makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2021 Pazar

Başınızı biraz öne eğiniz, lütfen…


Ming ailesi, 1368 yılında Çin’de yönetimi ele geçirdi ve 1644 yılına kadar koca ülkeye hakim oldu.

Bu hanedanın ikinci imparatoru olan Jianwen zamanında Wang Lun adında şöhretli bir cellat yaşamış.
Şöhreti yaptığı işi, sanat haline getirmesinden kaynaklanıyormuş.

Seri cellat Wang Lun, yüzünde tebessümle darağacının yanında dururken, neşeli bir şarkıyı ıslıkla çalar ve kurbanının darağacına gelmesini beklermiş. Kurban darağacına doğru yürüyüp yanına geldiğinde, kılıcı ile tek harekette kurbanın kafasını gövdesinden ayırırmış.

Wang Lun’un, işinde usta olan herkes gibi çıtayı yükseltip işine yeni boyutlar eklemeye ilişkin özlemi elbette vardı.
Üstü tabak dolu bir masanın örtüsünü tek harekette çekip hiçbir tabağı yerinden oynatmamak gibi usta işi bir özlem; mahkumun duruşunu bozmadan, tek hamle ile kafasını uçurabilmek...

Lun, yaşamının 78. yılında özlemine ulaşmış.
Onaltı kişilik idam listesi elinde darağacının yanında beklemeye başlamış.
İlk onbir mahkumun kafaları her zamanki gibi tek hamle ile toprakla buluşmuş.
 
Onikinci mahkum darağacına doğru yürümeye başladığında, Wang Lun şimşek hızıyla kılıcını sallamış.
Adamın başı olduğu yerde kalmış ve adam darağacına doğru yürümeye devam etmiş.
Darağacına geldiğinde celladı Wang Lun’a bakmış; önceki onbir adamı darağacına gelmeden öldürdün. Beni niye geciktirip eziyet ediyorsun?”
Wang Lun tebessüm ederek seslenmiş; "başınızı biraz öne eğiniz, lütfen…"

Anekdotların, fıkraların anlatılmasının altında hep bir şeyler aranır.
Oysa ki, yazdığım Wang Lun anekdotunda subliminal mesaj kaygısı, metafor falan yok.
Sadece bugünlerde, yerinde durduğundan emin olmak için elinizle ensenizi arada bir yoklayın istedim.

Unutmadan, yazının görselindeki yavaş yavaş kaynayan sudaki kurbağanın altında da bir şey aramayın, başımı derde sokmayın!..

24 Temmuz 2020 Cuma

Zehirli Ağacın Meyvesi

Sizinle gerçek yaşamda tanışmamış, karşı karşıya gelmemişsek, sosyal medyadaki hesaplarımın profil bilgilerine de tıklamamışsanız, muhtemelen bir hukukçu olduğumu bilmiyorsunuz.
Aslında bilmemenizi istediğimdendir; özellikle sosyal medyadaki görünürlüğümde, paylaşımlarımda, mesleğimin avukat olduğuna olabildiğince değinmemeye çalışırım.

Ama bu kez farklı...

25 Şubat 1988’de kaydoldum İstanbul Barosu’na, 30 yılı aşmış…
Savunma mesleğini yerine getirerek ekmek paramı kazandım.
Sadece bir meslek olarak görmedim avukatlığı; coğrafyamda olan bitene kayıtsız kalmamaya, yaşamı güzelleştirmeye, adaletin yaşamın dokusuna işlemesi için de mücadelemi verdim.

Bu çabalarım arasında, meslek örgütümde, İstanbul Barosunda, adalete, hukuka, eşitliğe inanan yönetimlerin olması, her görüşün meslek örgütü yönetiminde temsil edilmesi de yer aldı.

1999 yılından itibaren, yıllarca baro seçimlerinde bu düşüncemi paylaştığım, ortaklaştığım meslektaşlarımla birlikte yönetime aday olup seçimlerde yarıştım, aday olmadıklarımda da, ortaklaştığım meslektaşlarımın adaylıklarını destekledim, kazanmaları için gayret ettim.

Olmadı; ne aday olduğum, ne de aday olan meslektaşlarımı desteklediğim seçimlerde yönetime seçilemedik, seçimleri kazanamadık.
Seçim yarışına girmek, kazanmak için çabalamak, yanlışı dile getirmek, doğruya işaret etmek bu mücadelenin getirisi oldu sadece. 

Gönül kazanmaktan yanaydı elbet; statükocu anlayışın egemen olduğu meslek örgütlenmelerindeki bu yapının değişmesi, adalet, hukuk ve eşitlik anlayışının sözden ileri gidip somut uygulamalarla görünür olmasına neden olmayı hep arzuladım.
Olmadı. Olsun, her seçim sonucu saygımı ve kabulümü hak  ediyordu.

Bilmeyenlerimiz için söyleyelim.
Baro seçimlerinde hangi liste kazanırsa, sadece o listede yer alan isimler yönetimi oluşturur. Diğer listeler kaç oy alırsa alsın, yönetimde yer alamazlar, yani hepi topu “1 oy" farka dayanır seçim sonucu.

Bunu hep eleştirdim, onbinlerce üyesi olan bir topluluğu, belki de “1 oy” fazlalıkla sadece bir listenin yönetimine terk etmenin adil olmadığını, kendi kendini yönetecek olan bir toplulukta farklı görüşlerin yönetimde seslendirilme olanağının olmadığını…

“1 oy” fark olmaz, "nisbi temsil” dedim; “her liste aldığı oy oranında yönetimde söz sahibi olsun. Yetmedi mi, yeni organlar kurulur, Baro Meclisi gibi, orada seçime katılan gruplar temsil edilir, şimdiki seçim sistemi adil değil…”

Şimdi çoklu baro kuruluyor, ikibin avukat bir araya gelirse kendi barolarını kuruyor.

Çok şey söylendi; bu düzenlemenin siyasi refleks olduğundan, çoklu baronun nimetlerine; binlerce yıllık geleneğin üzerinde duran baro örgütlenmesinin ayarlarının değiştirilmesinden, statükonun ancak bu şekilde yenilebileceğine…

Uzun yıllar seçimi kaybeden grupta mücadele verdiğim, hatta çoğu kez aday olduğumu bilen dostlarım, meslektaşlarım çoklu baro ortaya çıkınca tebrik ettiler; “gözün aydın” diye… 

“Gözümüz aydın değil” dedim, "çünkü zehirli ağacın meyvesi yenmez…"

28 Mart 2020 Cumartesi

Yıkılmanın Tanıklığından, Yeni Tanıklığa...

2008 Eylül tarihine gidelim; ABD’de taşınmazların fiyatlarındaki büyük düşüşler ve ardından mortgage satışlardaki kişisel iflaslar, finans piyasasındaki büyük balonu patlattı. Lehman Brothers ve Merrill Lynch başta olmak üzere, dünya finansının en güçlü aktörleri birer birer iflas açıkladı.
Bu aktörlerin küresel bağlantıları da bundan nasibini aldı, küçücük İzlanda’da bile üç büyük banka iflas etti. Önce ABD’de başlayan ve ardından dalga dalga bütün dünyaya yayılan, yakıcı bir ekonomik kriz yaşandı.

