27 Nisan 2013 Cumartesi

Taşeron PTT İşçileri Köle Muamelesine Karşı Ayakta


Taşeron PTT işçileri daha önce ilan ettikleri üzere bugün (26 Nisan 2013, Cuma) saat 11:00′de Topkapı’daki PTT Dağıtım Merkezi’nde toplanmaya başladılar. Saatler 12:00′yi gösterdiğinde İstanbul’un dört bir yanından gelen 300′e yakın taşeron işçisi toplanmış, kendi aralarında ne yapacaklarına, haklarını nasıl arayacaklarına dair sohbetler koyulaşmıştı. Çoğu genç ve hayli heyecanlı olan işçilerin taşeron sistemiyle dertleri var ve bu konuda gayet haklılar. Ancak acil dertleri, ücretlerini iki aydır almayışları. Ücretlerini almadıkları için de 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34. maddesine dayanarak bugün çalışamama haklarını kullandılar. 34. madde gayet net:
Ücretin gününde ödenmemesi
“Madde 34 - Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır.
“Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz.”

Belli ki işçilerin hareketinin büyümesinden çekinen PTT Genel Müdürü işçilerin toplandığı Topkapı Dağıtım Merkezi’ne gelip işçilerle görüştü, ancak onları ikna eden hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine işçiler Sirkeci’deki Büyük Postane’nin önünde protesto kararı aldı. Topkapı’dan Sirkeci’ye gelen işçiler Cuma çıkışında o haşmetli bina önünde 14.00 itibariyle başlattıkları protestoda yoğunluklu olarak “Taşeron işçisi köle değildir” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganlarını attılar, haklarını aramayı sürdüreceklerini belirten işçiler, aşağıda alıntıladığımız oldukça değerli basın açıklamasını okudular.
Taşeron PTT işçilerine Allah kolaylık ve sabır versin diyoruz. Her daim yanlarında olmaya çalışacağız. Madem sözlerini bir hadis-i şerifle bitirmişler bize de haddimiz olmayarak onlara bir ayeti hatırlatmak düşer: “Onlar, haklarına tecavüz edildiğinde, yardımlaşır, onun öcünü alırlar.” (Şura/42: 39, Elmalılı meali)
Okunan basın açıklaması:
Bizler PTT’de taşeron olarak çalışan kargo dağıtıcılarıyız. Burada toplanmamızın sebebi, devleti zarara uğratmak değil sadece alnımızın teri olan maaşlarımızı tam olarak ve zamanında alabilmektir. Hiçbir kuruluş, oluşum ya da sivil toplum örgütünün burada olmamızda bir etkisi ya da kışkırtması olmamıştır.
Bilindiği üzere PTT 1 Şubat 2013 itibariyle ihale sisteminde değişik bir yönteme başvurmuş ve bunu mütakip yıllardır adeta kanımızı emen ve bizleri para kazanabilecekleri objeler olarak gören ASGÜN firmasına bu ihale verilmiştir. Abuk sabuk fiyatlarla ve insan olarak yapabileceğimizin çok çok üzerinde çalışmaya zorlandığımız, en az üç çalışanın yapabileceği işin tek kişiden istendiği bu ihale, beklendiği üzere kısa süre sonra feshedilmiştir. Ancak işin tuhaf tarafı sanki bu feshin sorumlusu biz dağıtıcılarmışız gibi bunun faturası biz, emek harcayan çalışanlara kesilmiştir. Bu kadar düşük fiyatla ihaleyi kazanan firma (ASGÜN) bu işin yürümeyeceğini maalesef öngörememiş ve kendi düştüğü ateşe binlerce insanı da çekmiştir. Bizler haklarımızı talep ettiğimiz vakit, mağdur eden taraf olarak görülmekteyiz. Halbuki mağdur olan taraf bizleriz. Yıllardır çalışıyoruz ve yine yıllardır maaşlarımızın her ay geç ödenmesine, paralarımızın sudan sebeplerle kesilmesine rağmen kurumun adını karalayıcı en ufak bir eylemde bulunmadık. Hep sabrettik, düzelir dedik. Ancak artık ne sabrımız ne de dayanacak maddi ve manevi gücümüz kalmamıştır.
Ancak bu yaptığımız, bir başkaldırı değil, sadece ekmek ve alınteri mücadelesidir. Yıllardır ezilmeye mahkum, bütün sosyal haklardan yoksun olarak çalışıyoruz. Kurumda çalışan kadrolu personel tarafından her zaman ikinci sınıf insan muamelesi gördük, servis araçları bomboş gittiği halde sırf taşeron olduğumuz için servislerden indirildik. Hiçbir zaman önce insan olarak görülmedik. Baskılar ve tehditlere maruz kaldık.
Artık yeter… Artık tehdit etmeyin bizleri. Artık yarın işten atılır mıyım korkusu yaşamayalım. Artık insan olarak görülelim. Bağırılmaktan, fırça yemekten, köle gibi görülmekten artık kurtulalım. İnsani çerçevede birbirimize saygıyla çalışalım. Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvadandır. Bunu bilmeli ve buna göre davranmalıyız.
Saygılarımızla.
 
