22 Eylül 2008 Pazartesi

"Verimli Ol, Tatillere Dokunma"



“Verimlilik, uzun tatiller, Cumartesi çalışalım mı” diye başladığımız yolculuk devam ediyor.
Gelen tepkilerden anlaşılıyor ki, bu konu düşünülmeye değer.
www.iyibilgi.com sitesinde köşe yazan Hatice Saadet Kalyoncu, Cumartesi… Cumartesi… yazımızdan yola çıkarak tartışmaya yeni boyut getiriyor. Yazar, konuya ilişkin iki yönlü tezleri dile getirip, tam da istediğimiz noktayı yakalayıp “verimli olduktan sonra, tatillere tecavüz niye” diyor.
Yazının tamamına
http://www.iyibilgi.com/artikel.php?artikel_id=24159 linkinden ulaşmak mümkün.

21 Eylül 2008 Pazar

Cumartesi Derken, Bayram Tatiline Dava Açıldı

Bir tartışma başlatılması dileği ile “Cumartesi… Cumartesi…” ile ülkemizdeki “tatil” olayını dile getirmiştim. Yazıma çok sayıda olumlu/olumsuz tepki geldi ve gelmeye devam ediyor. Önümüzdeki günlerde gelen tepkileri de içerecek yeni açılımlar için tartışmanın derinleşmesine katkı yapmaya çalışacağım.

Bu konuyu gündeme taşırken,
İzmir’de Stajyer Avukatlık yapan Tolga Küçük isimli bir yurttaşımız, dokuz günlük Ramazan Bayramı tatilinin iptali için dava açtı.

Önemli bulduğum bu girişime ait haber metnini ileriki günlerde alıntı yaptığım haber linkinin kaldırılma olasılığı nedeniyle http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Bayram_tatiline_iptal_davasi_199816_1&tarih=20.09.2008&Newsid=199816&Categoryid=1 adresinden aynen alıntılıyorum:
Bayram tatiline iptal davası
İzmir Barosu'nun stajyer avukatlarından Tolga Küçük, Bakanlar Kurulu tarafından ‘idari izin' adı altında Ramazan Bayramı tatilinin 9 güne çıkartılmasına tepki gösterdi. Danıştay'a gönderilmek üzere Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı'na dava dilekçesini veren vuran Küçük, Türk hukuk sisteminde kamu görevlilerine ülke çapında idari izin verilmesine olanak sağlayacak yasal düzenleme olmadığını savundu. Gelişmekte olan bir ülke olarak tatilleri uzatma yerine kısaltma, tüketici değil üretici toplum yaşantısına geçmek gerektiğini anlatan Tolga Küçük, ekonomik anlamda sanayici ve diğer işverenlerin işçisine ücret ödeyip, karşılığında hiçbir üretim elde edemeyeceğini belirtti.

9 GÜN TATİL BİZİM İÇİN LÜKS"
Tolga Küçük dava dilekçesinde, her yıl Türkiye'de 125- 140 gün tatil ortalaması olduğunun gerçek olduğunu, idari izin kararının, telafisi imkansız zararlar ortaya çıkarmadan, bir an önce yürütmesinin durdurulmasını ve bu idari işlemin iptal edilmesini istedi. Gelişmiş ülkelerde hiç rastlanmayan bu tip uygulamaların, henüz gelişmekte olan ülkemiz için çok lüks olduğunu dile getiren Küçük, sosyal yönden bakıldığında, geçiken adaletin adalet olmayacağı ilkesi doğrultusunda, ihtiyati tedbir ve tespitler bir yana, heyet oluşturulamayacağı için tutuklu bulunan mahkumların tutukluluk hallerinin bile incelenemeyeceğini belirtti.

"UZUN TATİL SOSYAL ÇÖKÜNTÜ NEDENİ"
Tolga Küçük, geleneklere göre bayramların büyük ve küçükler arasında iletişim yoğunluğu beklentisi yarattığını ancak, uzun izinlerin tatil havasına sokup, uzak yerlere giden insanların bayramın beklentisi içinde olan toplumda büyük sosyal çöküntü yarattığını da söyledi. Bu uygulamalar yüzünden zamanla törelerin bile yok olacağını öne süren stajyer avukat Tolga Küçük, bugünkü hükümetin bayram tatilini, daha önce piyasa ve iş düzenini kötü etkileyeceği düşüncesiyle uzatmadığına, aynı gerekçelerin halen var olmasına rağmen bu sefer uzatıldığına dikkat çekti.

"KANUNEN BÖYLE BİR HAK YOK"
Tatillerin uzun sürmesi nedeniyle uzak yerlere gitmeyi düşünen insanların, trafik terörüne kurban gittiğine dikkat çeken Avukat Tolga Küçük, en son 9 güne uzatılmış tatilde, ülke genelinde trafik kazasında 153 kişinin öldüğünü, 383 kişinin yaralandığını, günümüzdeki savaşlarda bile bu kadar kısa sürede böyle kayıplar verilmediğini dile getirdi. Bu uygulamanın aynı zamanda Anayasa’nın eşitlik ilkesine de ters düştüğünü iddia eden Küçük, onbinlerce polis, doktor ve sağlık personelinin kanunen zaten böyle bir hakları bulunmadığına da değindi.

