Aylardır bu işin peşini kovalayan herkesin, özellikle Kürt kamuoyunun bu konuda birden bire sessizliğe bürünmesi, Roboski sanki hiç yaşanmamış gibi davranması, “çözüm süreci” için hoş görülebilir mi?
 
Onlarca Roboskili çocuğun hakkı-hukuku, her şeyden önemlisi yapılan bir zulme sessiz kalmayıp zalime karşı çıkmayı gerektiren insani erdemimiz, “çözüm süreci” nde feda mı ediliyor?
 
Takma Bacak
Tüm ülkeyi bağlayan, ülkede yaşayan herkesi ilgilendiren günlerdeyiz.
Yaşananların ülkeye anlatılması, ortaklaşılması ve çözüme yürünmesi gerekiyor.
 
Bunun için bulunan formül, Âkiller Heyeti.
Onlarca aydınımız, sanatçımız, insanımız yola düştü, kent kent dolaşıp süreci anlatıyor.
Anlatmak yeter mi?
Toplumsal uzlaşının sağlanması, hadi bu iddialı beklentiyi geçelim, birbirimizin ne düşündüğünü öğrenebilmek için güzel bir fırsat.
Yani Âkil Adamlarımız sadece anlatmamalı, aynı zaman da dinlemeliler.
 
Heyet üyeleri ellerinde geldiğince bu etkileşimi sağlamaya gayretli görünüyorlar.
Süreci benimseyen-benimsemeyen herkesi dinlemeye çalışıyorlar.
 
Ancak sürece karşı olduğu anlatan, anlatmak isteyen, bilinsin isteyen yurttaşların düşüncelerini açıklamaları, Başbakan seviyesinden başlayarak en ağır, katı ve kimi zaman da hakarete varan bir söylemle karşılanıyor, bu düşünce sahipleri nerdeyse vatan haini, barışı istemeyen, savaştan yarar sağlayan kişiler olarak nitelendiriliyor.
 
Şiir okudu, yani düşüncesini açıkladı diye hapiste yatmış bir başbakan tarafından yönetilen siyasi iktidarın, düşüncesini açıklamaya çalışan yurttaşlarını bu şekilde nitelemesi, yaftalaması ne kadar tutarlı?
Yoksa tutarlılık da mı artık gerekli değil ve varsın çözüm süreci” için feda olsun…
 
(Bu paragrafın başındaki Takma Bacak başlığı ne ola ki diye merak edenlerimiz için; kendisini ifade etmesine izin verilmeyen bir gazi yurttaşın kendisini ifade yöntemi olmasın sakın…)
 
Neyi, Ne Kadar ve Ne Zaman Bileceğinizi, Biz Biliriz
“Aman süreç çok hassas.”
Hep duyduğumuz bu?
İyi de bu süreç nasıl işleyecek?
Ne gibi gelişmeler sağlanacak?
Taleplerin ne kadarı karşılanabilecek?
 
Bunları bilmeyi isteyen kamuoyuna, sayın Başbakan geçenlerde cevap verdi: “Biz milletimizin bilmesi gerektiğine inandığımız her şeyi, yeri ve zamanı geldiğinde,  tüm açıklıkla milletimize anlatacağız…”
 
Eh bu devletlû sözden sonra, bu makalenin son noktasını koyma vakti gelmiş demektir.
 
Roboski’yi, Pınarhisar cezaevine giden süreci ve şeffaflığın demokratik iklimin güneşi olduğunu unutacak kadar bunamadık deyip son noktayı koyalım elbette.
 

Hiç yorum yok: