akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2019 Cuma

Dile düştü mü...

Yerel veya genel, seçimlerde benim Türkiye ortalamam İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana ve Antalya’dan oluşuyor. Son yerel seçimde de, bu altı ili izledim.

Dikkat kesildiğim başka bir gelişme ise, Gül/Babacan/Davutoğlu kaynaklı yeni parti girişimiydi. Seçim sürecinde, bu parti çalışmalarının seçim sonuçlarına göre nasıl şekilleneceği, düşünmeye değer bir soru oldu.

Sonuçları biliyoruz, bu altı ilden Bursa hariç diğer büyükşehir belediye başkanlıkları muhalefete geçti.

Sonuçların, hele ki 24 Haziran yenilenen İstanbul seçimlerinin sonucu da belli olduktan sonra yeni parti girişimi hız kazandı.

24 Haziran sonucunun ağırlıklı olarak gündemi meşgul ettiği günlerde yeni sorum, yeni parti girişiminin bir erken genel seçimi tetikleyip tetiklemeyeceği oldu.

AKP’nin kurucuları ve ağır toplarının ayrılıp yeni parti kurma çalışmaları özünde ince hesaplama, cesaret ve kararlılık isteyen bir hamle. Bu yola girildiği ortaya çıktığına göre, "ince hesaplama, cesaret ve kararlılığın" girişimin sahiplerinde var olduğunu kabul etmek gerekir. Buradan yola çıkarak, sonbahara doğru bu girişimin netleşeceği ve büyük olasılıkla partileşeceği varsayımını da eklediğimizde, zamanında yapılacak bir genel seçim olasılığının azaldığı da kendini belli ediyor.

Gerek yerel seçim sonuçlarının etkisinin sürdürülmesi, gerekse böylesi büyük bir siyasi hamleyi yapanların Erdoğan’ın karşı hamlelerini yapmasına fırsat vermek istemeyecekleri ve en önemlisi hayli ağır seyreden ekonomik sıkıntının seçim sonuçlarına olan tartışılmaz etkisinden yararlanmak isteyecek olmaları, Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinin zamanında yapılmayacağını, büyük olasılıkla 2020 sonbaharında erken seçime gidileceğini ortaya koyuyor.

Bunları düşünürken, çok geçmedi; Temmuz ayının ortalarında "erken seçim olur mu" sorusunu sormaya başladı herkes...

Yukarıda yazdığım varsayımlar, kabuller ve öngörülerin hepsi çöpe gitti bir anda. Hiçbirine gerek kalmadı.
Bir ülkede erken seçim sözü dile düştü mü, seçimlerin zamanında yapılması olasılığı ortadan kalkmış demektir.
O ki, en geç 2020 sonbaharında erken genel seçim için oy vermeye gidecek olmamız artık sürpriz olmayacak.

Şimdilerde yeni zihin eğlencem, "İmamoğlu da, Gül/Babacan girişiminde yer alır mı" sorusuna çok seçenekli yanıtlar üretmek...

24 Nisan 2015 Cuma

Dolardaki Artışın Bedeli Henüz Ödenmedi

25 Nisan 2014’de, yani tam bir yıl önce 1 dolar almak için 2,13 TL. vermek gerekiyordu.
Bugün, yani 24 Nisan 2015’de aynı doları almak için 2,72 TL. harcamak gerekiyor.
Yani ulusal paramız bir yılda, yüzde 27,69 oranında değer kaybetmiş durumda.

Çok değil altı ay öncesine gidelim; 24 Ekim 2014’de 1 dolar almak için 2,23 TL. ye gereksinim vardı. Yani altı aylık devalüasyon oranı yüzde 21,97. Bu rakamı yıllık bazda düşünürsek, yüzde 44’lük bir değer kaybına işaret ediyor.

Ulusal para biriminin yabancı paralara karşı değer kaybının beklenen en önemli sonucu, ülkemiz gibi cari açık sorunu bulunan bir ülkede ödenecek dış borç miktarının artması, sermaye ürünleri, enerji ve teknoloji ithalatını pahalılaştırması sonucunda fiyatlarda artış ve sonuçta enflasyona yol açmasıdır.
Yani bir ülkenin ekonomisini yönetenler için arzu edilmeyen durum…

Sakin Dolar’a ne Oldu?
Onüç yıllık AKP yönetiminde, iktidarın ilk yıllarındaki 2001 krizinin devam eden etkisi, Irak Savaşı, sonuncusu 2008’de yaşanan irili-ufaklı birkaç küresel kriz dışında, dolar fiyatı genellikle sakin bir salınım içindeydi. Bu dönem yaşanan kur artışındaki hız, hiçbir dönemde yaşanmadı. Kurdaki artış hızının yanında daha önemlisi, bu sürecin devam edeceğine ilişkin beklenti. Şimdiden kurun 2,80-3,00 TL. olacağına yönelik endişeli beklentiler ifade edilmeye başlandı.

