ekonomigundemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomigundemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2013 Perşembe

Çözüm Süreci, Bizi Bunak mı Sanıyor?


Yaklaşık üç-dört aydır her yerde, her zaman, o kadar çok “çözüm süreci” nitelemesini duyup, okudum ki; bazen çözüm süreci” denen şeyin canlı bir organizma olduğunu düşünmüyor değilim.
Duyguları, düşüncesi, değerlendirmesi ve yargısı olan bir yaratık gibi görünmeye başladı bu “şey”.
Bu yüzden “çözüm süreci”nin, bu coğrafyada yaşayan herkesi bunak zannetme gibi insani bir hasleti olduğundan falan kuşkulanmaya başladım.
 
Çekincesiz “EVET”
Kimimizin “terör sorunu”, kimimizin “Kürt sorunu” olarak adlandırdığı ve nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ortak paydası “sorun” sözcüğü olan durumun çözülmesine yönelik atılacak tüm adımları; çekincesiz, koşulsuz, “ama”sız, “fakat”sız destekliyorum.
Bu, benim peşin beyanımdır.
 
Otuz yıldan fazla süredir kanayan, kanatılan bu yaranın iyileştirilmesi için atılacak her adımın, ortaya konulacak her çabanın desteklenmesi gerektiğine ilişkin, şu anda yürütülen “çözüm süreci”ni özel olarak gözetmeksizin ifade ettiğim bu çekincesiz destek beyanımı paylaşan milyonlarca insanla, bu coğrafyada birlikte yaşadığıma inanıyorum.
 
İlkeleri Feda Eden Çözüm, Çözer mi?
Şu anda yürüyen süreç; yetmişbeş milyonluk bir ülkede, otuz yıldır süren ve insanları canından, yurdundan, dünyasından eden bir soruna ilişkin olunca, ister istemez bir takım sorunları da beraberinde taşıyor.
Yukarıda desteğini açıklamış bir yurttaş olarak, yürütülen süreçte tehlikeli ve açıkçası mide bulandırıcı olarak nitelendirdiğim üç soruna işaret etmek istiyorum.
Bu üç sorunun temel ve ortak özelliği, yaşamsal bazı ilkelerin süreç uğruna feda edilmesi yanlışını içermesidir.
 
İlki; Roboski (Uludere) olayında bugün gelinen noktadır.
Uçaklardan atılan bombalarla ölüme yürüyen onlarca yurttaşımızın hakkı, hukuku bu ülkede yaşayan herkesin boynundadır ve yerine getirilmesi hepimizin borcudur.
İşte bu nedenle olayın olduğu günden bu yana sorumluların tespit edilmesi, yargılanması ve cezalandırılması yönünde çok güçlü bir kamuoyu oluştu.
Aradan aylar geçmesine rağmen bu konudaki toplumsal talep hiç dinmedi, susmadı.
 
Bu güçlü toplumsal talebin karşısında duramayan siyasi iktidar, bekleneni yaptı ve sorunu kurdurduğu bir Araştırma Komisyonuna havale ederek, zaman kazandı.
Bu siyasi manevraya rağmen işin peşini bırakmayan kamuoyu, komisyon raporunun yazılması ve açıklanması noktasına kadar konunun takipçisi oldu.
 
Sonra…
Sonrası biliniyor.
Sorumluları tespit edip cezalandırılmaları için teşhir etmesi beklenen, gereken Komisyon Raporu bomboş bir içerikle açıklandı.
Bu konudaki kamuoyu duyarlılığı dikkate alındığında, Komisyon Raporunun açıklandığı günden itibaren kamuoyunun yoğun ve güçlü tepkisini ortaya konması şaşırtıcı olmazdı.
Hiç hatırlıyor musunuz böyle güçlü ve sürekli bir kamuoyu tepkisini?..
Ben hatırlamıyorum.
 
Zamanlamanın Büyüsü
Komisyon Raporunun açıklandığı dönem, “çözüm süreci”nin yürümeye başladığı dönemin içinde.
Yani yetkili-yetkisiz, ilgili-ilgisiz bütün ağızlardan “bu dönemde duyarlı davranmak gerek, sözlerimize dikkate etmeliyiz, sürecin bozulmasına izin verilmemelidir” öğütlerinin döküldüğü dönemin içinde…
 
Siyasi iktidar ve ülkemizin bir kısmı, Roboski meselesinin böylelikle kapatılmasında hem iktidarları hem de ülkenin selameti(!) için yarar umabilir, böyle bir sonuca gidilebilmesi için zamanlama dahil her şeyi yapmış, gözetmiş olabilir.
 
Garip olan bu değil.
Garip olan Roboski konusunda doğrudan mağdur durumundaki Kürt halkının ve örgütlenmelerinin bu konudaki taleplerinden adeta vazgeçmiş bir tutum içine girmiş olmalarıdır.
Aylardır bu işin peşini kovalayan herkesin, özellikle Kürt kamuoyunun bu konuda birden bire sessizliğe bürünmesi, Roboski sanki hiç yaşanmamış gibi davranması, “çözüm süreci” için hoş görülebilir mi?
 
Onlarca Roboskili çocuğun hakkı-hukuku, her şeyden önemlisi yapılan bir zulme sessiz kalmayıp zalime karşı çıkmayı gerektiren insani erdemimiz, “çözüm süreci” nde feda mı ediliyor?
 
Takma Bacak
Tüm ülkeyi bağlayan, ülkede yaşayan herkesi ilgilendiren günlerdeyiz.
Yaşananların ülkeye anlatılması, ortaklaşılması ve çözüme yürünmesi gerekiyor.
 
Bunun için bulunan formül, Âkiller Heyeti.
Onlarca aydınımız, sanatçımız, insanımız yola düştü, kent kent dolaşıp süreci anlatıyor.
Anlatmak yeter mi?
Toplumsal uzlaşının sağlanması, hadi bu iddialı beklentiyi geçelim, birbirimizin ne düşündüğünü öğrenebilmek için güzel bir fırsat.
Yani Âkil Adamlarımız sadece anlatmamalı, aynı zaman da dinlemeliler.
 
Heyet üyeleri ellerinde geldiğince bu etkileşimi sağlamaya gayretli görünüyorlar.
Süreci benimseyen-benimsemeyen herkesi dinlemeye çalışıyorlar.
 
Ancak sürece karşı olduğu anlatan, anlatmak isteyen, bilinsin isteyen yurttaşların düşüncelerini açıklamaları, Başbakan seviyesinden başlayarak en ağır, katı ve kimi zaman da hakarete varan bir söylemle karşılanıyor, bu düşünce sahipleri nerdeyse vatan haini, barışı istemeyen, savaştan yarar sağlayan kişiler olarak nitelendiriliyor.
 
Şiir okudu, yani düşüncesini açıkladı diye hapiste yatmış bir başbakan tarafından yönetilen siyasi iktidarın, düşüncesini açıklamaya çalışan yurttaşlarını bu şekilde nitelemesi, yaftalaması ne kadar tutarlı?
Yoksa tutarlılık da mı artık gerekli değil ve varsın çözüm süreci” için feda olsun…
 
(Bu paragrafın başındaki Takma Bacak başlığı ne ola ki diye merak edenlerimiz için; kendisini ifade etmesine izin verilmeyen bir gazi yurttaşın kendisini ifade yöntemi olmasın sakın…)
 
Neyi, Ne Kadar ve Ne Zaman Bileceğinizi, Biz Biliriz
“Aman süreç çok hassas.”
Hep duyduğumuz bu?
İyi de bu süreç nasıl işleyecek?
Ne gibi gelişmeler sağlanacak?
Taleplerin ne kadarı karşılanabilecek?
 
Bunları bilmeyi isteyen kamuoyuna, sayın Başbakan geçenlerde cevap verdi: “Biz milletimizin bilmesi gerektiğine inandığımız her şeyi, yeri ve zamanı geldiğinde,  tüm açıklıkla milletimize anlatacağız…”
 
Eh bu devletlû sözden sonra, bu makalenin son noktasını koyma vakti gelmiş demektir.
 
Roboski’yi, Pınarhisar cezaevine giden süreci ve şeffaflığın demokratik iklimin güneşi olduğunu unutacak kadar bunamadık deyip son noktayı koyalım elbette.
 

16 Nisan 2013 Salı

Ulufeden, Sadakaya...

Nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…
Kanser hastası genç üniversiteli genç kızımız ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar arasında yaşanan “yardımlaşma (!)” iletişiminin ardından; ani gelişen gündemlere bayılan ve bayıldığı kadar 24 saat bile geçmeden gündemi iyice ezerek suyunu çıkaran köşe yazarlarımızın arasında, cılız da olsa bir ses edelim, bu yardım olayı üzerine ne hissettik yazalım istedik.
Dedim ya, nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…

Basiretin Bağlandığı An…
Sayın Bayraktar’ın yerinde olmak, herhalde bir insanın isteyebileceği son şey olmalı.
Basiretin bu kadar bağlandığı nadir zamanlar vardır, insan yaşamında.
Bakan Beyin başına gelen de, böyle nadirattan…

Yaşanan bu talihsizliği kişiselleştirmeden değerlendirmeli.
Bakan Beyin davranışının nedeni, kişisel olarak bakıldığında, basiret bağlanması, vesaire, şu-bu…
Nedeni ne olursa olsun, Bakan Beyin iyiniyetli olduğunu düşünmek, durumundayız.
İyiniyet, kabul.

Bir Dışavurum mu?
Ama o davranışın altında, refleks kökenli bir dışavurumun olup olmadığını bir tartışalım!
İşte bu noktada, refleks olarak gelişen bu dışavurumla birlikte somutlaşan bir başka açıyı da görmek gerek; o da son on yıldır iyice belirginleşen, ama yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan insanları yönetenlerin sadakada, lütufta, ihsanda bulunma içgüdüsü…

Yazık ki, bizi yönetsin diye seçtiklerimizin bize hizmet etmeleri için harcamak üzere, kasalarına koyduğumuz paranın, bizim paramız olduğu gerçeğinden hep birlikte uzak bir şekilde yaşayıp gidiyoruz.
Ne yönetenler, ne yönetilenler ortadaki paranın yönetilenlere ait olduğunu düşünmeksizin hareket ediyoruz.

İcraatı Vasfiye Teyze Finanse Ediyor
Ne zaman icraatlarıyla övünen bir yönetici, bakan görsem, izlesem hep şunu derim iç sesimle; “övüne şişine anlattığın işlerin parasını, yapasın diye ben sana verdim. Yapıcan tabi, mecbuuuur.”

Sanıyorum; yaptığı icraatla, hizmetiyle övünen yöneticiyi, bu haksız övünce iten, yaptığı hizmeti bu topraklarda yaşayan insanlara ihsan olarak görmesinden kaynaklanıyor.
Yoksa, kim, zaten yapmakla mükellef olduğu hizmetleri yaptı diye, hizmeti finanse edenlere hava atmaya cesaret edebilir ki.

Bu sakat zihniyet bir sonraki adımda, yöneticilerin yaptıkları toplumsal veya bireysel hizmet, yarar veya uygulamalarını sadaka olarak görmeleri noktasına varıyor.
Bakan beyin o olayda ağzından dökülen sözlerde somutlaşan tam da budur.

Kömür, beyaz eşya yardımlarıyla, öğrenci burslarıyla başlayan ve nihayetinde ilaç bulunması için gelen yurttaşının cebine para koymaya varan yaklaşımın dokusunda; verileninin, yapılanın bu halka sadaka vermek olarak algılanmasından başka bir şey değildir.
Hadi haddimizi bilelim, iddia etmeyelim öyledir diye; en azından benim hissettiğim budur…

Şimdi; yurttaş olmak üzerine yeniden düşünmek zamanıdır.
Bu işe; “benim verdiğim parayı idare etmesi için seçtiklerimin yaptığı her güzel iş, zaten yapmaya mecbur olduğu; her kötü iş de bana sonuna kadar hesap vermeye mecbur olduğu iştir” diyerek başlasak mı?...
 

20 Haziran 2012 Çarşamba

“Döncezz Biz Size…”

Sanıyorum, Beyazıt Öztürk, TV. şovunda bolca kullanmıştı bu cümleyi; “döncem ben sana…”
Bir on yıl oldu mu popüler kültüre, “döncem ben sana” cümlesinin yerleşmesi?..
Telefon çalınca, kaldırıp çok meşgul olduğunu belirtmek için mi, başka nedenle mi bilinmez; “dönücem ben sana” deyip telefonu kapatmak, “nasıl dönücen” saptaması başta olmak üzere, epeyi espri malzemesi üretti.

Şimdilerde bir okurumuzun başı bu cümle ile dertte.
D-Smart Net firmasından ADSL hizmeti satın alan bir okurumuz, aldığı hizmeti sonlandırmak, hukuki deyişle ADSL hizmetini sunan firma ile arasındaki sözleşmeyi feshetmek, sonlandırmak istemiş.

Bu isteğini gerçekleştirmek için sarılmış telefona. Hemen her konu için kendisini arayan müşteri hizmetlerinin “444”lü hattından ulaşmış firmaya…
Meramını, yani ADSL hizmeti almak istemediğini, hizmetin durdurulmasını, fatura kesilmemesi gerektiğini bir güzel anlatmış.
Bu toprakların evlâdı, meramını anlatmayı başarabilen, üniversite eğitimi almış biri olarak, isteğinin yerine getirilmesini bekleyen okurumuza verilen cevap “döncezz biz size” olmuş.

D-Smart Net, Bir Türlü “Dönmüyor”
Vardır bir hikmeti diyerek peki deyip beklemeye koyulan okurumuza “dönen-mönen” olmayınca, tekrar tekrar “444”lü numarayı aramaya başlamış.
Sözleşmeyi sona erdirmek isteğini büyük bir sabırla, tekrar tekrar anlatan okurumuza verilen yanıt hiç değişmemiş: “döncezz biz size...”

Sadece Satarken Yetkiliyiz
28 Mayıs tarihinden bu yana, satın almış olduğu ADSL hizmetini sonlandırmak için çabalayan okurumuz, müşteri hizmetlerine nereden akıl ettiyse faks çekmiş. Ancak bu faksa da tepki alamayınca, soluğu hizmeti veren firmanın yetkili bayisinde almış.

Hizmeti satın alırken işlemlerini yapan, sözleşmesini hazırlayıp imza ettiren bayi, bu kez sözleşme iptali için yetkili olmadığını, sözleşmenin iptalinin ancak “444”lü numaraları arayarak yapabileceğini anlatmış durmuş.
“Ben orayı 15 gündür aryorum, sözleşmeyi iptal ettiremedim, hala ADSL bağlantısı var, hizmeti vermeye devam ettiriyorlar” feryadı da, okurumuzun amacına ulaşmasını sağlamamış.

Hukuk Hazretleri ne Diyor?
Şimdi hukuki durumumuza bir bakalım;

Bu yönetmeliğin Fesih ve fesihte takip edilecek usul başlığını taşıyan 18. maddesi der ki;

Aboneler yazılı olarak bildirmek kaydıyla aboneliklerini her zaman
sona erdirebilir. Aboneler, abonelik sözleşmelerini feshetmek istedikleri takdirde bu taleplerini;
a)İşletmeciye ya da adına abonelik sözleşmesi yapmaya yetkili temsilcisine yazılı olarak,
b)İşletmecinin müşteri hizmetleri tarafından kayıt altına alınan sesli kayıt sistemi üzerinden,
c)İşletmecinin internet sitesi üzerinden daha önce belirlenmiş şifre ve benzeri güvenli yöntemler veya
ç)Kurum tarafından belirlenecek diğer yöntemler ile bildirirler.

Buradan anlaşıldığı kadarıyla D-Smart Net firmasından, ADSL hizmeti alan okurumuzun, sözleşmesini iptal ettirmesi için; firmanın “444”lü hattını araması veya firmanın yetkili bayisine yazılı olarak bildirmesi ya da firmanın http://www.dsmartnet.com.tr  adresindeki internet sitesinden bu bildirimde bulunması yeterli.

Dönme, Sözleşmeyi İptal Et!
Bunları yapan okurumuza, “döncezz biz size” diye bir yanıt verilmesi ise söz konusu değil.
Ya ne olacakmış?
Yönetmeliğin aynı maddesinin devamında, ne olacağı da yazılmış:

Aboneye sunulan hizmet, bildirimin yapıldığı andan itibaren yirmi dört saat içinde durdurulur. Hizmetin bu süre içinde durdurulmaması sebebiyle abone sorumlu tutulamaz.
İşletmeci, abonenin aboneliğe son verme yönündeki yazılı talebinin kendisine ulaşmasından itibaren en geç kırk sekiz saat içinde fesih işlemini gerçekleştirmek ve talebi takip eden yedi gün içerisinde abonelik sözleşmesinin feshedildiğini, abonenin talebine bağlı olmaksızın aboneye yazılı olarak bildirmekle yükümlüdür.

Bir farkla, “444”lü hattı arayarak veya internet üzerinden sözleşmeyi feshetmek isteyen abonelerin 10 gün içinde firmaya veya yetkili bayisine yazılı olarak bildirimde bulunarak, iptal işlemini gerçekleştirmesi gerekiyor.

Sanki Katolik Nikâhı
D-Smart Net firmasının, müşterilerine özel bir ilgisi ve sevgisi mi var, bilinmez; ama şurası gerçek ki, abone ile elektronik haberleşme hizmeti sunan firma arasında bir Katolik nikâhı yok.
Yani abone canı istediği zaman sözleşmeyi sonlandırabilir.
Yeter ki, canınız istesin…

Dipnot: 28 Mayıs tarihinden bu yana ADSL hizmet sözleşmesini iptal ettirmeye çalışan okurumuz, bu makalenin yazıldığı 15 Haziran tarihinde dahi amacına ulaşabilmiş değil. D-Smart Net firmasının yetkilileri bizimle iletişim kurarlarsa, okurumuzun bilgilerini kendileri ile paylaşır ve hatta varsa bir yanıtları, köşemizde de yayınlarız.

Bu makale,17 Haziran 2012 tarihinde, ekonomigundemi.com portalının, http://ekonomigundemi.com/yazar/%E2%80%9CDoncezz-Biz-Size%E2%80%A6%E2%80%9D/1944 linkinde yayınlanmıştır.

3 Haziran 2012 Pazar

TT Arena Çimlerinde Retorik...

Merak etmeyin, bu makalede yazacaklarımla Galatasaray’ın borsadaki hisse senetlerinin fiyatı üzerinde etkim olmayacak.
Ümidim, belki toplumun muhalefet tarafında olanlarının, dahası sivil toplum örgütlerinin kulağına kar suyu kaçırabilmekte…

Soru şu; son bir-iki yıldır, 1 Mayıs’lar dışında bir araya gelen, bir şeyler söyleyen, iddia eden, haykıran insanların sayısı birkaç elin parmaklarını geçiyor mu?
Onlarca konuda, onlarca konudan rahatsız olan onlarca muhalefet grubu, dernek, örgüt, hatta siyasi parti mensuplarının yaptıkları eylemlere, basın açıklamalarına, imza kampanyalarına, protestolarına kaç kişi katılıyor?
Hepsini geçin, toplumsal sözleşmemiz olan Anayasa yeniden yazılırken, ülkenin dört bir yanındaki toplantılara kaç kişi gidip ne istediğini söylüyor?

Sokaklar Boş
Sivil toplum hareketliliğini yakında izleyen biri olarak net olarak iddia ediyorum ki, son genel seçimlerden bu yana, sokakta toplanan insan sayısı elliyi, (hadi iyimser olayım) yüzü, yüzelliyi geçmiyor.
Ana muhalefet partisinin, İstanbul gibi metropolde gerçekleştirdiği il kongre toplantısına birkaç bin kişinin katıldığı anımsanırsa, sokakta toplanan insan sayısına ilişkin öngörümün, hiç de yabana atılmaması gerektiği sonucuna varacağınıza eminim.

Yaşamsal konularla ilgili derin toplumsal rahatsızlıkların dile getirildiği iddiasındaki eylemlilik veya devinimlerin içinde olan insan sayısının azlığı dikkat çekici ve sorgulanmaya muhtaç değil mi?