O dönemde yaşanan bu sıradışı, olağandışı durumu kendimce anlamaya çalışmış birkaç kelâm etmiştim.
Temel tezim, yaşananların sıradan(!) bir ekonomik kriz olmadığı, dünya düzenine ilişkin önemli sonuçlar üretecek potansiyeli içinde barındırdığı idi.


Bu karamsar algılamama karşın kendimce; "yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik" saptamasını yapıp yüreğimi rahatlatmaya çalışmıştım. 

Evet, olaya iyimser tarafından bakmaya çabalamış; "dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek" öngörüsüyle daha güzel bir dünyanın bizi beklediğini sanmayı tercih etmiştim. Hatta o dönemlerde sosyalizm yeniden dünyaya geri dönecek tezini öne sürenlere karşı, "pratize edilmiş halini esas almak kaydıyla sosyalist yönetim biçiminin insan fıtratına aykırı olduğuna olan inanç ve değerlendirmemiz nedeniyle bu “yeniden denemenin” olmayacağı, en azından deneme yapılsa bile denenecek olanın sosyalist yönetim biçimi değil, farklılaştırılmış, karma yani mutant bir yönetim biçimi olacağı düşüncesindeyiz". diyerek, kehânetlerime devam etmiştim.


Tabi o zamanlarda bu bağırtımın dünya için bir önemi yoktu, halen de yok. Olması için neden de yok; ne iktisat profesörüyüm, ne de büyük düşünürler sınıfında… Ama yazdıklarımın arkasındayım.

Bu dediğim olmadı, 50 yıl bir yana, 2008'den sadece 11 yıl sonra o dönemde yaşananların olası sonuçlarına ilişkin gerçekleşmeler başladı.

Yaşanan pandemi nedeniyle kürenin içine düştüğü durumu, 2008'den bugünlere bakarak tekrar düşünmekte yarar var. 

Evet yıkılma sürecine tanıklığımız devam ediyor, yeni yapılanma da çok uzakta olmasa gerek.

28.03.2020
mehmetbülentdeniz


Makalede atıf yapılan yazılar:

30 Haziran 2015 Salı

Uğurlar Olsun Birol Aydın...

1999 Depreminde bir çok şey enkaz altında kalmıştı.
Devletin devasa aygıtı, olanakları, kimi zaman da insanlığımız…

Çöken binaların altında kalan bir şey daha vardı; o yıllarda yaşamımızı henüz işgal etmeye başlamış olan cep telefonları.
Şimdiki gibi yine üç şebeke, isimleri değişik; Turkcell, Telsim, Aycell (yoksa Aria mıydı?)
Enkazın altında, cep telefonlarının kendisi ile birlikte bu firmalar da kalmıştı.
Günlerce süren sessizlik, çalışmayan hatlar...
Görüldü ki, çağın teknolojisi iddiasındakilerin, “7.4”lük canları varmış aslında.

“15/17 OCAK-CEPLER SUSACAK”
O zamanlarda başka bir tüketici örgütü, Müstakil Tüketiciler Birliği’nin başındaydım.
Deprem ülkenin aklını başına getirmiş, her şeyi yeniden sorgulamaya başlamıştık.
Soru soranlar kervanında biz de vardık; “Bu kadar sabit ücret alıyorlar, yüksek vergiler ödüyoruz, tarifeler ateş pahası. Ama depremde çalışmadı, kaç gün geçti hala çalışmıyor bu cep telefonları” diyerek  başlayan bir çalışmaydı “15/17 OCAK-CEPLER SUSACAK” kampanyası.

O tarihte yaklaşık altı milyon kullanıcının dört milyonunun, üç gün boyunca cep telefonlarını kullanmadığı, ülkenin ilk ve en büyük tüketici eylemi.

Soruyu Sormak Gerek
O dönemde tanıştık Birol Aydın ile.
Zaman Gazetesindeydi.
Depremle ilgili neler yaptığımızı sormak için aramış, ben de yapmaya hazırlandığımız cep telefonu eyleminden söz etmiştim.
İlgisini çekmiş, hemen her gün birbirimizi aramış, karşılıklı bilgileri paylaşmıştık.
Ve nihayet, -sanıyorum 13 veya- 14 Ocak 2000 tarihli Zaman’ın birinci sayfasında, sürmanşet tabir edilen puntolarla “CEPLER SUSACAK” manşeti, mütevazi bir derneğin ondan da mütevazi boyutlarda kalmaya mahkûm kampanyasını Türkiye’ye duyurmuştu.
Ondandır, o kampanyanın en büyük eylem olması.

...
Çok zaman düşündüm, o iddialı manşeti atmak da cesaret işiydi.
(2000 yılında, o koşullarda) toplumda karşılığı var mıydı o tepkinin?
Sanıyorum şöyle yanıtladım kendimi; “bazen o soruyu toplumun sorması gerektiğini, topluma anlatmak gerekir.”
Birol Aydın’ın yaptığı, tam da buydu.
... 

Sadece topluma mı?
Bazen atladığımız, göremediğimiz, işitemediğimiz, anlamadığımız konular için bizi arar, o her zamanki güçlü nezaketiyle bizi alır, görmemizi istediği yere getirir, usulca bırakırdı.

O hızlı, cesur, yetenekli bir gazeteciydi.
O, mesleğinin ilk yıllarında, biz de sivil toplum işlerine yeni bulaşmıştık.
Birlikte büyüdük, birlikte öğrendik, birbirimize öğrettik çok şeyi.

Zorunlu Bağış Haritası
Yine 2000’li yıllar.
2003 veya 2004.
Hangi devlet dairesine gitsek, uzatılan bir makbuzla bağış yapmadan işimizi göremediğimiz zamanlar.
Her devlet kurumunun ve okulun içine çöreklenmiş “bilmem ne koruma derneği”ne uğramadan nüfus cüzdanı alamıyor, çocuğumuzu okula kaydettiremiyor, tapu çıkartamıyorduk.

Toplanan paralar birilerinin cebinden çok kurumun ihtiyaçlarına harcanıyordu. Buna inanıyorduk.
Devletin ihtiyacı var, yurttaşından yardım istiyordu.

İtiraz Birol Aydın’dan gelmişti; “toplanan para kadar vergi koysunlar, harç koysunlar, bütçeye alsınlar. Gelen-giden denetlensin.”

O soruyu bize de sordurtmuştu.
Birlikte ülkenin “Zorunlu Bağış Haritası”nı oluşturmaya başlamıştık.
Yurttaşa çağrı yapmış; hangi kurumda, ne kadar zorla bağış alınıyor listeleyelim demiş, bunu ülkeye duyuran da, yine ısrarlı manşetleriyle Birol Aydın olmuştu.

O çalışma sonrası iktidar yasa çıkarmış, kamu kurumları bünyesindeki dernek ve vakıflar kapatılmış veya kamu kurumu dışına çıkarılmış, okullarda zorunlu bağışın önü hissedilir ölçüde kesilmiş, her şeyden önce bu dernek ve vakıfların kasasının örtülü ödenek gibi kullanılması işi bitirilmişti.

Yandaş Olmadı, Olandan Uzak Durdu
Bir gün bir eposta düştü kutuma.
Birol Aydın’dan geliyordu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bir uygulamasından söz edip bu konuda neden bir şey yapmadığımızı, sessiz kaldığımızı soruyordu.
Sormakla kalmıyor, “iktidardakilerin adamı” mı olduk diye veryansın ediyordu.
Geçmiş zaman; tepkisine neden olacak bir durumun olmadığını anlatmıştık, barışmıştı bizimle.

