krizokumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
krizokumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2018 Pazartesi

Yastığın altı da, üstü de dolar...

"Yastık altı" muhabbetine, 6 Ağustos 2018’de yazdığım Yastığın Üstünde Ne Var? isimli makale ile bulaşmış, Merkez Bankası’nın 2018/Haziran Ayı Parasal Gelişmeleri belgesinde yer alan verilerden yola çıkarak; Türkiye ekonomisindeki dolarizasyon oranının yüzde 40-45 arasında salındığını, bu oranın ekonomi bilimi tarafından kabul edilen yüzde 30’luk sınırın hayli üzerinde olduğunu, dolayısıyla yastık altındaki dövizlerin TL’ye çevrilmesi çağrısının karşılığının, yaşanan ekonomik düzende olanaksız olduğunu anlatmaya çalışmıştık.

Aradan 1 ay geçti.
Merkez Bankası Temmuz Ayı Parasal Gelişmeleri belgesini yayınladı.
Şimdi oradaki verilere bakarak, kaynayan ekonomideki dolarizasyon eğiliminin 1 ayda nereden nereye geldiğini görmeye çalışalım.

Ülkenin ulusal para birimi yerine, yabancı ülke parasının kullanılıyor olması; ekonomik ilişkilerde yabancı para biriminin esas alınmasına, dolarizasyon deniyor. Dolarizasyon, ülke ekonomisine olan güvensizliğin en somut tepkilerinden biri.

Bir ülkedeki dolarizasyon eğilimini ölçmek için iki basit formül uygulanıyor;

İlki yabancı para cinsinden mevduatın toplam mevduata oranı.
2018/Temmuz ayı verilerine göre toplam mevduatımız 1.737.031 milyon TL.
Yabancı para cinsinden mevduat ise, 781.560 milyon TL.
Bu formüle göre, toplam mevduatın yüzde 44,99’unu yabancı para cinsinden mevduat oluşturuyor.
Önceki ay bu oran yüzde 44.25’di. Yani "yastığın altı" muhabbeti başladıktan sonra dolarizasyon eğilimi azalacağına, yüzde 0,74 oranında yabancı paraya geçiş artmış durumda.

Bir diğer formül, yabancı para cinsinden mevduatın dolaşımdaki para ve banka mevduatlarının toplamına oranı.
Yine 2018/Temmuz ayı verilerine göre, dolaşımdaki toplam para ve toplam mevduat miktarı 1.871.189 milyon TL.
Yabancı para cinsinden mevduatın, bu rakama oranı yüzde 41,76.
Önceki ay bu oran 40,95’ti. Yani bu formüle göre de, yüzde 0,81 oranında artış söz konusu.

Yaşanan ekonomik krizle mücadele sürecinde, toplumun her kesiminden dolardan kaçınarak ulusal para ile yaşamı ve ekonomiyi yürütmesi beklendiği ve bu beklentinin en yoğun dillendirildiği 1 aylık dönem içinde, yabancı paranın ülke ekonomisinde kapladığı yerin yüzde 1’e yakın artmış olması hepimizi ve en başta da ekonominin dümeninde oturanları düşündürmeli...

Küresel saldırı nedeniyle ekonomik kriz iddiası doğru ve çare olarak tasarrufların ve tüm ekonomik ilişkilerin TL’üzerinden gerçekleştirilmesi gösteriliyor, buna karşın yabancı para ekonomide daha fazla yer işgal ediyorsa, sorulması gereken en önemli soru şu olmalı; Ülke insanı, yaşanan krizin dış kaynaklı küresel saldırı olduğuna gerçekten inanıyor mu ve en önemlisi ekonomi yönetimine gerçekten güveniyor mu?

9 Haziran 2010 Çarşamba

yanıyoooooor...


“Avrupa Birliği’nde son perde mi başladı?”
Bu soruyu bir yıl önce, mütevazi blog yazılarımızın birinde sormuşuz.
Başta Macaristan olmak üzere Avrupa Birliği’nin doğu kanadındaki ülkelerin para birimlerinin dolar karşısında hızla değer yitirmesi ve diğer birlik ülkelerinin yardım yapma konusundaki ikircikli, hatta olumsuz tavırları, o dönemde bu soruyu sormamıza neden olmuştu.
Bu tartışmayı dillendirmemizin üzerinden geçen bir yıllık sürenin, Avrupa Birliği aleyhine işlediğini bugün net olarak görebiliyoruz artık.
Euro bölgesi kaynayan kazan gibi…
Macaristan, İzlanda derken, Yunanistan ile başlayan son dalga İspanya, İtalya ve hatta İngiltere’yi tehdit eder hale geldi.

Yunanistan ekonomisinde yaşanan derin sıkıntı ve bu sıkıntının tehdit ettiği Euro bölgesinde, birbiri ardına önlemler alınmaya çalışılıyor, yardım paketleri oluşturuluyor.
Kamu harcamalarında sıkı disipline gidileceği ve kemerlerin sıkılacağının açıklanması ile önümüzdeki dönemin Avrupa Birliği halkları için yoksullaşma dönemi olacağı şimdiden kesinleşti.
Öte yandan daha vahimi, açıklanan yardım paketlerindeki miktarların her seferinde arttırılmasına rağmen etkisinin birkaç günle sınırlı kalmış olması.
Euro bölgesindeki ekonomik kriz, kırmızı alarm zilini çalmış görünüyor.

Kriz, Savaş İçin Bir Fırsat mı?
Bölge ekonomisindeki bu savrulmaların elbette siyasi sonuçları olacak, bu da toplumsal devinimleri oluşturacaktır.
Nitekim Merkel’in Almanya’dan yükselen sesi, herkesi tedirgin etti: “Artık Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Birliği içinde Almanya’nın geleceği tartışılmalıdır…”

İnsanlığın yakın tarihte yaşadığı iki büyük dünya savaşının baş aktörü olan Almanya’nın en üst düzeyde seslendirdiği bu yaklaşım, zihinlerde “acaba” sorusunun tekrar sorulmasına neden oldu dersek, abartmış olur muyuz?

Bilinçaltında her zaman için Büyük Prusya hayalini canlı tutan Almanya’nın, Avrupa Birliği’ni bu hayalin önündeki engel olarak gördüğü, yeryüzünde soğuk savaşın bitiminde Sovyetler Birliği’nden boşalan süper güç koltuğunda gözü olduğu bilinmeyen bir sır değil.
2008 de başlayan küresel ekonomik çöküş, Almanya’nın bu büyük hayalini gerçekleştirmesi için bir fırsat mı acaba?

Altın ve Metal Fiyatlarına Dikkat!
Yazılarımızda sürekli olarak dile getirdiğimiz temel tez; yaşananın bir ekonomik kriz olmadığı, aksine insanlık tarihinin “yazının bulunması, Fransız İhtilâli” gibi önemli kırılma noktalarına eşdeğer önemde bir gelişme olduğudur.