Yurttaş Yaşamından Memnun
Kısa yoldan çözelim, demek ki dile getirilen rahatsızlıkları hisseden yurttaş sayısı gerçekten zannedildiği kadar değil.
Ya da bu ülkenin kahir çoğunluğu yaşamından çok memnun.
Müthiş Bir Hamle
İşte bu noktada, bana göre siyasi tarihimizin en akıllı hamlesini AKP yaptı.
İstanbul İl Kongre toplantısını devasa bir stadyumda yapmak, bu stadyuma yüzbin kişiyi toplayacağını iddia etmek ve bunu da gerçekleştirmek, içinde bulunduğumuz dönemin ileride yapılacak analizlerinde kullanılacak en önemli argümanlarından biri olacak.

Bu hamle ile AKP şunu diyor.
Kime diyor? Bir şeyleri protesto eden, muhalefet eden, “aman ülke elden gidiyor” diyen, “eyvah ekonomik kriz derinleşti, battık” diye dövünen, insan haklarının olmadığını iddia eden, sendikal mücadele veren, onu diyen-bunu diyen herkese…
Ne diyor? “Boşuna kendinizi yormayın. Elli kişiden fazla taraftar bulduğunuzda, ülkenin kaderini değiştireceğiz havasına girmeyin, on yıldır iktidarda olan bir parti olarak, biz toplantı yaparsak, yüzbin kişiyi bir çırpıda toplarız. Halep orda ise, arşın burada…”

İl Kongresini TT. Arena’ya taşımak kararını almak ve kongreyi orada yapmak, bunu demek değilse, nedir?

Sivil Toplum için Yeni Bir Öykü
Kuşatıcı olmadığı, yalnız kaldığı, belki kadroculuktan-belki eskimiş modelleri kullanmasından ardına düşenlerin birer birer ayrıldığı sivil toplumumuz için yeni bir öykü gerek.
Toplumun haksızlığa dair itiraz damarını canlı tutacak, bir araya gelmesini sağlayacak yeni öykülere gereksinim var.
Var da, kim yazacak bu öyküyü?
Dipnot: Makalenin başlığındaki RETORİK sözcüğü, orada öylesine yalnız başına kalıvermiş. Bırakın kalsın. Ya da çok merak edenler, buyursun Başbakan’ın Arena toplantısındaki konuşma metnini okuyuversin.

Bu makale,31 Mayıs.2012 tarihinde, ekonomigundemi.com portalının, http://ekonomigundemi.com/yazar/TT-Arena-Cimlerinde-Retorik-/1934  linkinde yayınlanmıştır.

13 Mayıs 2012 Pazar

Rakamların İntikamı

Tüketici haklarını anlatmaya çalıştığımız birbuçuk saatlik bir eğitim setimiz var.
Katılımcılarla karşılıklı etkileşim içinde gerçekleştirdiğimiz eğitim çalışmasının en keyif aldığım bölümü; katılımcılara sorduğum bir soruya hiçbir şekilde doğru yanıt alamayışım üzerine, doğru yanıtı söylediğimde salondan yükselen “aaaaaaaaa” sesleri ve bakışı.
Şaşırma Sırası Sizde
Kredi kartımız var.
Sadece 1.000,00 TL. harcıyoruz. Başkaca bir harcama yapmıyoruz.
Bir sonraki ay, gelen hesap özetinde yatırılması gereken 1.000,00 TL. nın yerine, bankanın bize sağladığı kolaylıktan (!) yararlanmayı tercih ediyoruz ve 1.000,00 TL. yerine, asgari ödeme oranı olan yüzde 22 ‘sini yatırıp, kalanını faizlendiriyor ve bir sonraki aya devrediyoruz.
Soru şu; başkaca hiçbir harcama yapmadan, sadece asgari ödeme tutarını ödeyerek ilk harcadığımız 1.000,00 TL. yı kaç ayda tamamen ödemiş olacağız?
Makalemizi okuyan sizlerin kağıt-kaleme ve hatta Excel programına sarılıp hesap yapmadığınızı varsayıyorum.
Eğitim çalışmalarında bugüne kadar aldığım yanıtları sizin de verdiğinizi, “altı ay”, “sekiz ay”, hadi bilemediniz “bir yıl” dediğinizi de varsayıyorum.
Şimdi size doğru yanıtı söyleyebilir ve okurlarımızın hayretten büyüyen gözlerini ve koro halinde çıkaracağımız “aaaaaaaaaaa” nidasını hayal ederek, keyiflenebilirim.
54 (yazıyla ellidört) ay!...