Sadece doğrudan, adaletten, milletinden, ülkesinden ve Hakk’tan yana yandaştı.
Başka hiçbir şeye yandaş olmadı, olandan da uzak durdu.

Hani medyanın içinde bulunduğu, eğrilerin doğrultulmak istendiği, doğruların da yalan fırınlarına atılıp eritilmeye çalışıldığı zamanlar için “gazeteci nasıl olur” sorusunun yanıtıydı Birol Aydın.

....
Gerçek gazeteci görmek için Birol Aydın’a bakın, yeterli.
Sadece ona değil, yanındaki meslektaşlarına da bakın.
....

O, haberciydi, ben haber kaynağı.
İkimiz de fâni. 
Yola koyulan şimdilik o oldu.
Uğurlar olsun Birol Aydın.
Hakkımız var ise, helâldir.

10 Mayıs 2015 Pazar

Başkanlık Sistemi Kesinlikle Gelecek...

“Pes birader” dedi. “Söylediğini yapacağına hiç ihtimal vermemiştim.”
Telefondaki ses, lise arkadaşım Büklüm Beyin sesiydi.

Aslında telefonu açarken, “hani haftaya geliyordun İstanbul'a, seni boğaza götürüp yedirip içirecek, kulis bilgilerini emecektim” diye fırça atmaya niyetliyken, o benden baskın çıktı: “ “sana bir isim takarım, sendeki kulis bilgilerini emer, sağda solda yazarım” dediğinde inanmamıştım. Sözünün eriymişsin, ama yazmayaydın iyiydi.”

“Nerdesin, hani bana gelecektin” lâfı gevelerken, “İstanbul’dayım, senden sonra günübirlik çok gittim geldim. Malum seçim çalışmaları. Çok istedim uğrayayım diye. Olmadı. Şimdi Atatürk Havalimanındayım.. Beklerken, hiç olmazsa telefon ile sana fırçamı atayım dedim. Ama tebrik ederim, affetmedin yazdın, yazıyı..”

Büklüm Beyin Saçmalıkları yazısını kastediyorsan, yazacağımı söylemiştim” dedim. “Şimdi fırça atmayı bırak; yazıdan sonra okuyanlar, “ne zaman gelecek Büklüm Bey? Ayık kafayla bu kadar bilgi verdiyse, Boğazda güzel kafayla neler yumurtlar” diye sorular bile geldi” diyerek biraz egosunu okşayıp pozisyonumu aldım.

Seçim Sonrası Yeni Anayasa Yapılacak
“Yok” dedi, “merak etme, telefonda da olsa bir şeyler yumurtlayacağım sana, yazar yine havanı atarsın” diye kapıyı açınca doğrudan daldım: “Anketlere baksana, başkanlık hayali suya düştü galiba.”

“Asla” dedi. “Seçimden sonra Anayasa değişikliğine, başkanlık sistemine ve Tayyip Beyin başkanlığına hazır olun.”
“Yahu “seni başkan yaptırmayacağız” diye bas bas bağıran HDP barajı geçiyor. Nasıl olacak? Yoksa baraj altı mı bu parti?”

“Dur sözümü kesme, uçağa binmeye az kaldı.
Hızlıca anlatayım: HDP barajı geçse de, geçmese de, Anayasa değişecek. Değişecek Anayasa’da, başkanlık sistemi de mutlaka olacak.

HDP, Öcalan’ın Dışarı Çıkmasına Engel mi Olacak?
HDP barajı geçmezse,  AKP 330'un üzerini zaten görecek. Sorun yok.
Geçerse de; adettendir, her yeni anayasa döneminde bir genel af çıkartılır. HDP’nin yeni anayasaya desteğinin anahtarı genel af yani, Öcalan’a özgürlük olacak. HDP gibi bir siyasi yapının Öcalan’ı dışarı çıkartacak bir teklifi reddetmesi olanaksız. Bakma meydanlardaki “başkan yaptırmayacağız” muhabbetine. Genel af kozuyla tıpış tıpış yeni anayasa için AKP ile birlikte hareket edecekler.”

Koşar adım konuşmasını, birkaç kez kesmeye yeltendiysem de, bana kulak asmadı; “Bak önemli bir algı yanılmasını da gör; Meclis 550 kişiden oluşur. Tek başına iktidar için 276 yeterli. 330-400 muhabbetini bir kenara bırak, 276 üzeri AKP’ye yetiyor. Yedeğinde HDP de oldu mu bu iş tamamdır.

“Hah, anons da geldi. Kapatıyorum. Hiç boşuna “yazarım-mazarım” diye havalanma, yazman için dedim bunları zaten. İlk fırsatta arayacağım, biraz CHP üzerine laflarız. Hadi byeee” demesiyle telefonun kapanması bir oldu.

Kuryelik bendenize, değerlendirme bu satırları okuyana, sevabı ve günahı da, lise arkadaşım Büklüme ait…


24 Nisan 2015 Cuma

Dolardaki Artışın Bedeli Henüz Ödenmedi

25 Nisan 2014’de, yani tam bir yıl önce 1 dolar almak için 2,13 TL. vermek gerekiyordu.
Bugün, yani 24 Nisan 2015’de aynı doları almak için 2,72 TL. harcamak gerekiyor.
Yani ulusal paramız bir yılda, yüzde 27,69 oranında değer kaybetmiş durumda.

Çok değil altı ay öncesine gidelim; 24 Ekim 2014’de 1 dolar almak için 2,23 TL. ye gereksinim vardı. Yani altı aylık devalüasyon oranı yüzde 21,97. Bu rakamı yıllık bazda düşünürsek, yüzde 44’lük bir değer kaybına işaret ediyor.

Ulusal para biriminin yabancı paralara karşı değer kaybının beklenen en önemli sonucu, ülkemiz gibi cari açık sorunu bulunan bir ülkede ödenecek dış borç miktarının artması, sermaye ürünleri, enerji ve teknoloji ithalatını pahalılaştırması sonucunda fiyatlarda artış ve sonuçta enflasyona yol açmasıdır.
Yani bir ülkenin ekonomisini yönetenler için arzu edilmeyen durum…

Sakin Dolar’a ne Oldu?
Onüç yıllık AKP yönetiminde, iktidarın ilk yıllarındaki 2001 krizinin devam eden etkisi, Irak Savaşı, sonuncusu 2008’de yaşanan irili-ufaklı birkaç küresel kriz dışında, dolar fiyatı genellikle sakin bir salınım içindeydi. Bu dönem yaşanan kur artışındaki hız, hiçbir dönemde yaşanmadı. Kurdaki artış hızının yanında daha önemlisi, bu sürecin devam edeceğine ilişkin beklenti. Şimdiden kurun 2,80-3,00 TL. olacağına yönelik endişeli beklentiler ifade edilmeye başlandı.

Beklentiler gerçekleşir ve kısa dönemde bu hızla paramız değer kaybetmeye başlarsa, ekonomideki bozulma gitgide derinleşecek, yaşam pahalılaşacak, yoksullaşma artacaktır.