12 Eylül 2008 Cuma

Cumartesi... Cumartesi...

Mutlaka işin uzmanları ölçmüşlerdir, ya da bu konuda bir araştırma yapılmadı ise, mutlaka tez elden yapılmalı…
Şu “Cumartesi” günü, yarım gün çalışılması işi..
Yarım gün çalışma günü olarak uygulansa; ne kazanırız, maliyeti ne olur?
Bu araştırılmalı, eğer yapılmadıysa…
Benimle yaşıt olanlar, hatta birkaç yaş geriden gelenlerimiz hatırlayacaklardır; Cumartesi günleri yarım gün okula giderdik.
Küçüklüğümün puslu görüntüleri arasında seçiyorum bu eylemi.
Sonra ne oldu ise, hangi gerekçe ile bu uygulama kaldırıldı, hatırlamıyorum. Ancak aklım erdiğinden, geriye doğru anılarımda gidebildiğim en uzak noktaya kadar gittiğimde, Cumartesi gününü tatil olarak biliyorum.
Zaman zaman gazetelerde görürüz; “Türkiye, en çok tatil yapılan ülke” manşetlerini… Önümüzde bir Ramazan Bayramı tatili var. Önünü ardını hafta sonlarına yamayıp, aradaki bir buçuk günlük çalışma zamanını da görmezden geldik mi, alın size dokuz günlük tatil.
Gerçekten de yılın üçte birlik bölümünü neredeyse tatille geçiriyoruz.
Peki, Türkiye olarak bizlerin böyle bir lüksü var mı?
Hazır 2008 yılının son çeyreğinde iyice düşen büyüme rakamlarının gölgesinde, yaklaşan dokuz günlük Ramazan Bayramı arifesinde, bu konuyu tartışmanın tam da sırası geldi düşüncesindeyim.
Haftalık beş günlük çalışma zamanının bir kısmını da resmi tatillere, önü-arkası hafta sonlarına bağlanıp uzatılıveren bayramlara kaptıran bir ülkenin ekonomisi ve gelişmesi için iyi beklentilere sahip olmak pek mümkün görünmüyor.
Adliyelerde dağ gibi yığılan ve beş-altı ay sonrasına duruşma günü verilen dosyalar, ameliyat için aylarca beklemek zorunda olan hastalar… Bu listeyi uzatmanız, kamu hizmeti verilen her birimde bu sıkışıklığı, sıra beklemeyi teneffüs etmeniz mümkün.
Özel sektöre gelince, iş yasalarının getirdiği sınırlamalar doğrultusunda vardiya, fazla mesai vb. çeşitli çözümlerle “Cumartesi” açığını bir şekilde kapatıyor. Ama bu sefer de, Cumartesi tüm finans sisteminin tatilde olması nedeniyle kapatılmaya çalışılan üretim açığının ancak bir kısmı ile yetinmek zorunda kalınıyor.
Öte yandan şu “Cumartesi” meselesinde karşımıza çıkan yeni bir olgu da, küresel ısınma… Küresel ısınma nedeniyle “mevsim normalleri” denilen seviyenin yukarıya doğru gittiği, mevsimlerin kaydığı, hatta bahar mevsiminin neredeyse ortadan kalkmakta olduğu bir gerçek. Yılın büyük bölümü, çok sıcak ve nemli günlerden oluşuyor artık.
Hava sıcaklığının ve yüksek nemin verimliliği düşürdüğü bilimsel bir saptama. Bu durumda klasik olarak yıllardan beri uygulandığı şekilde Eylül’de başlayıp Haziran sonunda biten öğretim yılı meselesinde, küresel ısınma nedeniyle yeni bir durum ile karşı karşıya geliniyor. Pratikte Kasım başına kadar bir türlü tam anlamıyla başlayamayan eğitim yılı, neredeyse Mayıs ortasında tatile giriveren okullar.
Eğitim-öğretim faaliyetinin verimli ve çocuk ve gençlerimizi yarınlara hazırlayıcı nitelikte olması için belirli bir sürenin okulda eğitimle geçirilmesi gerekiyorsa ve ne yazık ki iklim koşulları nedeniyle bu sürenin başında ve sonunda verimsizliğe mahkûm olunuyorsa, çözümü bir de “Cumartesi”de aramalıyız sanki.
Kasım’da başlayıp Nisan sonunda bitecek ve verimliliği arttırılmış bir öğretim yılı için Cumartesileri de işin içine kattık mı, acaba kayıpta mı olacağız, kazançta mı?
Şu kayıp-kazanç sorusunu, bir de yazının başında sorduğumuz gerekçe ile yineleyelim; “Cumartesi günü yarım gün çalışma zamanı olarak uygulansa, Türkiye bundan kazançlı mı çıkar, yoksa atılan taş ürkütülen kurbağaya değmez mi?