İntikamın Böylesi…
Bin liralık harcama için ellidört ayımızı, yani tastamam dörtbuçuk yılımızı bankaya ipotek etmenin neresi doğru?
Elbette, bu matematiğin iler-tutar yanı yok.
Kimileyin tüketim çılgınlığına kapılmış tüketiciden, kimileyin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlarca insanı yönetenlerden, rakamların aldığı intikamdır bu.
Bu makale,11.05.2012 tarihinde, www.ekonomigundemi.com portalının, http://ekonomigundemi.com/yazar/Rakamlarin-Intikami/1915  linkinde yayınlanmıştır.

10 Nisan 2012 Salı

Kayıp-Kaçak Bedelinde, İşler Karıştı!..

İşleri neden bu kadar uzatırız, bilmiyorum.
Çoğu kez bir imza ile çözülebilecek işleri; gündem oluştursun diye midir, nedir, içinden çıkılmaz sorunlar haline dönüştürüyoruz. Bir delinin kuyuya attığı taşı, 75 milyon bir olup çıkartamıyoruz.
Bu sefer ki, öykümüz de böyle.

Taşı Atan Kim?
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK)’nun, 16 Aralık 2010 tarihinde almış olduğu Kurul Kararı gereğince, elektrik dağıtımı yapan yirmibir şirket için kayıp-kaçak hedefleri belirlendi, yine EPDK’nın 28 Aralık 2010 tarih ve 2999 sayılı kararı ile 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren kayıp kaçak bedeli, yüzde onbeş olarak uygulanmaya başladı.


Kelek Karpuzun Parası Kimden Çıkıyor
Yani EPDK’nın demesi o ki; elektriğin parasını ödemeyenlerin yol açtığı zararı, ödeyenlerin sırtına yüklüyoruz. Bir de, hazır elimizi tüketicinin cebine atmışken; kablolarda, şurda-burda oluşan kayıpların da parasını tüketiciden alıverelim.

Kabacası, karpuz satan manavın, karpuzu tezgâhına koyana kadar nakliye aşamasında patlayan-çatlayan karpuzların, hatta kelek olduğu için satamadığı karpuzların parasını ve dahi manavdan karpuz çalanların yol açtığı zararı, sattığı karpuzların sırtına yüklemesi gibi bir durum.

Taşı Çıkarmaya Uğraşmak
Dedik ya, bir deli kuyuya taş atar, onlarca akıllı bu taşa uzanıp da, çıkartamaz.
Şu kayıp-kaçak bedelinde de, olan biten aynen budur.

Milyonlarca abone, bir yıl boyunca tükettikleri elektriğin parasının üzerine yüzde onbeş daha eklenip manavdan karpuzları çalanlar ile manavın kelek çıkan karpuzlarının parasını ödediklerini fark edince, kuyuya atılan taşın farkına varıldı.

Don Kişot
Atılan taşı çıkartmak için ülkemizde bol miktarda Don Kişot mevcut.
Değirmenleri yerle bir eden bu kahramanlar, bu kez EPDK’nın bu haksız uygulamasını yargıya taşıdılar.
Önce Kahramanmaraş, ardından Kozan, Karasu, Sakarya derken ülkenin dört bir yanındaki Don Kişotlar’ın; “çalınan elektriğin, kablodan kaçıp doğaya karışan elektriğin parasını biz mi vereceğiz, iade edin paramızı” nidasıyla yaptıkları başvurular birbiri ardına olumlu sonuçlandı.


Son Noktalar Serenadı
Kozan Tüketici Mahkemesi son noktayı koydu diye yazdık.
Ama, başkalarının koyduğu son noktalar da var.
Hem de, nasıl?...

Mâlum, yargı bağımsız.
Yargıçlar,yasalara ve vicdanına göre, karar vermekte özgür.
Bu kesin karar üzerine, tüm Don Kişot’lar sevinçten havaya uçmuş ve ahalinin kahir ekseriyetinin, “bizim de paralarımızı iade edin” diyerek başvuru yağmuru başlatmaya hazırlandığı anda; başka bir yargıç tam aksi bir kararla, elektrik abonesinin ödediği paranın iadesi için yaptığı başvurunun, doğru yere yapılmadığını gerekçe göstererek, reddine karar verdi.