Çaresizliğin Yeni Adı: Merkez Bankası
Ulusal paranın değerini, ekonominin selâmeti yönünde korumak için Merkez Bankası’nın devreye girmesi, elindeki silahlarla bu artışın önüne geçmesi gerekiyor.

Merkez Bankası’nın elinde iki temel silah var:
-Kasasındaki doları piyasaya sürüp kuru düşürebilir.
-Faizi arttırıp yabancı paranın ülkemize gelmesini sağlayabilir.

Merkez Bankası’nın son dönemde piyasaya dolar sürme, yani kasasındaki doları satmaya yönelik birkaç girişimi oldu. Ancak bu hamleler sonuç vermedi ve kurdaki yükseliş devam ediyor.

Merkez Bankası’nın diğer silahını kullanıp faizi arttırması ise, Cumhurbaşkanından iktidarın tüm aktörlerine kadar, ağır eleştirilerle engellendi. Bırakın faizin artması, faizin düşmesi için Merkez Bankası üzerinde yoğun baskı uygulanıyor. Son yapılan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısında da, faizlerin aynen kalmasına karar verildi. Haliyle toplantıdan faiz artırımı kararı çıkmayınca, kurdaki hararet de artmaya devam etti.

Olağanüstü bir toplantı olmazsa, 7 Haziran seçimlerine kadar 20 Mayıs 2015’de gerçekleştirilecek bir tane Para Politikası Kurulu toplantısı var. Kurulun, iktidarın faiz konusundaki bu baskısının devam edeceği varsayımıyla bu toplantıda da faiz artırımına yönelik bir hamle yapması olanaklı görünmüyor. Bu durumda, Haziran seçimlerine kadar doların 3,00 TL ve üzerinde bir seviyeye gelmesi hiç de sürpriz olmayacak.

Faiz İnadının Sırrı
Peki tüm bu ekonomik gerçekler ortada iken, iktidarın faiz konusundaki bu katı ve baskıcı tutumu niye?
Akla gelen ilk önemli neden, mevcut iktidarın “faizin haram olduğu”na ilişkin inanç sistemine sahip kişilerden oluşması.
Bunu geçelim. Bu söylemin gereğini yeryüzünde yapabilecek hiçbir yönetim şu anda yok.
Faizsiz sistem diye yutturulmak istenen politikalar da, sistemin isminin değişmesinden öteye gitmiyor.

İktidarın faiz konusundaki bu tutumunun temel nedeni, yaklaşan genel seçimler.
Şunu tespit etmek gerek; AKP muhafazakâr orta sınıf, kendi dönemlerinde yükselişe geçen Anadolu burjuvazisi, bir tutam KOBİ’ler, esnaflar ve hepsinin üzerinde inşaat baronlarına sırtını dayamış durumda. İktidarın sınıfsal dayanağı bu olunca, her seçim döneminde bu sınıfların tatmin edilmesi gerekiyor. (*)

Sayılan bütün bu sınıfların hareketli olabilmesi, ülkede faizlerin düşük olması ile olanaklı. Faizlerin artması, “inşaat” konusunda tarihin hiç görmediği bir iktidara sahip siyasal ve sınıfsal katman için en istenmedik durum olsa gerek. Yine faizlerin bırakın artması, daha da düşürülmesi, yükselen Anadolu burjuvazisinin, KOBİ’lerin, bir kısım esnafın düşük maliyetlerle borçlanabilmesinin tek yolu.
Dolayısıyla iktidar, dayandığı sınıfları mutlu etmek ve sonuçta genel seçimlerden başarı ile çıkabilmek için faiz artışına giden tüm yollara bariyerler kurma gayretinde.

Bu gayretin sonu ne olur; seçimden belki yine tek başına AKP iktidarı çıkacaktır.
Ama 8 Haziran sabahında yeni yönetimin önünde yıllık yüzde 44, belki yüzde 60’lara dayanmış devalüasyon, başta gıda olmak üzere yaşamsal harcamalarda rekor artışlar ve yükselen enflasyon rakamları olacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Ve yine kuşku duymamamız gerekenlerden biri de, Haziran sonrasında kemerlerimizde yeni delikleri açmak zorunda kalacağımızdır.

(*) Taner Timur, AKP'nin Önlenebilir Karşı Devrimi, Yordam Kitap, İstanbul, 2014, sayfa 157-158.

19 Nisan 2015 Pazar

Büklüm Beyin Saçmalıkları


Bazı köşe yazarlarını kıskanırım, Ankara’nın derin kulislerinden haber getiren kaynakları vardır.
Kiminin “minik kuşu”, kiminin “Genelkurmay’ın üst düzey yetkilisi”, kiminin de “Taha Kıvanç”ı…

Bu “kaynak”lar hep bir adım öndedir. Kamuoyunca bilinmeyen, gelecekte olacakları önceden söyleyen ve genelde de hep doğru çıkan böylesi kaynağa sahip olmak bir gazeteci için ne büyük şanstır diye düşünürüm. Hani “Fuat Avni’si olan gazetecinin, kâhinlikte Nirvana yapması gibi bir şey…

Biz sıradan okuyucular, geleceğe dair umutsuz medya okuryazarlığı işiyle uğraşırken, bu şanslı köşe yazarlarının kaleminden; yarına, haftaya, gelecek altı ay içinde olacaklara ilişkin satırlar dökülüverir.

Ama hep flu bilgilerdir, ya da “yazarı cimridir” diye düşünürüm.
O gizemli kaynaklarından öğrendiklerinin, “bilmem yüzde kaçını yazıyorlar” diye kıskançlık içinde hayıflanmak da cabası.


Şans Kapıyı Kırınca…
Neyse ki, bir köşe yazarı ve gazeteci olmasam da, şans bana da güldü.
Geçenlerde Ankara’ya iş için gittiğimde, Kızılay’da yönümü bulmaya çalışırken, bir el dokundu sırtıma..
Yıllar öncesinden, lise arkadaşım.
Benden dört sıra önde oturup işi gücü haylazlık olan bir ergen dönem arkadaşı.

Hoşbeş için bir kafeye sığınıp içilen kahveye yıllar öncesinin anıları eşlik ederken, bomba patladı; meğerse lisedeki haylaz arkadaşım Ankara’da siyasilere danışmanlık hizmeti veren bir şirketin sahibiymiş ve de kulakları da bayağı delikmiş.


AKP, Yüzde 35’i Zor Alır
Eh, her şeyi önceden bilebilecek birine denk gelmişken, 7 Haziran’ı konuşmamak olmazdı. Müstakbel kaynağımı ürkütmeden deşmeye başladım.
“AKP tek başına iktidar olacak, kesin” dedim. Gürültüyle kahkaha atınca, yan masalardan çekinip siniverdim, ama haylaz arkadaşım sesini iyice kısarak; “kesin mi, bence değil” dedi. “Anketlerin yüzde 40’ları işaret etmesini dikkate alma. Yüzde 35 büyük başarı olacaktır iktidar için…”

İnanmayan gözlerime bakarken, başladı dökülmeye; “Bakma sen onüçyıldır bütün seçimleri kazanmasına, 2010 yılına kadar gerçekten yıllardır yapılamayanlar yapıldı. Demokratikleşme, insan hakları, yatırımlar, falan filan.. Ama, saat o seçimden beri geri sayıyor.”