Bunca önem atfettiğimiz küresel ekonomik çöküşten çıkılır veya çıkılmaz…
Önemli olan, ekonomide alınacak sonuçtan çok, bu süreç sonunda dünyadaki nüfuz alanlarının nasıl ve kimin elinde olduğu, ekonomik ilişkilerden başlayarak, yeryüzünde yaşayan insan ırkının nasıl bir yaşam mimarisi oluşturacağıdır.
Ve daha önemlisi, kısa vadede düşünülmesi gereken sorun, insanlığı derinden etkileyecek bu kırılma noktasının insanlık ailesine, “savaş” gibi acılar getirip getirmeyeceğidir.

Tarih bize bu konuda olumsuz örnekler sunuyor.
İnsanlık için kırılma noktalarının yaşandığı her süreçte, gezegenin bir yerlerinde sıcak savaşların olduğu, tarihsel bir gerçek.
Şimdilerde altın, demir, çelik fiyatlarındaki oynaklığı ve yükselişi izleyen kimi küresel gözler, bir yerlerde, -yaygın değilse bile- yoğun sıcak savaş beklentisi içindeler.
Olur mu, olmaz mı, nerede, nasıl olur bilinmez, ama kendini bir türlü ayağa kaldıramayan dünyanın en azından nüfuz alanlarındaki yeni belirlemeler sürecinde, heyecanlı ve sıcak günler geçireceği kesin.
Ve ne yazık ki, bu tarihsel gerçekliğin yeniden tekrarlanmaması için küresel “barış havariliği” tutumumuzdan başka elimizde hiçbir şey yok.

Yeni Nüfuz Alanları-Yeni Ticaret
Enerji koridoru anlaşmaları, Orta Doğu’da artan etkinlik, vizelerin birer birer kaldırılması, Afrika ve Güney Amerika’ya fokuslanan dış politika bakışı…
Yeni nüfuz alanları oluşumuna ilişkin mücadelede, Türkiye önemli bir performans ortaya koyuyor.
Yeni dış politika olarak algıladığımız bu performansın mutlak ve nihai hedefi, şüphesiz yeniden şekillenecek nüfuz alanlarında hatırı sayılır payı kapmak.
Yeni nüfuz alanlarındaki payımız, küresel ekonomideki payımızın da belirleyicisi olacak.
Ve umalım ki, bu pay kapma mücadelesinde yaşanacak kimi sıcak gelişmeler, ülkemize değmez, teğet geçer.

Ve endişeye mahal yok.
Türkiye’nin devlet geleneğinde, dış politika iktidardan iktidara değişmez.
Aksine dış işlerindeki her türlü “işler”, devlet politikası olarak yürütülür.
Bu bakımdan dış politikadaki yeni anlayış ve tutumunun, mevcut iktidarla sınırlı olmadığını, iktidarlar değişse de, bu yeni performansın “devlet politikası” olarak devam ettirileceğinden kuşku duymamak gerekir.

Yeni Bir Çağ
Yüz yıllık zaman dilimini veya çağ dönemini takvimlerdeki belirlemelere göre değil de, insanlığın gelişimindeki aşamalara göre tayin etmeye kalkarsak, 1453 de İstanbul’un Fethi, 1792 Fransız İhtilâli’nde olduğu gibi yeni bir çağa gireli bir yılı aştık.
2008 Eylül’ünden bu yana, yeni bir çağın içindeyiz.
Önümüzdeki 50-100 yıllık dönemin neresine kadar tanığıyız bilinmez, ama emin olun nefes aldığınız sürece tanık olacaklarınızın yanında, bu fütürist makalemiz pek mütevazi kalacak.
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Haziran sayısında yayınlanmıştır.)

3 Ocak 2010 Pazar

Dinamiklerimizi, Dinamitlemek...

Fotoğraftaki ihtiyar amcanın yaşı konusunda bir fikriniz var mı?
Belki yetmiş, belki seksen…

Önündeki sergide, üç-beş parça eşya var.
Tespih, kağıt mendil…
Ederi çok fazla tutmayan sermayesinin hepsi bu.

Arkasındaki yaşlı hanım, ihtiyarın eşi.
Kucağındaki poşetin içinde bir çorba kâsesi var.
Birazdan bir kaşığı kâseye daldıracak, kaşığı dolduracak. Bir parça ekmeği yanına alıp ihtiyarın yanına gelecek ve titreyen dudaklarına kaşığı değdirip onu besleyecek.

Yaşlı hanımın bu meşakkatli besleme yöntemini uygulaması, ihtiyarın kas kontrolünün olmamasından.
Eli-ayağı tutmuyor, sürekli titriyor.
Beslenebilmesi için, gıdanın ağzına kadar getirilmesi gerek.

Ve diğer fotoğraf…
Bir tartının başına oturtulmuş, dokuz-on yaşlarında bir çocuk.
“Karpuz kabuğundan gemiler” yapıp, yüzdürecek yaşta.
Düşler ülkesinin kralı.
Ülkesini yönetiyor o anda, belli.
Eh düşler ülkesinin kralı ya; tartıya müşteri çağırmak krala yakışmaz…

Elli Metre Arayla…
Bu kareler İstanbul’daki büyük bir alışveriş merkezinin elli metre ötesinden.
Eli ayağı tutmayan ihtiyarın, düşler ülkesinin kralı çocuğun üç-beş kuruş para kazanmak için sokakta oldukları bu yerin elli metre ötesindeki devasa binada ise, durum bambaşka.
Alışveriş merkezinin içindeki markette, kasaların önünde poşet yığınları içinde birbirleriyle sıra kavgası yapmaya hazır insan kalabalığı…
Diğer mağazalarda, soyunma kabini sırası bekleyen insanlar.
Telaşlı alışveriş halleri…

Komşumuzu Aç Yatırmamak
2001 yılı krizinin ertesinde Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın düzenlediği, “Yoksulluk ve Aile” konulu II. Aile Şurası’nda, tebliğ sunmak üzere katılımcıydım.
2001 yılının hepimizi yoksullaştıran krizinin sonrasında, yoksulluk ve aile konusundaki dinamikleri, sosyolojik gelişmeleri, sonuçları incelemek üzere çok sayıda bilim adamıyla gerçekleşen bu çalışmada şu tezi ileri sürmüştüm:
2001 ekonomik krizi bu coğrafyada yaşayan insanların büyük çoğunluğunu derinden etkiledi.
İşsizlik, yoksullaşma, küçülme..
Ekonominin olumsuz bütün etkileri derinden hissedildi, olumsuzluğun bir parçası olduk.
Ama eşzamanlı olarak başka bir kıtada, Arjantin’de de yaşanan benzeri ekonomik kriz, iki ülke halklarında farklı sosyolojik tepkileri ortaya çıkardı.
Arjantin’de insanlar sokağa dökülüp her yeri yağmalamaya başladı.
Sosyal barış bozuldu, yoksulluğun pençesindeki insanlar terörize oldu, mal ve can güvenliği ortadan kalktı.
Bizde ise, bırakın yağmacılığı, bir esnafın Başbakanlık önünde yazar kasasını fırlatmasının ötesinde sokak eylemi dahi olmadı.