Beklentiler gerçekleşir ve kısa dönemde bu hızla paramız değer kaybetmeye başlarsa, ekonomideki bozulma gitgide derinleşecek, yaşam pahalılaşacak, yoksullaşma artacaktır.

Çaresizliğin Yeni Adı: Merkez Bankası
Ulusal paranın değerini, ekonominin selâmeti yönünde korumak için Merkez Bankası’nın devreye girmesi, elindeki silahlarla bu artışın önüne geçmesi gerekiyor.

Merkez Bankası’nın elinde iki temel silah var:
-Kasasındaki doları piyasaya sürüp kuru düşürebilir.
-Faizi arttırıp yabancı paranın ülkemize gelmesini sağlayabilir.

Merkez Bankası’nın son dönemde piyasaya dolar sürme, yani kasasındaki doları satmaya yönelik birkaç girişimi oldu. Ancak bu hamleler sonuç vermedi ve kurdaki yükseliş devam ediyor.

Merkez Bankası’nın diğer silahını kullanıp faizi arttırması ise, Cumhurbaşkanından iktidarın tüm aktörlerine kadar, ağır eleştirilerle engellendi. Bırakın faizin artması, faizin düşmesi için Merkez Bankası üzerinde yoğun baskı uygulanıyor. Son yapılan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısında da, faizlerin aynen kalmasına karar verildi. Haliyle toplantıdan faiz artırımı kararı çıkmayınca, kurdaki hararet de artmaya devam etti.

Olağanüstü bir toplantı olmazsa, 7 Haziran seçimlerine kadar 20 Mayıs 2015’de gerçekleştirilecek bir tane Para Politikası Kurulu toplantısı var. Kurulun, iktidarın faiz konusundaki bu baskısının devam edeceği varsayımıyla bu toplantıda da faiz artırımına yönelik bir hamle yapması olanaklı görünmüyor. Bu durumda, Haziran seçimlerine kadar doların 3,00 TL ve üzerinde bir seviyeye gelmesi hiç de sürpriz olmayacak.

Faiz İnadının Sırrı
Peki tüm bu ekonomik gerçekler ortada iken, iktidarın faiz konusundaki bu katı ve baskıcı tutumu niye?
Akla gelen ilk önemli neden, mevcut iktidarın “faizin haram olduğu”na ilişkin inanç sistemine sahip kişilerden oluşması.
Bunu geçelim. Bu söylemin gereğini yeryüzünde yapabilecek hiçbir yönetim şu anda yok.
Faizsiz sistem diye yutturulmak istenen politikalar da, sistemin isminin değişmesinden öteye gitmiyor.

İktidarın faiz konusundaki bu tutumunun temel nedeni, yaklaşan genel seçimler.
Şunu tespit etmek gerek; AKP muhafazakâr orta sınıf, kendi dönemlerinde yükselişe geçen Anadolu burjuvazisi, bir tutam KOBİ’ler, esnaflar ve hepsinin üzerinde inşaat baronlarına sırtını dayamış durumda. İktidarın sınıfsal dayanağı bu olunca, her seçim döneminde bu sınıfların tatmin edilmesi gerekiyor. (*)

Sayılan bütün bu sınıfların hareketli olabilmesi, ülkede faizlerin düşük olması ile olanaklı. Faizlerin artması, “inşaat” konusunda tarihin hiç görmediği bir iktidara sahip siyasal ve sınıfsal katman için en istenmedik durum olsa gerek. Yine faizlerin bırakın artması, daha da düşürülmesi, yükselen Anadolu burjuvazisinin, KOBİ’lerin, bir kısım esnafın düşük maliyetlerle borçlanabilmesinin tek yolu.
Dolayısıyla iktidar, dayandığı sınıfları mutlu etmek ve sonuçta genel seçimlerden başarı ile çıkabilmek için faiz artışına giden tüm yollara bariyerler kurma gayretinde.