Millet Erdoğan’a Borcunu Ödedi
“İyi de” dedim, “2010’dan sonra yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de aldılar.”
“O seçimler, milletin Recep Tayyip Erdoğan’a olan borcun son taksitleriydi” yanıtını alınca, aklım hepten karıştı ve arkadaşımın benimle “kafa bulduğuna” kanaate ettim. Biraz da kızgınlıkla söylediğim; “ne borcu kardeşim, biz zaten bunları yapsınlar diye seçmiyor muyuz bu insanları” sözüm üzerine, yine o gürültülü kahkahalarından birini atıverdi ve soluksuz dökülmeye başladı;
”Kızma ya, seninle kafa bulduğum falan yok.
Olay şu; ülkedeki dindar kesime, hadi biraz yumuşatayım, diniyle ilgili insanlara sistemin yaptığı eziyeti biliyorsun.
Hatta sen bile bu yüzden yıllarını insan hakları için harcamadın mı?
28 Şubat’ta rejimin karşısına dikiliveren az sayıdaki insandan biriydin. Örtüsü yüzünden okullarının kapısından geri çevrilenler, mesleğinden atılan öğretmenler, örgüt diye basılan camiler, evler, kanıt diye toplanan Kur’an-ı kerim’ler.. Bunları sana anlatmama gerek yok, hepsini benden daha iyi biliyorsun, birebir yaşadın. Sistem tüm ağırlığı ile milyonların üzerine çökmüştü.

2002’den sonra ne oldu? Tek başına oluşan bir iktidar ve AB süreci, demokratikleşme, vesayet ile mücadele derken, şimdi meslektaşların bile duruşmalara başörtüsüyle girebiliyor, okulların hepsinde serbest.
Dindar olmak, eskisi gibi rejimin hedef bellediği bir durum değil artık. Hatta dindar görünmenin prim yaptığı yılları yaşıyor insanlar.

Yıllardır biriken bu baskıyı, zulmü kaldıran da AKP iktidarı. Daha açık konuşayım, partiden çok kelleyi koltuğa alarak ülkeyi yöneten Recep Tayyip Erdoğan bu işin mimarı. Halk bunu öyle görüyor, biliyor. Kendisi için bunca riski göze almış, ülkeyi kendisi için yaşanabilir duruma getirmiş bir lidere borçlu hisseder halk. Bu da böyle bir şey.

İşte bu borcun kalan son taksitleriydi yerel seçimler, lideri Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmak.”


Borç Bitti, Seçmen Artık Özgür
Açıkçası arkadaşımın soluksuz anlattıklarını kesmeden dinlemek için kendisimi zorladım. Ama bir yere kadar, “kendin söylüyorsun, “borç ödemesi”ymiş diye, borcun kapandığını nereden biliyorsun” diye patladım.

“Sakin ol hele” dedi. “Bu ülkede gelinebilecek en yüksek makam şimdinin Beştepe’sidir. Ondan ötesi yok.
Seçmen kendisini, borcunu ödemiş ve özgür hissediyor artık. Borçlu olduğu kişiye siyaseten, hukuken tüm dokunulmazlıkları veren makama getirdikten sonra, şimdi cebine elini sokanlarla, artık çuvala sığmayan yolsuzluklarla, onüç yılda yapılan bütün demokratikleşme adımlarını, “paralel” feryadıyla tersine çevirip yalayan-yutan ve devlet partisi haline dönüşmüş iktidar partisi ile hesaplaşacaktır.

Bak bu hesaplaşmanın şiddeti ne olur bilemem, ama yüzde 35 AKP için mucizevi bir başarı olacaktır.”

Çalan telefon ağzım açık, aklıma yatmayan bu uçuk-kaçık analizi dinleme işine son verdi.
Apar topar, hesabı isteyip kalkma vakti.
“Bak” dedim, “bu saçma sapan analizlerini sağda solda yazarım, kızmayasın sonra.”
“Biliyorum, sosyal medyayı iyi kullanıyorsun” diye yanıtladı, hesabı öderken. “Rahatlıkla yazabilirsin. Ben sana bu anlattıklarımı, Ankara’da seçim yarışına girenlere parayla satıyorum. Ama beni faş etme.”
Kapının önünde vedalaşırken, “bu kadarla kalmaz” dedim. “Sana bir isim takarım, sendeki kulis bilgilerini, parayla sattığın analizleri emer, sağda solda yazar, havamı atarım.”

Arabasına koşarken döndü; “şu Ankara türküsündeki “büklüm” diye tanıt beni, unutmadan haftaya İstanbul’dayım, beni Boğaz’a götür, daha neler var anlatacağım.”

Uçuk-kaçık siyasi, senaryoları dinledim diye kendime kızarken, düşündüm; “ulan, haftaya İstanbul’a geldiğinde, seni Boğaz’da sarhoş edip tüm bildiklerini anlattırmazsam, yuh olsun bana…”

31 Mayıs 2011 Salı

ysk. dan haber var...



Fıkra malum...
Ağa ile köylüsü, kasabaya doğru yola çıkmışlar.
Karşılarına hayvan pisliği çıkmış. Ağa eğlenmek için köylüsüne; "şu pisliği yersen sana 50 lira" demiş.
Köylü; pisliği mideye, 50 lirayı da cebe indirmiş.
Ağa bozulmuş; "durup dururken 50 liradan olduk" diye...
Az sonra, karşılarına yine hayvan pisliği çıkmış. Pisliği yediğine pişman köylü, intikam uğruna; "ağam, sen şu pisliği yersen, benden sana 50 lira" deyivermiş.
Kaybettiği parasını geri almak için pisliği afiyetle yiyen ağanın aklı başına gelmiş; "yola çıkarken benim cebimde 50 lira vardı. Cebimde yine 50 lira var. iyi de biz bu b..u niye yedik lan..."Fıkralar toplum yaşamından doğuyor. "CUK" oturduğu anları toplumlar çoğu kez yaşıyor. Fıkrayı 21 Nisan, akşamüstü sosyal paylaşım sitelerinde yayınladım. Doğrusu bu fıkranın başka versiyonunun, Radikal'de Eyüp Can'ın makalesine de konu olacağını tahmin etmemiştim. Ama o günlerde Yüksek Seçim Kurulu'nun üç gün arayla aldığı iki karar, sanırım çoğumuza yukarıdaki fıkrayı hatırlatmış olmalı.

Neydi yaşananlar;
18 Nisan akşamı, Yüksek Seçim Kurulu aldığı bir kararla, aralarında BDP. nin de desteklediği adayların bulunduğu oniki bağımsız adayın seçilme yeterliliğinin olmadığına karar verdi.

Bir anda ortalık karıştı. Güneydoğu illeri başta, yurdun hemen her yerinde bu karara tepkiler başladı. Gösterilerin dozu arttı ve sonunda bir sivil yurttaş yaşamını kaybetti, bir güvenlik görevlisi ağır yaralandı. Binalar, banka şubeleri yakıldı...

Seçimlerin yapılıp yapılmayacağının bile tartışıldığı kaos dolu o üç günün ardından, Yüksek Seçim Kurulu oniki adayın itirazı üzerine yeniden toplandı ve bu kez "bu adayların seçme yeterliliği vardır" dedi.

Tarihe notumuzu böylece düşmüş olduk.
Gelelim bugüne...