26.04.2013

21 Nisan 2013 Pazar

Aydınlar Şiwan Perver'e 'Geri Dön' Çağrısı Yaptı

39 yıldır yurtdışında yaşayan Kürt ozan Şivan Perwer'i Türkiye'ye dönmeye çağıran İzmir ve Diyarbakır 'küçük Millet Meclisleri'nin davetine aydınlardan destek geldi.
 
Perwer’i yurduna dönerek barış sürecine katılmaya çağıran davete imza veren 32 aydın şöyle:
1. Abdurrahman Dilipak 2 .Ahmet Taşgetiren 3. Aydın Engin 4. Baskın Oran 5.Bülent Deniz 6. Cem Mansur 7. Cemal Uşşak 8.Doğu Ergil 9. Ercan İpekçi 10. Fadime Özkan 11. Fatoş Güney 12.Fuat Keyman 13. Gençay Gürsoy 14. Haluk Bilginer 15. Hülya Gülbahar 16. İbrahim Betil 17. Lale Mansur 18. Lokman Ayva 19. Mehmet Atak 20.Mehmet Emin Ekmen 21. Mehmet Uçum 22. Melike Demirağ 23. Murat Belge 24. Mustafa Sütlaş 25. Orhan Alkaya 26. Oya Baydar 27. Roni Margulies 28. Şanar Yurdatapan 29. Şefik Beyaz 30. Şenol Karakaş 31. Zeki Kentel 32. Zeynep Tanbay

Şanar Yurdatapan’ın koordinatörlüğünü yaptığı ‘küçük Millet Meclisi’nin İzmir ve Diyarbakır çalışma gruplarınca ortaklaşa hazırlanan metinde Perwer’e “Toplumun her kesiminden yükselen ‘barış’ çağrıları, senin sesinle daha da güçlenecek. Artık vatanına dön, barış içinde, huzur içinde yaşayabileceğimiz yeni bir toplumun inşasına burada, kendi toprağında katıl” deniliyordu.

1955’te Urfa’nın Viranşehir ilçesine bağlı Sori Köyü’nde doğan Perwer üniversite yıllarına kadar Şanlıurfa’da yaşadı. Ankara Üniversitesi Matematik Bölümü’nü kazandı ancak siyasi nedenlerden tamamlayamayıp 1974’te Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. 39 yıldır Türkiye dışında yaşan Perwer çeşitli röportajlarında ülkesine dönme isteğini dile getirmişti.
 
20.04.2013, Radikal

16 Nisan 2013 Salı

Ulufeden, Sadakaya...

Nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…
Kanser hastası genç üniversiteli genç kızımız ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar arasında yaşanan “yardımlaşma (!)” iletişiminin ardından; ani gelişen gündemlere bayılan ve bayıldığı kadar 24 saat bile geçmeden gündemi iyice ezerek suyunu çıkaran köşe yazarlarımızın arasında, cılız da olsa bir ses edelim, bu yardım olayı üzerine ne hissettik yazalım istedik.
Dedim ya, nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…

Basiretin Bağlandığı An…
Sayın Bayraktar’ın yerinde olmak, herhalde bir insanın isteyebileceği son şey olmalı.
Basiretin bu kadar bağlandığı nadir zamanlar vardır, insan yaşamında.
Bakan Beyin başına gelen de, böyle nadirattan…

Yaşanan bu talihsizliği kişiselleştirmeden değerlendirmeli.
Bakan Beyin davranışının nedeni, kişisel olarak bakıldığında, basiret bağlanması, vesaire, şu-bu…
Nedeni ne olursa olsun, Bakan Beyin iyiniyetli olduğunu düşünmek, durumundayız.
İyiniyet, kabul.

Bir Dışavurum mu?
Ama o davranışın altında, refleks kökenli bir dışavurumun olup olmadığını bir tartışalım!
İşte bu noktada, refleks olarak gelişen bu dışavurumla birlikte somutlaşan bir başka açıyı da görmek gerek; o da son on yıldır iyice belirginleşen, ama yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan insanları yönetenlerin sadakada, lütufta, ihsanda bulunma içgüdüsü…

Yazık ki, bizi yönetsin diye seçtiklerimizin bize hizmet etmeleri için harcamak üzere, kasalarına koyduğumuz paranın, bizim paramız olduğu gerçeğinden hep birlikte uzak bir şekilde yaşayıp gidiyoruz.
Ne yönetenler, ne yönetilenler ortadaki paranın yönetilenlere ait olduğunu düşünmeksizin hareket ediyoruz.

İcraatı Vasfiye Teyze Finanse Ediyor
Ne zaman icraatlarıyla övünen bir yönetici, bakan görsem, izlesem hep şunu derim iç sesimle; “övüne şişine anlattığın işlerin parasını, yapasın diye ben sana verdim. Yapıcan tabi, mecbuuuur.”

Sanıyorum; yaptığı icraatla, hizmetiyle övünen yöneticiyi, bu haksız övünce iten, yaptığı hizmeti bu topraklarda yaşayan insanlara ihsan olarak görmesinden kaynaklanıyor.
Yoksa, kim, zaten yapmakla mükellef olduğu hizmetleri yaptı diye, hizmeti finanse edenlere hava atmaya cesaret edebilir ki.

Bu sakat zihniyet bir sonraki adımda, yöneticilerin yaptıkları toplumsal veya bireysel hizmet, yarar veya uygulamalarını sadaka olarak görmeleri noktasına varıyor.
Bakan beyin o olayda ağzından dökülen sözlerde somutlaşan tam da budur.

Kömür, beyaz eşya yardımlarıyla, öğrenci burslarıyla başlayan ve nihayetinde ilaç bulunması için gelen yurttaşının cebine para koymaya varan yaklaşımın dokusunda; verileninin, yapılanın bu halka sadaka vermek olarak algılanmasından başka bir şey değildir.
Hadi haddimizi bilelim, iddia etmeyelim öyledir diye; en azından benim hissettiğim budur…

Şimdi; yurttaş olmak üzerine yeniden düşünmek zamanıdır.
Bu işe; “benim verdiğim parayı idare etmesi için seçtiklerimin yaptığı her güzel iş, zaten yapmaya mecbur olduğu; her kötü iş de bana sonuna kadar hesap vermeye mecbur olduğu iştir” diyerek başlasak mı?...
 

15 Nisan 2013 Pazartesi

Halkın Ekonomisi'nde Son Gelişmeler...

2013'ün ilk çeyreği geride kaldı.
Halkın Ekonomisi'nde ilk dört ay nasıl geçti?
Açıklanan büyüme rakamları, Halkın Ekonomisi'ne nasıl yansıdı?
Tüketici-banka savaşlarına son vereceği söylenen yeni tüketici yasası taslağına ne oldu?
Bankaların taslağa müdahalesi mi var?
 
Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz,
Çetin Ünsalan'ın hazırlayıp sunduğu EkoPolitik'te değerlendiriyor.
 
15.04.2013 Ulusal Kanal, EkoPolitik

14 Nisan 2013 Pazar

"Benzinde İndirimi Yine Unuttular!"

Zam yapmaya gelince koşuyorlar, sıra indirime gelince emekliyorlar... Tüketici dostu Avukat Mehmet Bülent Deniz akaryakıt fiyatlarında oynanan “ince ayar” senaryosunu işte bu sözlerle tarif ediyor.
 
Akaryakıt fiyatlarında 2005 yılında uygulanmaya başlanan Serbest Fiyatlandırma Sistemi, malesef sürekli vatandaşın aleyhine çalışıyor. Uluslararası piyasalarda dolar ve petrol fiyatlarındaki yükselişe paralel olarak fiyatlar anında yükseltilirken, dış piyasalardaki düşüş, aradan günler geçmesine rağmen pompa fiyatlarına yansıtılmıyor. Yılbaşından bu yana yaşanan fiyat hareketleri, aynı senaryonun yeniden sahnelendiğini gösteriyor bizlere. İşte rakamlar; Ham petrolün varil fiyatı 113 dolara çıkınca 24 Ocak 2013'te benzine 9 kuruş zam yapıldı. Sadece bir hafta sonra, 1 Şubat'ta petrol 116 dolar oldu diye 10 kuruş daha zam yapıldı. Bir litre benzin 4.84 Lira oldu. Motorine de 7 kuruş zam yapıldı. Onun litresi de 4.30 Lira oldu. Şimdi ise, 20 Şubat'tan bu yana dünyada ham petrol fiyatları sürekli düşüyor.
Petrol 110 doların da altına geriledi. Ama gelin görünki, yükselirken, zam yapan 'ayar' mekanizması 15 gündür indirime yanaşmıyor. Eğer indirim konusunda da aynı hassasiyet gösterilmiş olsaydı, benzine yapılan 19 kuruş zam ile motorine yapılan 7 kuruşluk zammın çoktan geri alınmış olması gerekiyordu. Yetkililer, her zaman yaptıkları gibi yine bir gerekçe bulacaktır mutlaka. Mesela TL/Dolar grafiğindeki yükseliş, bu gecikmenin gerekçesi olarak gösterilebilir. Ama o zamanda adama şunu hatırlatırlar ; Bundan tam 1 yıl önce, 10 Mart 2012'de 1 varil petrolün fiyatı 123 dolara kadar yükselmişti. Dolar kuru ise 1.80 Lira idi. Buna rağmen o gün Türkiye'de benzinin litresi 4.53, motorin ise 4 liradan satılıyordu. Aradan tam 1 yıl geçti. Dolar o günkü ile aynı değerinde. Ama petrolün varili tam 13 dolar aşağıda. Türk halkının bugün 1 litre benzine ödediği para ise, o günkünden tam 31 kuruş yukarıda.

Ercan Seki-Türkiye, 05.03.2013 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/haberdetay.aspx?NewsID=35172

11 Nisan 2013 Perşembe

Çıkar Sağlamak için 'Türk' İbaresi Kullanılıyor


‘Türk’, ‘Türkiye’, ‘Cumhuriyet’ ve ‘Milli’ kelimelerinin şirketlerden çıkarılacağı haberleriyle barış sürecine darbe vurmaya çalışan kartel medyasına tokat gibi cevap Tüketiciler Birliği Federasyonu’ndan geldi.
 