Bu gayretin sonu ne olur; seçimden belki yine tek başına AKP iktidarı çıkacaktır.
Ama 8 Haziran sabahında yeni yönetimin önünde yıllık yüzde 44, belki yüzde 60’lara dayanmış devalüasyon, başta gıda olmak üzere yaşamsal harcamalarda rekor artışlar ve yükselen enflasyon rakamları olacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Ve yine kuşku duymamamız gerekenlerden biri de, Haziran sonrasında kemerlerimizde yeni delikleri açmak zorunda kalacağımızdır.

(*) Taner Timur, AKP'nin Önlenebilir Karşı Devrimi, Yordam Kitap, İstanbul, 2014, sayfa 157-158.

3 Haziran 2012 Pazar

TT Arena Çimlerinde Retorik...

Merak etmeyin, bu makalede yazacaklarımla Galatasaray’ın borsadaki hisse senetlerinin fiyatı üzerinde etkim olmayacak.
Ümidim, belki toplumun muhalefet tarafında olanlarının, dahası sivil toplum örgütlerinin kulağına kar suyu kaçırabilmekte…

Soru şu; son bir-iki yıldır, 1 Mayıs’lar dışında bir araya gelen, bir şeyler söyleyen, iddia eden, haykıran insanların sayısı birkaç elin parmaklarını geçiyor mu?
Onlarca konuda, onlarca konudan rahatsız olan onlarca muhalefet grubu, dernek, örgüt, hatta siyasi parti mensuplarının yaptıkları eylemlere, basın açıklamalarına, imza kampanyalarına, protestolarına kaç kişi katılıyor?
Hepsini geçin, toplumsal sözleşmemiz olan Anayasa yeniden yazılırken, ülkenin dört bir yanındaki toplantılara kaç kişi gidip ne istediğini söylüyor?

Sokaklar Boş
Sivil toplum hareketliliğini yakında izleyen biri olarak net olarak iddia ediyorum ki, son genel seçimlerden bu yana, sokakta toplanan insan sayısı elliyi, (hadi iyimser olayım) yüzü, yüzelliyi geçmiyor.
Ana muhalefet partisinin, İstanbul gibi metropolde gerçekleştirdiği il kongre toplantısına birkaç bin kişinin katıldığı anımsanırsa, sokakta toplanan insan sayısına ilişkin öngörümün, hiç de yabana atılmaması gerektiği sonucuna varacağınıza eminim.

Yaşamsal konularla ilgili derin toplumsal rahatsızlıkların dile getirildiği iddiasındaki eylemlilik veya devinimlerin içinde olan insan sayısının azlığı dikkat çekici ve sorgulanmaya muhtaç değil mi?

Yurttaş Yaşamından Memnun
Kısa yoldan çözelim, demek ki dile getirilen rahatsızlıkları hisseden yurttaş sayısı gerçekten zannedildiği kadar değil.
Ya da bu ülkenin kahir çoğunluğu yaşamından çok memnun.
Müthiş Bir Hamle
İşte bu noktada, bana göre siyasi tarihimizin en akıllı hamlesini AKP yaptı.
İstanbul İl Kongre toplantısını devasa bir stadyumda yapmak, bu stadyuma yüzbin kişiyi toplayacağını iddia etmek ve bunu da gerçekleştirmek, içinde bulunduğumuz dönemin ileride yapılacak analizlerinde kullanılacak en önemli argümanlarından biri olacak.

Bu hamle ile AKP şunu diyor.
Kime diyor? Bir şeyleri protesto eden, muhalefet eden, “aman ülke elden gidiyor” diyen, “eyvah ekonomik kriz derinleşti, battık” diye dövünen, insan haklarının olmadığını iddia eden, sendikal mücadele veren, onu diyen-bunu diyen herkese…
Ne diyor? “Boşuna kendinizi yormayın. Elli kişiden fazla taraftar bulduğunuzda, ülkenin kaderini değiştireceğiz havasına girmeyin, on yıldır iktidarda olan bir parti olarak, biz toplantı yaparsak, yüzbin kişiyi bir çırpıda toplarız. Halep orda ise, arşın burada…”

İl Kongresini TT. Arena’ya taşımak kararını almak ve kongreyi orada yapmak, bunu demek değilse, nedir?