Sorum şuydu; “Aynı nitelikte ekonomik kriz yaşayan iki ülkede, insanlar neden farklı tepki verdiler?”
Yanıt ve tezim şu olmuştu: Ekonomik krizde, toplumumuzun iç dinamikleri harekete geçti. Akrabalar, komşular birbirleriyle yardımlaştılar. Toplum kendi içinde, açını, açıktakini kolladı, korudu.
Bir de özellikle yerel yönetimlerce harekete geçirilen kurumsal sosyal yardımlaşma süreci, halkımızı sokağa dökmeden, krizin geçip gitmesini kolaylaştırdı.
Yani toplumun geçmişinden gelen müktesebatı, sosyal dinamikleri, o krizde olması gerektiği gibi çalıştı.

Sosyal Dinamik mi, Sosyal Dinamit mi?
Şimdi bir yıldır devam eden ve sadece coğrafyamızı değil, tüm dünyayı etkileyen bir ekonomik krizi yaşıyoruz.
2001 krizi için sorduğumuz soruya, şu anda aynı cevabı verebilmek mümkün mü?
İki fotoğrafın ışığında bu soruya; “sosyal dinamiklerimiz bu krizde de çalışıyor ve insanların birbirini koruması, kollaması, sosyal yardımlaşmamız devam ediyor” diyebilir miyiz?

Aslında Paramız Hiç Yok
Bir radyo programındaydık geçenlerde.
Program sahibi uzun yıllardır tanıştığımız, görüştüğümüz bir dostumuz.
Reklâm arasında sohbetteyiz.
Dostumuz, “geçenlerde” dedi; “bir arkadaşım, birkaç gün sonra geri vermek üzere, benden cüz’i bir miktar borç istedi. Döndüm, dönendim, arkadaşımın istediği cüz’i miktarın cebimde, banka hesaplarımda olmadığını dehşetle gördüm…”

Bu dostumuzun dehşeti, aslında hepimiz için tanıdık.
Çalışıyoruz, kazanıyoruz, maaşlarımız, ücretlerimiz geliyor.
Ama kazançlarımız beklemeksizin, kredi kartı ödemelerimize, bayram-seyran için çektiğimiz tüketici kredilerine, bir öncekinin kredi borcu bittiğinde, hemen yenilediğimiz otomobilimizin kredi taksitlerine gidiyor.
Bir borcumuz bittiğinde, düşünmeksizin yenisine giriyoruz.
Market kasaları önünde, elimizde poşetlerle sıra kavgamız, mağazalarda soyunma kabinleri önündeki bekleyişlerimiz, üç günlük bayram tatili için bir yıl bankaya çalışmak bahasına…
Koca bir ülkeyi kredi kartına teslim etmek bahasına…

“Birinci Vazifen, Kapitalizme Hizmettir”
2001 krizinden farklı olarak, yaşadığımız krize hane halkı borçlu yakalandı.
2001 yılı ertesinde ülkemize akan sıcak para ile ekonomide esen bahar havası, kamu kaynaklarının ve özellikle finans kuruluşlarının sermayelerindeki milliyet değişimi, krizde zorunlu tüketim dışında tüm harcamalarını kısan toplumun kriz sonrasında ertelenmiş isteklerini tatmin için sokağa çıkması, alışverişe yönelmesi ve tabii bu sürecin reklâmlar, bolca dağıtılan kredi kartları ve kredilerle desteklenmesi…

Sonuçta, hane halkının borcu, 120,2 milyar TL. yani, ülkemizin 2010 yılı bütçe büyüklüğünün yarısına denk miktara ulaştı.

Şimdi, yukarıda sorduğumuz soruya vereceğimiz yanıt ortaya çıkıyor; “hayır, sosyal dinamiklerimiz bu krizde çalışmadı, çalışmıyor.” Ortada çalışacak sosyal dinamik kalmadı.

Kredi kartına teslim olmuş, tüketim sarhoşu bir ülkeye dönüştük.
Herkesin bankalara borçlu olduğu, kazandığı ile borcunu ödediği, sonra yaşamak için tekrar borçlandığı bir ülke…
Sosyal dinamiklerinin dinamitlendiği, ihtiyarını, okul yaşındaki çocuğunu üç-beş kuruş kazanmaları için sokağa mecbur eden bir ülke…
Sadaka vermeyi unutan bir ülke…

Sahi, en son ne zaman sadaka verdiniz?..

22 Kasım 2009 Pazar

"Âlemin Kralı Dolar'dan, Bancor'a..."



Geçtiğimiz günleri IMF İstanbul Toplantıları ile geçirirken, önceleri kısık sesle dile getirilen bir konu, hep bir ağızdan söylenmeye başlandı.
Efendim konu şu: âlemin kralı dolar’ın rezerv para statüsü artık kalkmalı!

Süreç İran’ın 12 Eylül’de 96.5 milyar dolarlık döviz rezervini Euro’ya çevirme kararı almasıyla başladı. Bu kararın uygulanmasıyla birlikte dolar, euro karşısında ilk etapta yüzde 1’den fazla değer kaybetti. Düşüş halen devam ediyor.
Ardından Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den gelen açıklamalarda, dolar’ın rezerv para olmaktan çıkarılması, rezerv para için başka bir belirlemenin yapılması gerektiği dile getirildi.
Tabi bu kervana müzmin ABD karşıtı Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in katılmaması mümkün değildi. Chavez, İran’ı ziyaretinde yaptığı açıklamada; “sadece dolar değil, ABD de son günlerini yaşıyor” deyiverdi.

Rezerv Para Ne Ola ki?
Paranın değeri, herhangi bir mal ve hizmet gibi piyasada alıcı ve satıcının tercihiyle belirleniyor. Para’nın değerinin belirlenmesinin, diğer mal ve hizmetlerden farkı, milyonlarca alıcı ve satıcının belirleme noktasında bulunması ve bir ülke parasına olan talebin, o ülkenin iç ve dış politikalarına olan güveni belirlemesidir.
Ama nihayetinde küresel ticarette stratejik önemdeki petrol, altın, bakır, kahve, enerji gibi malların fiyatlandırılmasında kullanılan para birimi, rezerv para statüsündedir.

Geçtiğimiz yüzyılda ABD doları rezerv para statüsü elde etti. ABD nin süper güç olması, askeri alandaki etkinliği, ulusal para biriminin de küresel ekonominin temel parametresi olmasını sağlamış bulunuyor.