Yüksek Seçim Kurulu'nun aldığı ilk karar sonrasında, tepkimi dile getirmek için oturup Yüksek Seçim Kurulu'na bir dilekçe yazıp gönderdim:

Yüksek Seçim Kurulu Sayın Başkanlığı’na,Konu :Seçme yeterliliğimin araştırılarak sonucun bildirilmesi talebim hk.

12 Haziran 2011 tarihinde gerçekleştirilecek XXIV. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri ile ilgili olarak;
Kurulunuzca verilen, oniki bağımsız milletvekili adayının seçilme yeterliliğinin olmadığına ilişkin kararınız nedeniyle seçimlerde oy kullanıp kullanamayacağım konusunda kuşkularım oluşmuştur.
Bu nedenle durumumun gözden geçirilerek 12 Haziran 2011 tarihinde gerçekleştirilecek XXIV. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerinde seçme yeterliliğimin olup olmadığı hususunun tarafıma bildirilmesini dilerim.

Mehmet Bülent Deniz

Aradan zaman geçti. İnanılır gibi değil ama, bir yurttaştan gelen "seçme yeterliliğim var mıdır" sorusuna, Yüksek Seçim Kurulu üşenmeyip bir yanıt gönderdi.
Özcesi; "seçme yeterliliğin var mı yok mu öğrenmek istiyorsan, git 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmek Kütükleri Hakkındaki Kanunun 6, 7 ve 8. maddelerine bakıver" diyor.

Şimdi içi rahatlatılmış (!) bir yurttaş olarak, huzur ve güven içinde 12 Haziran'ı bekliyorum.

5 Haziran 2010 Cumartesi

BOYKOT HİKÂYELERİ


Bir kez daha dört bir yanda boykot broşürlerinin dağıtıldığı, internette “boykot edelim” mesajlarının dolaştığı günleri yaşıyoruz.
İsrail’in yardım filosuna saldırısı sonrası, kabaran yüreğimiz için elimizden gelenin meydanlara doluşup öfkemizi haykırmak, enikonu öfkemizin hedefi olanlara para kazandırmamayı dert ettiğimiz günlerdeyiz.

Ne zaman boykot konusu ülke gündemine gelse, “başarılamaz” söylemi ile ortaya çıkanların çokça olduğunu biliyoruz.
Ya da başlayıp, ömrü saman alevinin ömrü kadar olan boykot girişimlerinin tanığı olduk çoğu kez.

Gelin, kurucusu ve halen Onursal Başkanı bulunduğum Tüketiciler Birliği’ndeki Genel başkanlık görevimiz esnasında gerçekleştirdiğimiz boykot çalışmalarına bir göz atalım.
Yol haritası doğru belirlenmiş bir boykotu örgütlediğimizde neleri başarabiliyoruz, görelim…

Chesterfield’in Ambalajı
2002 yılıydı.
Bir tüketici elinde Chesterfield sigarası ile bize geldi.
“Bu sigaranın üzerinde Cami resmi var. Paket bitince yerlere atılacak, üzerine basacağız, bunun değiştirilmesini istiyorum” diye yakındı.
Konuyu bizden önce Diyanet İşleri Başkanlığı’na bildiren tüketicinin başvurusu üzerine, Diyanet İşleri Başkanlığı sigarayı üreten Philip Morris firmasının Türkiye’deki üretici kuruluşuna mektup yazmış, rica etmiş.
Ama nafile. Kulak asan olmamış.

Sigara paketini inceledik.
Gerçekten üzerindeki resim, Ortaköy Cami resmi.
Bir basın açıklaması yaparak, paketteki bu resmin kaldırılmasını, aksi takdirde boykot uygulanacağı konusunda firmayı uyardık ve kamuoyunu da bilgilendirdik.
Açıklamamızın bir gün sonrasında sigarayı üreten firmadan bir yazılı cevap geldi.

Sonuç; Dünyanın dev şirketlerinden olan Philip Morris firmasının, 111 ülkede Ortaköy Camii resmi ile sattığı Cehsterfield marka sigara paketindeki Cami resmi kaldırıldı.

Dünya Devi’nin Özrü
2005 yılındayız.
Ülkemizde Şampiyonlar Ligi final maçı oynanacak.
Maç nedeniyle binlerce yabancı gazeteci ülkemize geliyor.
Gelen gazetecilere dağıtılmak üzere, Türkiye’yi tanıtan bir kitapçık hazırlanıyor.
Kitapçıkta Türkiye ile ilgili olarak; “şark zihniyetli”, “taksicileri soyguncu”, “muhafazakâr yapı nedeniyle eşiyle, arkadaşlarıyla dolaşanlara karışan” bir ülke tasviri yapılarak “Kürt” ve “Ermeni” konularının sorun olarak yaşandığı bir ülkeden söz ediliyor.

Kitapçığı hazırlayan maçın ana sponsoru ve aynı zamanda bir dünya devi; Master Card firması.

Bir basın açıklaması yaptık ve dedik ki; “Türkiye tüketicisi Master Card kullanmaktadır. Bu ticari gerçeklik nedeniyle Master Card, dağıtmış olduğu kitapçıkla ülkemize ve bu topraklarda yaşayan insanlara yapmış olduğu hakaretler için özür dilemelidir. Aksi halde… firmanın hizmetlerini satın alma konusundaki tutumumuzu gözden geçireceğiz.”

Sonuç; Dünya devi firma 24 saat içinde geri adım attı ve bize ve tüm medyaya bir yazı göndererek, Türk halkından özür diledi.

Korku Dağları Sarınca…
Yıl 2006.
Bir bira firmasının reklâm amacıyla ürettiği bardak altlıklarını inceliyoruz.
Güya çeşitli ülke lisanlarına benzetme yapılarak içki adı ile türetilmiş hayali futbolcu adları yazılı.
Arap futbolcu için kullanılan ibare, (Hâşâ) “Biraullah.”
Hemen harekete geçtik.
Hem firma yöneticileri hakkında Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunduk, hem de birayı üreten Anadolu Grubu’nun tüm markalarına boykot başlatacağımızı kamuoyuna ilan ettik.

Sonuç; Anadolu Grubu bize bir yazı gönderdi: “Efes Pilsen olarak kamu vicdanını rahatsız edici bir etki yaratmış olmaktan büyük üzüntü duyduğumuzu ve çalışma ile birlikte bardak altlıklarını bütünüyle yok ettiğimizi kamuoyunun bilgilerine sunuyoruz."

Buraya kadarki boykot anılarımızda, daha boykota başlamadan, sadece boykot edeceğimizi ilân etmekle amaca ulaştık.
Bir de fiilen gerçekleştirdiğimiz boykotlar oldu; “Cephane Bizden Değil”, “Danimarka”, “Onuruna Fransız Kalma” boykotları…

Irak İşgal Ediliyor, Tüketici Boykota Başlıyor
Irak’ın işgalinin yaklaştığı günler.
ABD. tüm pervasızlığı ile geriye sayımı başlatmış durumda.
Savaş karşıtı dünya kamuoyu ayakta.
Bize de, yurttaşlardan “boykot edelim” talebi geliyor yoğun olarak.