Sivil Toplum için Yeni Bir Öykü
Kuşatıcı olmadığı, yalnız kaldığı, belki kadroculuktan-belki eskimiş modelleri kullanmasından ardına düşenlerin birer birer ayrıldığı sivil toplumumuz için yeni bir öykü gerek.
Toplumun haksızlığa dair itiraz damarını canlı tutacak, bir araya gelmesini sağlayacak yeni öykülere gereksinim var.
Var da, kim yazacak bu öyküyü?
Dipnot: Makalenin başlığındaki RETORİK sözcüğü, orada öylesine yalnız başına kalıvermiş. Bırakın kalsın. Ya da çok merak edenler, buyursun Başbakan’ın Arena toplantısındaki konuşma metnini okuyuversin.

Bu makale,31 Mayıs.2012 tarihinde, ekonomigundemi.com portalının, http://ekonomigundemi.com/yazar/TT-Arena-Cimlerinde-Retorik-/1934  linkinde yayınlanmıştır.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Hani "Deprem Vergisi Diye Bir Şey Yok"tu?...


Tartışmayı hatırlayalım;
Van Depremi’nin ardından, deprem vergilerinin nerelere harcandığı sorgulanmaya başladı. Van’da evsiz kalan ve yaklaşan kışı çadırlarda geçirmeye mahkûm yurttaşların barınma ve gıda ihtiyaçlarının zamanında ve yeterli şekilde karşılanamaması üzerine, deprem kayıplarını telafi etmek için yıllardır vergi veren herkesin aklındaki; “nerede bu toplanan paralar” sorusuna yanıt, iktidar partisinden geldi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’ten, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e kadar, çok sayıdaki iktidar partisi yetkililerinin açıklamalarının ardından, son noktayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan koydu; “Deprem vergisi diye bir şey yok.”

Yıllardır Deprem Vergisi ödediğini zanneden biz vergi mükelleflerini şaşırtan bu yanıt, ister istemez bize şu soruyu sordurttu; “iyi de, biz neyin ek vergisi ödedik yıllarca?...”

Bakalım Neyin Vergisini Ödemişiz
Tarih kaydeder.
Tutanaklar da, yalan söylemez.

O zaman 24 Ağustos 1999 tarihine gidelim.
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ne diyor, görelim:
“Ülkemiz 17 Ağustos 1999 günü bir deprem felaketi yaşamıştır. Yaşanan bu felaket önemli boyutta can ve mal kaybına yol açmış, … yeni ve büyük bir kamu finansman ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bölgede meydana gelen ciddi boyutlardaki tahribatın ve zararın giderilerek hayatın mümkün olan en kısa sürede normale dönüştürülmesi, Hükümetin temel amacıdır. … Karşı karşıya bulunulan gelir ihtiyacının sağlıklı kaynağının vergi olduğu kuşkusuzdur. … Bu düzenleme ile bir yandan depremde zarar güren yurttaşlarımızın yaraları sarılmaya çalışılacak diğer yandan ekonomide yeni yapısal sorunlar yaratılmadan bir süredir uygulanmakta olan ekonomik istikrar programının devamı sağlanacaktır Tasarı ile aynı zamanda toplumsal dayanışmanın hakiki bir örneği gerçekleştirilecektir.”


Yasa Zoruyla Toplumsal Dayanışma!..
Bu coğrafyada yaşayanlar, yüzyıllardır toplumsal dayanışmanın ne demek olduğunu cümle âleme göstermiştir.
Komşusu açken, tok yatmayı vebal gören bizler, elbette her türlü felaketin ardından yardımlaştık, yaralarımızı birlikte sardık.

Anlaşılan 1999 yılının iktidarı, bu güzel hasletimizi yeterli görmemiş olacak ki, bu kez yasa zoruyla toplumsal dayanışmamızı sağlamaya karar vermiş.
Olsun varsın, yasa zoruyla toplumsal dayanışmaya da, “eyvallah.”

Madem Dayanışmak İstiyorsunuz, Devam O Halde!...
O kadar içten “eyvallah” demiş olmalıyız ki, 30 Haziran 2000 yılına kadar alınacağı belirtilen deprem vergileri, “görülen lüzum üzerine” uzatıldıkça, uzatıldı…

Bu uzatma işi, her yıl vergilerin uzatılmasına ilişkin yasa tasarılarına imza atan seçilmişlerin elini-kolunu yormuş olsa gerek, 25 Aralık 2003 tarihinde bir yasa çıkarıp bu vergileri kalıcı hale getirivermişiz.

“Geçici Deprem Vergileri Bizden Önce Kalıcı Hale Geldi”
Bu beyanın sahibi, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek.
Geçici deprem vergilerinin kendilerinden önce kalıcı hale getirildiğini söyleyen Şimşek’i, tutanaklar yalanlıyor.