Son küresel ekonomik kriz sürecinde, ABD krizden çıkış için “güçsüz dolar” kartını masaya koydu. Güçsüz dolar politikası, dünyadaki 8.5 trilyon dolarlık rezervi elinde bulunduran ülkeler için şu anlama geliyor; rezervlerdeki dolar cinsi tüm kıymetlerin değeri düşüyor!..
Düşünün lütfen; siz bir devletsiniz (varsayalım ki Çin), Merkez Bankanızdaki tüm kıymetler rezerv para olan dolar cinsinden ve bu kıymetlerin değeri 2 trilyon dolar iken, ABD nin güçsüz dolar politikası nedeniyle elinizdeki rezervin değeri aşağı doğru iniyor. Yani alım gücünüz düşüyor ve artık küresel ticarette kullandığınız bu para ile eskisine göre daha az mal ve hizmet satın alabiliyorsunuz.
Çin, Rusya, Hindistan gibi devlerin yanında OPEC ülkelerinin de, sattıkları petrolü dolar cinsinden satmaları nedeniyle “güçsüz dolar” politikasından etkilenmemeleri mümkün değil.

ABD kriz sürecinde bir yandan FED eliyle faizleri düşürürken, diğer yandan dolar basmaya başladı ve böylece bir taşla iki-üç kuşun canına okundu: Ülkenin astronomik dış ticaret açığı bu şekilde otomatik olarak kapandı, ABD nin dışarıya olan borçları sulandırıldı, diğer yandan düşen dolar karşısında ulusal paraları değerlenen diğer ülkeler para basmaya itildi ve o ülkelerde enflasyon harekete geçti,
Nitekim dünyanın en çok dolar rezervine sahip Çin’de son dönemde görülen enflasyon artışının temel nedeni bu.

Bretton Woods Hikâyeleri ve Keynes’in Bancor’u
Şimdi biraz geriye gidelim; 1944 Temmuz’unda, ABD deki Bretton Woods kasabası tarihi bir toplantıya evsahipliği yaptı. 44 ülkenin temsilcileri orada toplandılar ve son bir yıldır canımıza okuyan küresel ekonominin mimarisini oluşturdular.

Kasabanın ilk hikâyesi, bu toplantılardan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın ortaya çıkmış olması.
Sonraki hikâyelere aslında gerek yok; kapitalizm, yayılmacılık, şairin betimlemesiyle, “bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul”, küresel ısınma, açlık…

İşte Bretton Woods’da dünyanın ekonomik geleceğinin mimarisi tasarlanırken, ünlü iktisatçı John M. Keynes, dünyanın tek para birimine geçmesini, Bancor adını verdiği, içinde altının da bulunduğu otuz temel emtianın fiyat ortalamasına göre değeri belirlenecek bir para biriminin kullanılmasını ve IMF nin de “Dünya Merkez Bankası” gibi çalışmasını önerdi.

Keynes’in bu önerileri o günden beri sürekli tartışılıyor aslında.
Gündeme sert bir şekilde gelen “doların rezerv para statüsü”ne ilişkin son tartışma ile Keynes’in parası, yeniden tartışmaların odağı oldu.

Aslında IMF nin parası, “özel çekme hakkı” anlamına gelen SDR, bir anlamda muhasebe amaçlı da olsa, ortak para birimi gibi algılanıyor. Ancak küresel ekonominin “rezerv para” kaygısı, SDR ile giderilecek gibi değil.

Bir yandan Çin, ulusal parası Yuan’ın rezerv para olması için bastırırken, küresel ekonominin dizginlerinin Çin’in eline geçmesinden korkan diğer ülkeler de, -memnun olmasalar da- şimdilik dolar’a razı gelmiş görünüyorlar.

Ama bu durum sürgit böyle gitmeyecektir.
Bir süre sonra dünya, dolar temelli küresel ekonomiyi terk edecek.
Bu radikal dönüşüm tezimiz, “bir yıldır yaşanan küresel ekonomik krizin, insanlık için önemli dönüm noktalarından biri olduğu ve süreçle birlikte yeni dünya düzeninin oluşturulacağı” ana tezimizin doğal sonucudur.




(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2009/Kasım sayısında yayınlanmıştır.)

23 Eylül 2009 Çarşamba

Bir Ülkeyi Kredi Kartına Teslim Etmek...


Tuncay Mollaveisoğlu tarafından hazırlanan ve Cem TV. de yayınlanan Bağımsız programının bu haftaki konukları CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Esfender Korkmaz ve Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz oldu.

Ekonomideki son gelişmeleri değerlendiren CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Esfender Korkmaz, siyasi iktidarın açıkladığı Orta Vadeli Ekonomik Programı eleştirerek, programda ortaya konulan hedeflerin gerçeklerle bağdaşmadığını ileri sürdü. Ekonomik Programın halkı ve reel sektörü yok saydığını ileri süren Korkmaz; “bu program, mevcut işsizliğin daha da artmasından başka bir anlam taşımamaktadır” dedi.

Yaşanan kredi kart sorunu ve elektrik zammını değerlendiren Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz de, bankacılık sektörünün yüzde 46 sının yabancı sermaye olduğuna işaret ederek, “bankacılık sektörü ülkeyi yönetir hale gelmiştir. TBMM. nden çıkan yasalar bankacılık sektörünün istekleri doğrultusunda düzenlenmektedir. Bunun son örneğini, 5915 sayılı kredi kart borçlarının yapılandırılmasına ilişkin yasada gördük. Borcunun asgarisini ödeyen dokuz milyon dürüst kredi kart hamili görmezden gelinerek, ödeme yeteneği olmayan 875 bin kredi kart hamili için bu yasa çıkarıldı. Sonuç ortada, yasadan yararlanmak için başvuranların sayısı yüzde on civarında kaldı. Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut bu durumu bir köşe yazısında “ülkeyi, kredi kartına teslim etmek” olarak yorumladı. Ne yazık ki, durum bu değerli yazarımızın işaret ettiği gibidir. İmalat sektöründe yüzde 8 küçülme yaşanırken, bankacılık sektörü yüzde 7 büyümüştür. Bankalar asli vazifeleri olan reel sektörü finanse etmek yerine, daha karlı gördükleri bireysel tüketiciyi kredi kartına boğmakta, sonuçta milyonlarca kişi borç sarmalına girmektedir” dedi.

Bu kış, zor geçecek!
Gerek meteorolojik tahminlerin bu yıl soğuk bir kış geçireceğimizi ortaya koyması ve gerekse bütçenin yüzde 800 açık vermesi nedeniyle başta elektrik olmak üzere tüm mal ve hizmetlerin temel girdilerine arka arkaya zam yapılacak olması nedeniyle tüketicinin zor bir döneme girdiğini belirten Deniz; “elektrik, doğalgaz gibi temel girdilere yapılan ve yapılacak zamlar nedeniyle tüketicilerin harcama eğilimleri azalacak, halk daha az tüketecektir. Bunun sonucunda mal ve hizmet alımı azalacak, buna bağlı olarak üretim yavaşlayacak, işsizlik artacak ve mevcut resesyondan çıkış ihtimalimiz uzun süre söz konusu olmayacaktır. Küresel ekonomik krizde, çok yakın vadede başlaması kuvvetle muhtemel yeni dalgalanma nedeniyle halk için işler daha da zorlaşacaktır” dedi.