‘Türk’ ibaresinin 1957 tarihli Türk Ticaret Kanunu ve 2011 tarihli Yeni Türk Ticaret Kanunu’nun 46’ıncı maddesinde de şirketler tarafından kullanılamayacağı ve bunun ancak bakanlar kurulu kararı ile verilebileceğini göz ardı ederek yaygara koparan kartel medyasına bir cevap da Tüketiciler Birliği Federasyonu’ndan geldi. ‘Türk’, ‘Türkiye’, ‘Cumhuriyet’ ve ‘Milli’ kelimelerinin çıkar sağlamak amacıyla özel işletmeler tarafından kullanıldığını ve bunun haksız rekabete yol açtığını belirten Tüketiciler Birliği Federasyonu Genel Başkanı Bülent Deniz, tüketicileri yanıltan bu firmaların iç yüzünü Akit’e anlattı.
DENİZ: HAKSIZ REKABET OLUYOR
‘Türk’, ‘Milli’, ‘Türkiye’ ve ‘Cumhuriyet’ gibi kelimelerin aslında 1957 yılından beri yasak olduğuna dikkat çeken Tüketiciler Birliği Federasyonu Genel Başkanı Bülent Deniz, “Son dönemde bu barış süreci ile ilgili bir takım duyarlılıklar nedeniyle yersiz olarak kamu kurumları açısından toplumda bir tepki oluşturulmaya çalışılıyor. Özel kuruluşlar açısından zaten haksız bir rekabet durumu söz konusu. Bu ibareler zamanında Bakanlar Kurulu’nun kararıyla politik yaklaşımlarla bazı firmalara bu ibarelerin kullanılması yetkisi verilmiş. Örnek vermek gerekirse Türk Demir Döküm gibi. Bu konuda bir sürü şirket sayabiliriz. Bunlar aynı sektörde faaliyet gösteren diğer şirketlere göre bir avantaj sağlıyor. Tüketiciyi yanıltan bir durumdur bu. Örneğin derneklerde bile Türk ve Türkiye kelimelerinin kullanılması için bile Bakanlar Kurulu’nun kararı gerekiyor. Tüketici algısı bu kelimeleri gördüğü zaman bunun devlete ait olduğunu düşünerek daha fazla güven ve daha olumlu bir şekilde ürünlere yöneliyor. Burada yasağın uygulanması gerekir. Hangi firmalar bu ibareleri kullanılıyor tespit edilip, kimin izni olup kimin izni olmadığı ortaya konulmalıdır. Mutlaka siyasi yaklaşımların, o zamanki iktidarların kendi tercihleri doğrultusunda verdiği görülecektir” şeklinde konuştu.
ŞİRKET TÜRK İBARESİNİ KULLANIYOR AMA ADI BAŞKA SANI BAŞKA
Bu durumun bundan sonra daha fazla düzene sokulabileceği inancının arttığını söyleyen Deniz, şunları söyledi: “Aslında biz bunu bankalarda en fazla görüyoruz. Bankaların tüzel kişiliği aslında bizim mahallemizdeki bakkalın tüzel kişiliği kadardır ticaret alanında. Bankaları tüketici devlet kuruluşu olarak denetlenen ve devlet tarafından kontrol altında tutulan ve onun bir parçası olarak görüyor. Halbuki bankalar özel hukuka tabiidir. Türk olmayan ulusal bir firmanın yerelleşme ve pazardan daha çok pay alabilme adına bu unvanları kullanması haksız rekabetin geldiği son nokta. Ekonominin küreselleşmesiyle birlikte zaten firmaların milliyetini tespit etmek zor. Biz İsrail’i boykot etmek istediğimizde bu durumla karşılaştık. Fransız malı diye bildiğimiz mallar başka ülkelerin malı çıkıyor. Adı başka sanı başka. Fakat firmalar buna rağmen çeşitli ulusal ibareleri kullanmak suretiyle tüketici algısında bir yanıltma yapıyorlar. Tamamen pazarda pay kapma telaşıyla ilgili bir durum bu. Türk, Türkiye, Cumhuriyet ve Milli gibi kelimelerin kullanılması kabul edilebilir gibi değil, burada yasanın uygulanması gerekir. Özel kuruluşlar açısından bunların uygulanması gerekir. Ayrıca bu yasa yeni bir şey de değil, kopartılan fırtınalara anlam vermek ise hiç mümkün değil. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın da geriye dönük olarak bunları tespit etmesi ve müdahale etmesi çok mümkün.”
 

bir mektup geldi...