Düşünüyoruz, yaşamımızdaki ABD. kökenli malları.
Hangisinden vazgeçelim dersek, tüketici arkamıza düşer?
Başarısız bir boykot girişiminden kurtulmanın çarelerini arıyoruz.
Yaşamımızı işgal etmiş binlerce ABD. malını, mesela bilgisayardaki Windows yazılımını artık kullanmıyoruz dersek, başarabilir miydik?

Sonu olmayan bir girişim yerine, ABD. nin emperyalist yayılmacılığının simgelerini boykot etmeye karar veriyoruz: ABD. nin doları, havayolu American Air Lines ilk aklımıza gelenler. Hamburgeri, kolayı ve sigarasını da listeye ekleyip beş kalemlik bir boykot listesi ile kamuoyuna duyurumuzu yapıyoruz.

Sonuç; ABD. nin ve diğer emperyalistlerin Irak’ı işgaline engel olamadık, işgal sona ermedi.
Ama işgalden dört-beş ay sonra, ABD. de yayın yapan ekonomi kanalı CNBC, ABD. kökenli ürünlerin Türkiye’de satışının yüzde yirmi civarında düştüğünü haber olarak geçti.
Boykot kapsamındaki Mc Donalds firması, Türkiye’de yeni şube açma sürecini durdurdu, dahası varolan şubelerini azaltma kararı aldı.
En önemlisi de, o dönem kadar ekonomik ilişkilerimizde temel parametre olarak kullandığımız “dolar”ın egemenliği sona erdi.

Onurumuza Fransız Kalmadık
2006
yılının son ayları.
“Ermeniler soykırıma uğramamıştır” diyene hapis cezası öngören bir yasa tasarısı Fransa Parlamentosu’nda.
Tasarının kabul edilmesi üzerine, aynı gün boykot kararı alıyoruz.
Başımız yine dertte; boykotu nasıl tasarlamalıyız ki, gerçekten Fransız malı olan ve tüketicinin katılabileceği bir liste yapalım…
Her hafta bir Fransız ürününü açıklama kararı alıyoruz.
Amacımız, kapsamı giderek artan boykot ile Fransız kamuoyunun süreç içerisinde harekete geçmesini sağlamak ve dahası Türkiye tüketicisinin boykota katılımını diri tutmak.

İlk hafta açıkladığımız Total ile yer yerinden oynadı.
Firmanın Avrupa borsalarındaki hisse senetleri açıklamanın olduğu gün yüzde beş değer kaybetti.
Fransa ile ilişkili markalar hangi hafta kendilerini açıklayacağımız endişesi ile Fransa üzerinde lobi yapmaya başladılar.
İlerleyen haftalarda açıkladığımız kimi markaların Türkiye yöneticileri bize gelerek, satışların dibe vurduğunu, yasanın Senato’da yasalaşmaması için Fransa’da yoğun bir çalışma yaptıklarını itiraf ettiler.

Sonuç; Parlamento’da kabulüne karar verilen yasa, Senato’da onaylanmak için yola çıktı. Ama bir türlü Senato gündemine gelmedi ve tasarı yasalaşmadı.

Boykot Paradoksu
Boykot konusunda geçmişten gelen kimi anılarımız bunlar.
Boykot tasarlarken bir çok dinamiği bir arada değerlendirmek gerekiyor.
Dinamikleri doğru değerlendirip, doğru tasarlanan boykot çalışmalarında, amaca ulaşmak mümkün.
Ama bu dinamikler öylesine zorlu ki, kimi zaman boykot sürecinin bir paradoksa dönüşmesi de işten bile değil.
Boykot kampanyalarında olası paradoksları bir başka yazıya bırakıyoruz.

Ancak insanlığın vicdanının kanatıldığı bu günlerde, özellikle Tüketiciler Birliği’nin http://www.tuketiciler.org/ sitesinde duyurduğu ürünleri kullanmayarak, boykot sürecine katılımımızı kararlılıkla sürdürmenin bir borç olduğunu unutmamamız gerekiyor.
(Makale, Baran Dergisi'nde yayınlanmıştır.)

3 Ocak 2010 Pazar

Dinamiklerimizi, Dinamitlemek...

Fotoğraftaki ihtiyar amcanın yaşı konusunda bir fikriniz var mı?
Belki yetmiş, belki seksen…

Önündeki sergide, üç-beş parça eşya var.
Tespih, kağıt mendil…
Ederi çok fazla tutmayan sermayesinin hepsi bu.

Arkasındaki yaşlı hanım, ihtiyarın eşi.
Kucağındaki poşetin içinde bir çorba kâsesi var.
Birazdan bir kaşığı kâseye daldıracak, kaşığı dolduracak. Bir parça ekmeği yanına alıp ihtiyarın yanına gelecek ve titreyen dudaklarına kaşığı değdirip onu besleyecek.

Yaşlı hanımın bu meşakkatli besleme yöntemini uygulaması, ihtiyarın kas kontrolünün olmamasından.
Eli-ayağı tutmuyor, sürekli titriyor.
Beslenebilmesi için, gıdanın ağzına kadar getirilmesi gerek.

Ve diğer fotoğraf…
Bir tartının başına oturtulmuş, dokuz-on yaşlarında bir çocuk.
“Karpuz kabuğundan gemiler” yapıp, yüzdürecek yaşta.
Düşler ülkesinin kralı.
Ülkesini yönetiyor o anda, belli.
Eh düşler ülkesinin kralı ya; tartıya müşteri çağırmak krala yakışmaz…

Elli Metre Arayla…
Bu kareler İstanbul’daki büyük bir alışveriş merkezinin elli metre ötesinden.
Eli ayağı tutmayan ihtiyarın, düşler ülkesinin kralı çocuğun üç-beş kuruş para kazanmak için sokakta oldukları bu yerin elli metre ötesindeki devasa binada ise, durum bambaşka.
Alışveriş merkezinin içindeki markette, kasaların önünde poşet yığınları içinde birbirleriyle sıra kavgası yapmaya hazır insan kalabalığı…
Diğer mağazalarda, soyunma kabini sırası bekleyen insanlar.
Telaşlı alışveriş halleri…

Komşumuzu Aç Yatırmamak
2001 yılı krizinin ertesinde Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın düzenlediği, “Yoksulluk ve Aile” konulu II. Aile Şurası’nda, tebliğ sunmak üzere katılımcıydım.
2001 yılının hepimizi yoksullaştıran krizinin sonrasında, yoksulluk ve aile konusundaki dinamikleri, sosyolojik gelişmeleri, sonuçları incelemek üzere çok sayıda bilim adamıyla gerçekleşen bu çalışmada şu tezi ileri sürmüştüm:
2001 ekonomik krizi bu coğrafyada yaşayan insanların büyük çoğunluğunu derinden etkiledi.
İşsizlik, yoksullaşma, küçülme..
Ekonominin olumsuz bütün etkileri derinden hissedildi, olumsuzluğun bir parçası olduk.
Ama eşzamanlı olarak başka bir kıtada, Arjantin’de de yaşanan benzeri ekonomik kriz, iki ülke halklarında farklı sosyolojik tepkileri ortaya çıkardı.
Arjantin’de insanlar sokağa dökülüp her yeri yağmalamaya başladı.
Sosyal barış bozuldu, yoksulluğun pençesindeki insanlar terörize oldu, mal ve can güvenliği ortadan kalktı.
Bizde ise, bırakın yağmacılığı, bir esnafın Başbakanlık önünde yazar kasasını fırlatmasının ötesinde sokak eylemi dahi olmadı.