3 Eylül 2009 Perşembe

"Dağ Fare Doğuracak" Demiştik...


5464 sayılı Banka ve Kredi Kartları Yasasına Geçici Madde ekleyen 5195 sayılı Yasanın kredi kart borçlarının ödenmesine ilişkin getirdiği kolaylıktan yararlananların sayısının yüzde sekiz oranında olması, bu yasa çıkarken TBMM. ne çağrı yaparak; yasanın "borcunu hiç ödemeyenleri" değil, aksine asgari tutarı ödeyerek borcu öteleyenleri" kapsamasının gerekliliğine işaret edenleri haklı çıkardı.

Toplumsal gerilime yol açan kredi kart borçlarının tasfiye edilmesine yönelik son bir yıldır yapılan çağrılar üzerine harekete geçen siyasi iktidar, kredi kart boçlarının yapılandırılarak ödenmesine ilişkin çalışmasını kamuoyuna büyük müjdelerle duyurmuş, ancak hazırlanan yasa tasarısının kapsamının dokuz milyon mağdur yerine borcunu hiç ödemeyen ve ödemeyecek olan 875 bin kişi sınırlı olması, yasadan beklenen yararın sağlanamayacağını en başından ortaya koymuştu.

Öte yandan ısrarla dikkat çektiğimiz Ekim ayında küresel ölçekte yaşanması muhtemel ekonomik kriz nedeniyle bugüne kadar borcu öteleyenlerin, borçlarının asgari tutarını dahi ödeyerek ötelemeleri olanaksız hale gelecek ve toplumsal gerilime yol açan kredi kartları sorunu ülke ekonomisinin kırılma noktalarından birini oluşturacaktır.




18 Ağustos 2009 Salı

Roubini’den Neyim Eksik Abi?..

9 Şubat tarihli makalemizde; “Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum. Bu algılamam hiç değişmedi” diyerek,
22 Şubat tarihinde kendimizce son noktayı koymuş ve “yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik. Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek” iddiasında bulunmuşuz.

Bu kadar iddialı, afili tespit ve öngörülerin ardından Nisan ayı ile birlikte dış piyasalarda toparlanma belirtilerinin görülmeye başlaması, içeride de USD kurunun düşüp İMKB nin coşmaya başlaması ve nihayetinde küresel krizi bilen adam olarak anılan Nouriel Roubini’den Obama’ya kadar hemen herkesin “dibi gördük, artık bundan sonrası selamet” söylemleri arasında, okurlarımızın ve yakın dostlarımızın istihza dolu takılmalarına göğüs germiş biri olarak, ekonomi kâhinliği misyonumuzu (!) devam ettirip Ekim ayında küresel ekonomik sıkıntıda yeni bir döneme girileceği iddiasında bulunuyoruz.

“Dibi Gördük” mü?
Nitekim biz bu makaleye çalışırken, coşmuş piyasalar birden bire süt dökmüş kediye döndü ve gerek açıklanan veriler ve gerekse finans piyasalarında oluşan değerler, bahar havasının sona erdiğine dair ipuçları vermeye başladı.

“Dibi gördük” olarak bizlere yansıyan söylemlerin satır araları dikkatlice okunduğunda temel olarak dile getirilenin “dibi gördük”ten çok “kötüye gidiş hızı yavaşladı” olduğu çok açık.
Nitekim “aman ne güzel, kriz bitti” dedirten uluslararası ve ulusal tüm ekonomik verilerin hala negatif olduğu, sadece negatif seyir hızının azaldığı bir gerçek.
Özellikle Çin’in Temmuz ayında açıklanan yıllık bazdaki ithalatındaki yüzde 14,9 oranındaki düşüş, küresel ekonomik sıkıntının dibinin hala görünmediğinin habercisi sanki…
Ardından ABD. de banka iflaslarının birkaç gündür devam ediyor olması da, iyimser adamlar topluluğunda şaşkınlık oluşturmuşa benziyor.

Kaçamayan, Şimdi Kaçacak…
Ülkemizde ise, hangi perspektiften bakılırsa bakılsın, Eylül ayında başlayan süreçte İzlanda, Macaristan, Pakistan gibi ülkelerden daha az etkilendiğimiz açık.
Bunda, kriz öncesi ülkemizde bulunan sıcak paranın “stop loss” diyememesi ve ulusal piyasalardan çıkamamasının etkisi olduğunu düşünüyoruz.
Şu anda kriz öncesi ülkemizde bulunan ve kriz sürecinde ülkemizden çıkmayı başaramayan sıcak paranın, Nisan ayı ile birlikte başlayan bahar havasını arkasına alarak ulusal piyasalarda pozitif değerleri zorladığı ve “kriz bitti” algısını oluşturmaya çabaladığı bir gerçek.
Piyasa oyuncularının “keriz silkeleme” dedikleri bir operasyon gibi görünüyor gözümüze. Eylül ayından itibaren piyasalardan ve dolayısıyla ülkemizden çıkamayan sıcak para, bu operasyon ile daha olumlu koşullarda ülkemizden çıkmaya hazır hale gelmeye çalışıyor sanki…

Öte yandan seyir hızını azaltsa da negatif rakamlara sahip işsizlik, kapasite kullanım, ithalat-ihracat, cari açık ve benzeri göstergelerimiz alarm seviyesini koruyor.
Siyasi iktidarın önlemler paketi sadedinde uygulamaya koyduğu ÖTV indirimlerinin sonu gelince, otomotiv başta olmak üzere, geçici süre için ÖTV indirimi yapılan sektörlerde satışlar yeniden bıçak gibi kesildi.
Yaklaşan Ramazan ayı, okulların açılması, kış dönemi gibi normal koşullarda da, ülke ekonomisinde hafif sallantılara neden olan dönem kapıda.

Talep Azalacak, İşsizlik Artacak
Ferdi borç stokunun eritilmesine yönelik olarak siyasi iktidar tarafından çıkarılan kredi kartı, öğrenci kredisi ve benzeri borçların yapılandırılarak tasfiyesine ilişkin yasalardan yararlanma oranı da, beklenenin gerçekleşmeyeceğini gösteriyor.
Yani hane halkı hala borçlu kalmaya devam ediyor.
Hane halkının borç stokunun olduğu gibi durduğu bir ekonomik düzende, tüketimin yani talebin azalmaya devam edeceği bir gerçek. Talep azalması da, ekonominin o bildik kuralı gereği “arz”ı, yani üretimi azalacaktır.
Bu demektir ki, hız kesmiş görünen işsizlik rakamları başta olmak üzere göstergeler yeniden baş aşağı uçmaya devam edecektir.

Eh, bu noktada küresel zeminde ekonomik sıkıntının bitmediği ve sonbahar (hatta nokta atışı yapalım Ekim ayı) ile birlikte krizde yeni bir olumsuz döneme girileceği öngörümüz gerçekleşirse; bu durumda, önceki süreçte diğer ülkelere göre bizi daha az etkilemiş olan ekonomik sıkıntıdan hayli ve belki de en fazla etkilenen ekonomilerden birisi olmamız işten bile değil.