Yukarıda yazdık, geçici vergileri kalıcı hale getiren yasanın kabul tarihi 25 Aralık 2003. AKP nin iktidara geldiği tarih 3 Kasım 2003.

Bizim hesabımıza göre, AKP iktidara gelir gelmez, birbuçuk ay sonra, geçici olan bu vergileri kalıcı hale getiren yasayı çıkartmış.
Sayın Şimşek, Maliye Bakanı olduğuna göre, toplama çıkarma yapmayı, bizden daha iyi biliyordur.
Ve mutlaka hesap hatasını bizler yapıyoruzdur.
İşin doğrusunu, ondan daha iyi bilecek değiliz…

Valla Sıkıldık Bu İşten…
Yerimiz doldu, deprem vergisinin son perdesini yazamadık.
Yazamadık, ama iki haftadır vergi konusunu yazmaktan ben sıkıldım.
Okuyan daha çok sıkılmıştır.
Az biraz daha sabır.
Haftaya skandalın son noktasını yazıp sizleri vergilerinizle baş başa bırakacağız.

Teşekkür
Ekonomigundemi.com’daki birlikteliğimiz geçen hafta başladı.
İlgi gösterdiniz, okudunuz, soysal medyada tartıştınız, tebrik ettiniz.
Sağolun, varolun.

Bu makale, 26.02.2012 tarihinde, ekonomi.com portalının http://ekonomigundemi.com/yazar/Hani-“Deprem-Vergisi-Diye-Bir-Sey-Yok”tu-/1760  linkinde yayınlanmıştır.

2 Kasım 2009 Pazartesi

"Pankartın "GÖR" Dediği..."


Üstteki fotoğrafta iki siyasi partinin, geçtiğimiz Cumhuriyet Bayramı kutlamaları nedeniyle sokaklara astıkları pankartlar var.

Bu iki pankart arasında kocaman bir fark var.
Gözünüze çarpıyor mu?
Öyle parti ismi, amblemi ya da pankartın boyutları bakımından değil, bu fark...
Dikkatli bakın lütfen..
Hala mı göremediniz?...

Farkı bulduysanız, yanıtınızın doğru olup olmadığını teyid etmek; bulamadysanız da, doğru cevabı öğrenmek için lütfen yazının sonundaki fotoğrafa bakın...

Tek bir harfin farklılığı sizde ne uyandırdı bilmiyorum; ama bu tek harf ne yazık ki, Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu topluma bakışını ortaya koyması bakımından çok ilginç bir dışavurum.

"Cumhuriyetin partisi, devletin partisi" olmakla her daim övünen, ama toplumdan ve değerlerinden kopuk olduğu, uzak olduğu için eleştirilen ve insanımız tarafından yıllardır iktidar yetkisi verilmeyen CHP, topluma nereden baktığını bu pankartıyla ortaya koymuyor mu sizce?..

Elitist, "bu ülkeye komünizm gelecekse bile biz getiririz" anlayışının sahibi, halkı; devlet için var gören, yönetilmesi gereken insan topluluğu olarak algılayan bu siyasi yaklaşım, demokrasilerde yetki sahibi olabilir mi sizce?

Merkez sağı olabildiğince kaplamış AKP iktidarı için alternatifler üretilmesi gerekliliğinden haklı olarak söz edilirken, ana muhalefeti oluşturan CHP yerine, yine merkez sağda (örneğin; DP-ANAP birleşmesi gibi) alternatif aranması, demokrasimiz için ne kadar sağlıklı?

Sağlıklı demokrasinin ön koşulu, iktidar odağını dengeleyecek, denetleyecek ve her zaman için alternatifi olabilecek çözümü üreten, karşıt siyasi gövdenin var olmasıdır.

Batı'da, halkın içinden gelmiş, halk adına, halk için sosyal demokrat çözümler üreten siyasi partileri görüp de, imrenmemek mümkün mü?
Kendimize dönüp iktidara alternatif sosyal demokrat çözümleri, bu CHP nin üretebileceğini hayal edebilir miyiz?

Yazılarımızda siyasete bulaşmamaya, hele ki herhangi bir siyasi parti eleştiri veya övgüsüne girmemeye özen gösteriyoruz. Bu özenimizi koruyalım ve bu kadarla yetinelim.
Ancak tek bir harfin bize çağrıştırdıklarının, yazdıklarımızdan çok daha fazla olduğunu da dikkatinize sunalım efendim.