Sorum şuydu; “Aynı nitelikte ekonomik kriz yaşayan iki ülkede, insanlar neden farklı tepki verdiler?”
Yanıt ve tezim şu olmuştu: Ekonomik krizde, toplumumuzun iç dinamikleri harekete geçti. Akrabalar, komşular birbirleriyle yardımlaştılar. Toplum kendi içinde, açını, açıktakini kolladı, korudu.
Bir de özellikle yerel yönetimlerce harekete geçirilen kurumsal sosyal yardımlaşma süreci, halkımızı sokağa dökmeden, krizin geçip gitmesini kolaylaştırdı.
Yani toplumun geçmişinden gelen müktesebatı, sosyal dinamikleri, o krizde olması gerektiği gibi çalıştı.

Sosyal Dinamik mi, Sosyal Dinamit mi?
Şimdi bir yıldır devam eden ve sadece coğrafyamızı değil, tüm dünyayı etkileyen bir ekonomik krizi yaşıyoruz.
2001 krizi için sorduğumuz soruya, şu anda aynı cevabı verebilmek mümkün mü?
İki fotoğrafın ışığında bu soruya; “sosyal dinamiklerimiz bu krizde de çalışıyor ve insanların birbirini koruması, kollaması, sosyal yardımlaşmamız devam ediyor” diyebilir miyiz?

Aslında Paramız Hiç Yok
Bir radyo programındaydık geçenlerde.
Program sahibi uzun yıllardır tanıştığımız, görüştüğümüz bir dostumuz.
Reklâm arasında sohbetteyiz.
Dostumuz, “geçenlerde” dedi; “bir arkadaşım, birkaç gün sonra geri vermek üzere, benden cüz’i bir miktar borç istedi. Döndüm, dönendim, arkadaşımın istediği cüz’i miktarın cebimde, banka hesaplarımda olmadığını dehşetle gördüm…”

Bu dostumuzun dehşeti, aslında hepimiz için tanıdık.
Çalışıyoruz, kazanıyoruz, maaşlarımız, ücretlerimiz geliyor.
Ama kazançlarımız beklemeksizin, kredi kartı ödemelerimize, bayram-seyran için çektiğimiz tüketici kredilerine, bir öncekinin kredi borcu bittiğinde, hemen yenilediğimiz otomobilimizin kredi taksitlerine gidiyor.
Bir borcumuz bittiğinde, düşünmeksizin yenisine giriyoruz.
Market kasaları önünde, elimizde poşetlerle sıra kavgamız, mağazalarda soyunma kabinleri önündeki bekleyişlerimiz, üç günlük bayram tatili için bir yıl bankaya çalışmak bahasına…
Koca bir ülkeyi kredi kartına teslim etmek bahasına…

“Birinci Vazifen, Kapitalizme Hizmettir”
2001 krizinden farklı olarak, yaşadığımız krize hane halkı borçlu yakalandı.
2001 yılı ertesinde ülkemize akan sıcak para ile ekonomide esen bahar havası, kamu kaynaklarının ve özellikle finans kuruluşlarının sermayelerindeki milliyet değişimi, krizde zorunlu tüketim dışında tüm harcamalarını kısan toplumun kriz sonrasında ertelenmiş isteklerini tatmin için sokağa çıkması, alışverişe yönelmesi ve tabii bu sürecin reklâmlar, bolca dağıtılan kredi kartları ve kredilerle desteklenmesi…

Sonuçta, hane halkının borcu, 120,2 milyar TL. yani, ülkemizin 2010 yılı bütçe büyüklüğünün yarısına denk miktara ulaştı.

Şimdi, yukarıda sorduğumuz soruya vereceğimiz yanıt ortaya çıkıyor; “hayır, sosyal dinamiklerimiz bu krizde çalışmadı, çalışmıyor.” Ortada çalışacak sosyal dinamik kalmadı.

Kredi kartına teslim olmuş, tüketim sarhoşu bir ülkeye dönüştük.
Herkesin bankalara borçlu olduğu, kazandığı ile borcunu ödediği, sonra yaşamak için tekrar borçlandığı bir ülke…
Sosyal dinamiklerinin dinamitlendiği, ihtiyarını, okul yaşındaki çocuğunu üç-beş kuruş kazanmaları için sokağa mecbur eden bir ülke…
Sadaka vermeyi unutan bir ülke…

Sahi, en son ne zaman sadaka verdiniz?..

2 Kasım 2009 Pazartesi

"Pankartın "GÖR" Dediği..."


Üstteki fotoğrafta iki siyasi partinin, geçtiğimiz Cumhuriyet Bayramı kutlamaları nedeniyle sokaklara astıkları pankartlar var.

Bu iki pankart arasında kocaman bir fark var.
Gözünüze çarpıyor mu?
Öyle parti ismi, amblemi ya da pankartın boyutları bakımından değil, bu fark...
Dikkatli bakın lütfen..
Hala mı göremediniz?...

Farkı bulduysanız, yanıtınızın doğru olup olmadığını teyid etmek; bulamadysanız da, doğru cevabı öğrenmek için lütfen yazının sonundaki fotoğrafa bakın...

Tek bir harfin farklılığı sizde ne uyandırdı bilmiyorum; ama bu tek harf ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu topluma bakışını ortaya koyması bakımından çok ilginç bir dışavurum.

"Cumhuriyetin partisi, devletin partisi" olmakla her daim övünen, ama toplumdan ve değerlerinden kopuk olduğu, uzak olduğu için eleştirilen ve insanımız tarafından yıllardır iktidar yetkisi verilmeyen CHP, topluma nereden baktığını bu pankartıyla ortaya koymuyor mu sizce?..

Elitist, "bu ülkeye komünizm gelecekse bile biz getiririz" anlayışının sahibi, halkı; devlet için var gören, yönetilmesi gereken insan topluluğu olarak algılayan bu siyasi yaklaşım, demokrasilerde yetki sahibi olabilir mi sizce?

Merkez sağı olabildiğince kaplamış AKP iktidarı için alternatifler üretilmesi gerekliliğinden haklı olarak söz edilirken, ana muhalefeti oluşturan CHP yerine, yine merkez sağda (örneğin; DP-ANAP birleşmesi gibi) alternatif aranması, demokrasimiz için ne kadar sağlıklı?

Sağlıklı demokrasinin ön koşulu, iktidar odağını dengeleyecek, denetleyecek ve her zaman için alternatifi olabilecek çözümü üreten, karşıt siyasi gövdenin var olmasıdır.

Batı'da, halkın içinden gelmiş, halk adına, halk için sosyal demokrat çözümler üreten siyasi partileri görüp de, imrenmemek mümkün mü?
Kendimize dönüp iktidara alternatif sosyal demokrat çözümleri, bu CHP nin üretebileceğini hayal edebilir miyiz?

Yazılarımızda siyasete bulaşmamaya, hele ki herhangi bir siyasi parti eleştiri veya övgüsüne girmemeye özen gösteriyoruz. Bu özenimizi koruyalım ve bu kadarla yetinelim.
Ancak tek bir harfin bize çağrıştırdıklarının, yazdıklarımızdan çok daha fazla olduğunu da dikkatinize sunalım efendim.