Bir mektup geldi.
İstanbul Barosu Başkanlığı antetli…
“… bu yıl Avukatlık mesleğinde 25 yılı geride bırakıyorsunuz. Bir “meslek ustası” olarak bunca yılın biriktirilmiş bilgilerinden oluşan deneyiminiz, İstanbul Barosu’nun evrensel kabule ulaşmış gücünün de simgesidir. … Bu onurlu geçmişi birlikte kutlamak … için … düzenleyeceğimiz törene …" 
 

Daha dün yemin edilmiş avukatlık ruhsatı alınmıştı.
Çok uzakta değildi, cübbeyi ilk kez giyip duruşmaya çıkmak…
Hepsinin, her şeyin üzerinden 25 yıl geçmiş oysaki…
ius Honorarium (şerefli meslek) diye nitelenirmiş Avukatlık, eski Roma’da.
Fakültenin ilk yılındaki Roma Hukuku dersinden akılda kalan bu nitelemeyi 25 yıl hiç unutmadan yaşamak.
Ve;
İnsansız adalet olmaz
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun (Özdemir Asaf/Adalet)
diyerek yılları arkada bırakmak…

 
796 meslektaşımla birlikte, bu onurlu meslekte 25, 30 ve 35 yılı geride bıraktık.
Ne mutlu bize…

7 Nisan 2013 Pazar

Faiz Düştü Ama...

Kredi faiz oranlarını yüzde 0.80'e kadar düşüren bankalar, indirimin faturasını da vatandaşa kesti. Kredisini azaltacağını sanan vatandaş, bin türlü hileyle kandırılıyor
Bankalar konut ve otomobil kredisi faiz oranlarını yüzde 0.80'lere kadar düşürdü ama indirdikleri faizleri vatandaştan geri almanın yolunu da buldu. Düşük faizlerden yararlanmak için bankaya gidenleri yeni sürprizler bekliyor. Yüzde 0.80'in üzerinde faiz ile kredi kullananlar, bunları yeniden yapılandırmak için bankaya gittiklerinde ekstra masraflarla karşılaşıyor.

FAZLASINI ÖDÜYOR

Yapılandırma için; mahkeme ve Yargıtay kararlarına aykırı olarak dosya masrafı, yapılandırma ücreti, erken ödeme cezası gibi kalemlerde yeni ücretler talep eden bankalar, vatandaşı pişman ediyor. 'Faiz düştü, borcum azalacak' diye sevinen vatandaş, aslında hiçbir şey kazanamadan geri dönüyor. Hatta cebinden fazladan para çıkıyor.

MASRAF YAĞMURU

Tüketiciler Birliği Kurucu Başkanı Bülent Deniz, faiz oranlarının düşmesinin vatandaş için dezavantaj olduğunu belirterek, şunları kaydetti: "Vatandaş kredisini yapılandırmak istediğinde, banka çekilen ikinci kredi için tekrar bir dosya masrafı ve yeniden yapılandırma ücreti talep ediyor. Ayrıca ilk kredi için erken ödeme cezası veriyor. İlk çekilen kredinin de dosya masrafı eklendiğinde tüketici zarar ediyor."
TÜKETİCİYE KREDİ ÖNERİSİ

Bülent Deniz, vatandaşa şu yolu önerdi: "Önce başka bir bankadan düşük faizli yeni bir kredi çekin. Çektiğiniz bu para ile, diğer bankadaki mevcut kredinizi kapatın. Bu noktada da Tüketici Yasası'na göre erken ödeme halinde uygulanan indirimden faydalanabilirsiniz."
Özlem Kamer Tercanlı-Takvim, 03.04.2013