Hadi bir miktar daha moral bozmaya devam edelim; Avrupa Birliği’ndeki geleceğe yönelik olumsuz beklentiler, bizdeki “açılım” süreci, İran’da yaşanan ve ne olduğunu kimsenin anlayamadığı gelişmeler, Obama ile birlikte değişim sinyalleri veren ABD politikasındaki projeksiyonların ne olduğunun sadece proje sahiplerince bilindiği bir ortamda, küresel ekonomideki gidişatın bu gelişmeler doğrultusunda belirlenmemesi mümkün değil.
Bu durumda baştaki sözümüze dönerek, “dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek” tespitimizi hatırlayıp tarihe tanıklık etmeye devam edeceğiz.

Sahi, çare ne?
O bizim işimiz değil elbette.
Orta yerde Roubini, Ali Babacan, Mehmet Şimşek dururken, bu konuda ahkâm kesmenin bize düşmeyeceğini, herhalde takdir edersiniz…

15 Mart 2009 Pazar

seçim sonuçlarını açıklıyoruz

Yanılmıyorsak fıkra şöyleydi; Sovyetler Birliği döneminde iki Rus sohbet ediyormuş. Biri; “duydun mu, seçim sonuçları çalınmış” demiş. Diğeri; “desene yandık, seçimler tekrarlanacak” diye cevaplamış. Öteki; “yok yok” demiş; “buna gerek yok, çalınanlar gelecek seçimin sonuçlarıymış.”

Önümüzdeki yerel seçimler de, yukarıdaki fıkraya benzer şekilde, adrese teslim bir seçim olacak. Seçimin sonuçlarını kestirebilmek için fal bakmaya gerek yok. Son gelişmeleri tek bir fotoğraf halinde görebilirsek, seçimden kimin ne kadar oy alacağını tahmin etmek oldukça kolay.

Bakalım puzzle’ımızda neler var?

Türkiye küçülüyor, yoksullaşıyoruz.Bütün dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik kriz yaşanıyor. Kriz öyle derin ki, geçtiğimiz
yazılarda vurgulamaya çalıştığımız gibi, dünya düzenini değiştirecek cinsten.

Bu durumun ülkemizi etkilememesi mümkün değil. Zaten son dört-beş aylık tüm göstergeler ülkemizde de, krizin buram buram yaşandığını gösteriyor.

Bu noktada temel referans alacağımız gösterge, ülkemiz ekonomisinin hızla küçüldüğünü gösteren rakamlar. Nüfusu her yıl artan bir ülkenin, gelişebilmesi için nüfus artış hızından daha fazla ekonomik büyümeyi gerçekleştirmesi gerekirken, küçülüyor olması; bu coğrafyada yaşayanlar için sağlık, eğitim gibi duyarlı hizmetlere erişmede yoksunluk, işsizlik, yoksulluk ve mutsuzluk anlamına geliyor.

Halkı kendi yönetiminde iken yoksullaşan, arkadan gelen gençlerine eğitim ve iş olanakları sağlayamayan bir siyasi iktidarın seçimlerden galip çıkması mümkün müdür?
Tarih böyle bir kayda sahip değil. Kendi yönetiminde iken, halkı mutsuzlaşmaya başlayan iktidarın -ister kendi beceriksizliği ve kötü yönetiminden kaynaklansın, isterse kendi kusuru olmasın- ilk seçimleri oy kaybetmeden tamamlaması ve hatta yönetimden uzaklaşmasını gerektirecek durumun ortaya çıkmaması mümkün değil.

Yani puzzle’ın ilk parçası hazır; yerel seçimlerde mevcut siyasi iktidarın bu koşullarda, iktidarının sorgulanmasına yol açacak denli büyük oy kaybına uğraması gerekiyor.

Ortadoğu ve Yerel SeçimlerPuzlle’ın ilk parçası, siyasi iktidarın önümüzdeki yerel seçimlerde yüzde kırk yedi oranından hayli uzakta bir oy alacağına işaret etse de, önümüzdeki yerel seçimlerdeki oy dağılımını belirleyecek unsur bu değil.

Her şeyden önce şunu açık yüreklilikle kabul etmek gerekir ki, tüm seçim sonuçları dünya dengeleri, daha doğrusu dünyanın gidişatını belirleyenlerin tercihleri ile uyumlu olmak durumunda. En iyimser yaklaşımla iletişim ve küreselleşmenin geldiği bu noktada, oy kullanacak seçmenin iradesine etki etmek hiç de zor değil.

Bu kabulden yola çıkarak dünya dengeleri bakımından değerlendirdiğimizde, mevcut siyasi iktidarın tek başına devamının dengeleri belirleyenlerce tercih edildiğini görmek mümkün. Özellikle bugüne kadar yandaş siyasi iktidarlar, darbeler, para ve savaşla Ortadoğu’da arzu ettiğini bulamayan ABD. bakımından, bu coğrafyada “Osmanlı’nın Torunu” edası ile iş tutmaya çalışan Davos kahramanlığının, tercihe şayan olduğu açık.

Aslı astarının, hatta gerçekten varolup olmadığından bile pek emin olamadığımız Büyük Ortadoğu Projesi eğer varit ise, bu projenin realizasyonu için ya da en azından ABD. politikaları ile uyumlu bir Ortadoğu’nun oluşturulması için bu coğrafyada yaşayan halkın gönlünde, korku ile karışık derin bir saygı ile yer alan “Osmanlı’nın Torunu”nun çok iş göreceği, ABD. bakımından maliyetleri azaltacağı açıktır.

Bu durumda mevcut iktidarın devamı için yerel seçimlerde yüzde kırktan az oy almaması gerekiyorsa, bu sonucun sağlanmasına yönelik her türlü tedbirin alınması, bu tercih sahiplerince işten bile değil.
Ne yapılır; seçime iki hafta kala doların fiyatı önce şöyle bir zıplatılır, millette bir panik oluşturulur, ardından “IMF., Türkiye’nin koşullarını kabul etti” haberi ile Türk halkına; “helâl olsun Tayyip’e, Davos’tan sonra, IMF. ye de postasını koydu” dedirtilir, tabi bu durumu desteklemesi için doların fiyatı yine hızla aşağı çekilir, bu arada birilerine “erken seçim kapıda” dedirtirlir, böylece halkın “aman, erken seçim bu krizde bizi mahveder” diye düşünmesi sağlanır, falan filan…

Puzzle’ın ikinci parçası, ilkinin aksine mevcut siyasi iktidarın yerel seçimler, iktidarının sorgulanmasını gerektirmeyecek bir oy kaybı ile bitireceğini gösteriyor.

Puzzle’ın diğer küçük parçaları da bu tezi doğruluyor; şimdiki iktidarın en büyük şansı, muhalefet adına karşısında şimdiki ana muhalefet partisinin olması. Bu ana muhalefet partisi ile rakip olarak seçime girip kazanmamak neredeyse imkânsız…

Ve nihayet, ekonomik krizin oluşturduğu kaos ortamında, tozdan, dumandan göz gözü görmüyorken, ekonomik kriz sürecinde aklı başında hiçbir yaklaşım getiremeyen diğer siyasi partilerin ortaya çıkması mümkün değil. Vatandaş bu kaosta ne olduğunu bilmediği, hangi çözüm paketi ile ekonomik kaosu alt edeceğini göremediği yeni bir siyasi parti ile dans etmek yerine, mevcut siyasi iktidar ile son tangosunu yapmayı tercih edecektir.

Her ne kadar yerel seçimler merkezi iktidarı belirlemez diye birileri masal anlatsa da, mevcut siyasi iktidarın yerel seçimlerden yüzde kırkın altında bir oy alması halinde, iktidarının meşruluğunun tartışmaya açılacağı, erken seçim söylemlerinin gündeme geleceği açıktır.

Eh bu kadar kenardan dolaşmak yeter.
Seçim yasakları başlamadan seçim sonuçlarını açıklayalım istedik; göreceksiniz bu yerel seçimlerde mevcut siyasi iktidar en az yüzde kırk oy alacaktır.
Var mısınız iddiasına?..

8 Mart 2009 Pazar

dehşetengiz bir feda hamlesi...

Geçtiğimiz günlerde, küresel ekonomik krizin seyrinde ilginç gelişmeler yaşandı. Başta Macaristan ulusal parası Forint olmak üzere birçok Doğu Avrupa ülkesinin para birimleri, Amerikan Dolarına karşı büyük değer kaybına uğradı. Öyle ki, bazı Doğu Avrupa para birimlerindeki değer kaybı iki katına çıkmış durumda.

Öte yandan bu ülkelerdeki finans sektörü de kırmızı alarm veriyor. Bankaların verdikleri kredilerdeki geri dönmeme oranı yüzde otuzlara dayandı.

Doğu Avrupa ülkelerinin birçoğu aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi.
Dolayısıyla bu ülkelerde yaşananlar, Avrupa Birliği’ni yakından ilgilendiriyor. Dahası kırmızı alarm veren Doğu Avrupa bankacılığının, Avrupa Birliği’nin diğer ülkelerindeki bankaları tarafından finanse edildiği, Doğu Avrupa bankalarındaki mevcut kredi riskinin yüzde altmış sekizinin Batı Avrupa Bankalarına ait olduğu gerçeği, bu durumun “yakından ilgilendirme”nin ötesinde, Avrupa Birliği’nin varlığı ve sürdürülebilirliği konusunu ister istemez tartışmaya açıyor.

Bu tartışmayı yaparken, geçtiğimiz hafta yapılan AB. liderler toplantısında, birlik üyesi Doğu Avrupa ülkelerindeki finans sisteminin çöküşünü engellemek için gerekli olan yüz altmış milyar Euro’luk talebin üstünkörü görüşülerek, olumsuz yanıtlanmasına ilişkin gelişmeyi dikkate almakta yarar var.

Liderler yüz altmış milyar Euro’luk yardım paketini red ederken, acaba neyi düşündüler?
Büyük olasılıkla yaşanan büyük kriz ortamında verilecek bu yeni kaynağın yarar getirmeyeceği ve paranın Doğu Avrupa finans sisteminde batacağını hesapladılar.
Bu kararla sallantıda olan Doğu Avrupa finans sisteminin ipini çeken liderlerin aslında Avrupa Birliği’nin geleceği ile ilgili önemli bir tercihte bulundukları ve kendilerinin de bunun farkında olmamaları mümkün müdür?
En azından bu kararın, Avrupa Birliği’nin Doğu kanadının feda edilmesi anlamına geldiği hesaplanmamış mıdır?
Liderlerin hesabı; Doğu’nun feda edilerek, Birliğin kalanının kurtulması mıdır?

Avrupa Birliği’ne ilişkin bu yazımız kapsamı dışında okunması dileği ile;
-AB. nin “ortak” ve “açık” pazar anlayışını önceleyen, bir miktar Keynesçi politikalardan etkilenmiş sosyal demokrat yaklaşımın bir projesi olduğunu,
-Zamanla bu sosyal demokrat politik yapılanmanın yerini neo-liberal yaklaşımların aldığını,
-“Aydınlanma”nın ilk çocuğu “liberalizm”, ikinci çocuğu “sosyalizm”in ardından bizim son çocuk olarak bildiğimiz “kapitalizm”in de, yaşanan krizle birlikte tarihe gömüldüğüne ve ortalarda dördüncü çocuk olduğunu iddia eden "faşizm" isminde bir veletin dolaştığına işaret etmekte yarar var.

Yazımızın kapsamına dönersek, “kriz okumaları” konsepti ile üç haftadır
yazdıklarımızda sorular sorduk. Sorulara devam ediyoruz; Avrupa Birliği’nde son perde mi başladı?

2 Mart 2009 Pazartesi

sosyalizm geri gelecek

Bu iddia bana ait değil.
Küresel ekonomik krizin bir türlü sona erdirilememesi ve bu süreçte ağırlıklı olarak finans şirketleri ve bankalara, “mali yardım” adı altında el konulmasını, bir tür devletleştirme olarak yorumlayan düşünce sahiplerinin tezi böyle.

Yazılarında;
“yaşanan ekonomik krizin mevcut dünya düzeninin bir başkası ile el değiştirmesi veya dönüştürülmesi sürecinin ilk kırılma noktası” olarak gören ve “yerle bir olan ekonomi mimarisi yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edileceği “savındaki biri olarak, sosyalizmin yeniden neşvünema bulacağı iddiasına kayıtsız kalmak mümkün değil.

Öyle ya;
-yaşanan olağanüstü bir süreç ise,
-bu olağanüstü süreçte var olan tüm ekonomi mimarisi yerle bir oluyor ise,
-bu süreci kendi kanalında durdurmak, onarmak, geri çevirmek falan mümkün olamıyorsa,
-her şeyden önemlisi başta finans şirketleri ve bankalar olmak üzere zarar eden bir çok firmaya devlet hazinelerinden çeşitli adlar altında kaynak sağlanıyor ve karşılığında düpedüz o şirkete kamu ortak oluyorsa, yani -bildiğimiz lisanda diyelim- devletleştirme süreci söz konusu ise, tarihte hak ettiği yeri alamamış Gorbaçov ve Berlin Duvarı ile simgeleşen sosyalizmin bitişini tekrardan gözden geçirmekte ve “sosyalizm geri gelecek” tezini dikkate almakta yarar olabilir.

Lenin, Stalin, Varşova Paktı derken bir yüzyılı kapitalizm-sosyalizm çekişmesi ile geçiren insanlık, sosyalizmin bitişini pek de hakkını veremeden yaşadı. Doğu Bloku ülkelerinde Polonya ile başlayan “sosyalizmden kaçış” süreci ile dünyada ağırlıklı olarak uygulanan tek ekonomi modeli kaldı; liberal kapitalist ekonomik model.

Şimdi bunun sonuna gelindi ise, yeniden sosyalizmi ve giderek komünizmi, üstelik geçmiş bir yüzyıllık deneyimi de ilave bir kazanım olarak görerek, yeniden denemek ister mi insanlık?

Pratize edilmiş halini esas almak kaydıyla sosyalist yönetim biçiminin insan fıtratına aykırı olduğuna olan inanç ve değerlendirmemiz nedeniyle bu “yeniden denemenin” olmayacağı, en azından deneme yapılsa bile denenecek olanın sosyalist yönetim biçimi değil, farklılaştırılmış, karma yani mutant bir yönetim biçimi olacağı düşüncesindeyiz.

İnsanlık yeni üretim yöntemi, paylaşım yöntemi arayışlarında, bir geri adım atıp 1917’de başlayan sosyalist pratiği hatırlamak isteyebilir. Ancak yaşanan dert o denli büyük ki, iyileştirilmiş sosyalist yönetim pratikleri bile derman olmayacak, o yepyeni “etken madde” ile şekillenecek yeni dünya düzeni süreci, hız kesmeden yoluna devam edecektir.

22 Şubat 2009 Pazar

godot'yu beklerken...

Bir önceki yazıya, “TÜİK., sanayi üretim rakamlarını açıkladı. Aralık ayında sanayi üretiminde yüzde 17,6 lık düşüş var. Önümüzdeki günlerde açıklanacak işsizlik verileri de, sanayi üretimindeki bu rekor düşüşe paralel olacak muhtemelen” diye başlamışız.

Kötü haber geldi.
2008/Kasım ayı işsizlik rakamları, hepimizi hop oturtup-hop kaldıracak cinsten. Daha krizin ilk dönemi sayılan Kasım ayında işsizlik oranı yüzde 2,2 artarak, yüzde 12,3 olarak gerçekleşmiş. Yani Türkiye’de 2 milyon 995 bin kişi, Kasım itibariyle işsiz.
Yaklaşık 3 milyon kişinin işsiz olması demek; 3 milyon hanede ortalama 12 milyon kişinin işsiz olması anlamına geliyor. 3 milyon kişi kısa vadede iş edinemezse; kredi kart borcunu, kredi borcunu artık ödeyemeyecek, okula giden çocuğunun giderlerini, evinin gıda gereksinimini karşılayamayacak demektir. Yani 12 milyonluk bir nüfus alışveriş yaşamından çekilecek.

Bunun iktisat kurallarına göre anlamı açık; talebin 12 milyonluk potansiyel bakımından bir o kadar düşmesi, düşen talep nedeniyle arzın, yani üretimin azalması ve dahi yine en başa dönersek, sanayi ve hizmet üretiminin azalması, işyerlerinin kapanması, işsizliğin daha da artması…

İktisat aslında iç içe geçmiş dairelerin oluşturduğu veya birbirini tetikleyen “durum”ların oluşturduğu bir alan.

Bizim son tablomuz ne yazık ki, -adına ister resesyon deyin, ister başka bir şey- bu döngüye girdiğimizi gösteriyor. Bu döngüde, başladığımız yere gelebilsek ne iyi. Bu döngü başladığı yere tekrar gelmiyor, başladığı yerin hizasında, ama daha negatif bir noktaya gelip yoluna devam ediyor.

Bu durumun sadece biz farkında değiliz, bizi yönetenler, bizden önce bu durumun ayırdındadırlar şüphesiz.
İyi de, niye o zaman gereken önlemleri almıyorlar?

Sadece bizim yöneticilerimiz değil, dünyada ekonominin direksiyonunda oturan bütün sorumlular bu konuda hiçbir şey yapamıyorlar. Akıllara gelen, iktisat biliminin kabul ettiği tüm önlemler peşi sıra alınsa da, alınan önlemin oluşturduğu iyimserliğin sona ermesi için birkaç gün, hatta bazen birkaç saat dahi yetiyor.

Nereye kadar gidecek bu iş? Sonumuz ne olacak? Açlıktan birbirimizi mi yiyeceğiz?

Asla!
Yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik.

Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek.

Ancak ne yazık ki, şu anda dünya coğrafyasını paylaşanlar bu yeni mimarisinin inşa edildiğini göremeyecekler. Bizler sadece mevcudun yıkılmasının tanıklarıyız. Belki bir sonraki kuşağımızdan itibaren yıkılan mimarinin yerine inşa edilecek olana karar verilmiş ve yapılandırılmaya başlanmış olacak.

Bizler ne yapacağız peki?

Sanırım, ömrümüzü Godot’yu bekleyerek tamamlayacağız.

9 Şubat 2009 Pazartesi

gidişat gerçekten kötü...

TÜİK., sanayi üretim rakamlarını açıkladı. Aralık ayında sanayi üretiminde yüzde 17,6 lık düşüş var. Önümüzdeki günlerde açıklanacak işsizlik verileri de, sanayi üretimindeki bu rekor düşüşe paralel olacak muhtemelen.

Sonuç, gidişat kötü, gerçekten kötü..

Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum.

Bu algılamam hiç değişmedi. Bu konudaki düşündüklerimi paylaştıklarımın beni aşırı karamsar, fazla ütopik, abartılı bulmalarına rağmen aradan geçen beş ayın sonunda algılamam değişmediği gibi kuvvetlenerek daha açık ipuçları vermeye başladı.

Krizin yaşanmaya başladığı günden bu yana neredeyse tüm ekonomi yönetimleri, ardı ardına önlemler paketleri açıkladılar ve uyguluyorlar.İktisat biliminin tüm çözümleri uygulandı neredeyse. Ama sonuç olumsuz. Küresel ölçekte büyük bir daralma, işsizlik, finansal mimarinin dibine yerleştirilmiş “güvensizlik” dinamiti…

Yukarıda yazdığım karamsar algılamanın sahibi olarak, alınan önlemlerin çözüm getirmeyeceği, küresel ekonomik krizi sona erdirmeyeceği görüşündeyim. Öncelikle yaşananın bir “küresel ekonomik kriz” olmadığını kabulle işe başlamak gerek kanısındayım. Yaşanan, mevcut dünya düzeninin bir başkası ile değiştirilmesi veya dönüştürülmesi sürecinin ilk kırılma noktasıdır.

Şimdi bu “kabul”le başlarsak, düşüneceğimiz çözümler de mevcut uygulamalardan farklılaşacaktır.
Eh, bu "kabul" sahiplerinden biri olarak, bundan sonrasının epeyi zevkli olacağına bahse girerim. Gözlerimizi kapatıp önümüzdeki yıllarda bizi nasıl bir dünya düzeninin beklediğini hayal etmeye başlayabiliriz.