İlk kez burada tam metnini kamuoyu ile paylaştığımız Konya Tüketici Mahkemesi kararı da, yasa gereği kesin nitelikte olduğundan, temyizi, itirazı falan yok.
Yani Konya Tüketici Mahkemesi de, kendince bu konuda son noktayı koydu.

Ne Olacak Bu İşin Sonu?
Ortaya çıkan tablo şudur; bu ülkenin Kozan’ında yaşayan elektrik abonesi ile Konya’sında yaşayan elektrik abonesi arasında bir fark doğmuştur.
Adına eşitsizlik, ayrımcılık, ne derseniz deyin, bu iki yerde yaşayan tüketiciler, farklı uygulamalara muhatap olmaktadırlar.

Sadece Kozan ve Konya arasında değil, eminiz –kararlar bize geldikçe; anlayacak, ağlayacak ve yayınlayacağız- Edirne-Bursa, Çaycuma-Adıyaman, … gibi yüzlerce yerleşim yeri için bu eşitsizlikler, farklılıklar oluşmuş ve oluşmaya devam etmektedir.

Durum net ve basit.
Bu ülke insanı, elektriği çalan tüketicinin bu eyleminin bedelini ödemek istemiyor.
Bu ülke insanı, elektriğin santralden evindeki ampule gelene kadar tellerde, kablolarda oluşan kaybın bedelini ödemek istemiyor.
Bu ülke insanı, coğrafyanın neresinde yaşarsa yaşasın hukukun aynı yüzüyle muhatap olmak ve eşitlik istiyor.

Kuyuya atılan “kayıp-kaçak bedeli taşı”nın giderek bir eşitlik ve adalet sorununa dönüşmeye başladığı bu anda, yapılması gereken bellidir; kolu yeten birisi, kuyuya kolunu uzatacak, o taşı oradan alacak ve bu ülke insanı için kayıp-kaçak bedeli komikliğini bitirecek.

Bu makale, 09.04.2012 tarihinde, ekonomigundemi.com portalının, http://ekonomigundemi.com/yazar/Kayip-Kacak-Bedelinde-Isler-Karisti-/1872  linkinde yayınlanmıştır.

29 Mart 2012 Perşembe

Bu Yazı, Size 1.000 TL. Kazandıracak

Evet, şaka değil. Gerçek….
Cebinizde iki adet kredi kartı varsa ve bu kartlar için on yıldır kart aidatı ödemişseniz, bu yazıyı okumak size 1.000,00 TL. kazandırabilir.
Nasıl mı?
O halde buyurun, yazının geri kalanına…


Yargıtay’dan On Yıl Saptaması
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, geçtiğimiz günlerde öyle bir karar verdi ki, bir taraftan Türkiye Bankalar Birliği (TBB), diğer taraftan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), öte yandan tüketiciler hop oturup, hop kalktı.


Yüksek yargı, önüne gelen bir dava dosyasında verdiği karar ile geçmişe doğru on yıl boyunca ödenen kredi kart aidatlarının tüketiciye iade edilmesinin yolunu açtı.


Bu Karar Ne Anlama Geliyor
2001 yılı ve sonraki yıllarda, kullanılan her bir kredi kartı için tüketicinin ödemek zorunda kaldığı ve “aman canım, 20-30 lira için uğraşmaya değer mi” diye geri istemeyi ihmal ettiği kart aidatları, tüketicinin başvuruda bulunması halinde, artık zamanaşımı engeliyle karşılaşmayacak.


Kabaca bir hesap yaparsak; on yıldır kredi kartı kullanan bir tüketici, on yıl boyunca, yılda ortalama 40,00 TL. kart aidatı ödemişse, ödeme tarihlerinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte 500,00 TL. civarında bir parayı geri alabilecek.
Varsayalım ki, cebimizde iki adet kredi kartı var.
Alın size, 1.000,00 TL. para…


Bankalar Cephesindeki Matematik
Son verilere göre, onyedi milyon tüketicinin cebinde, elli milyon adet kredi kartı var.
Her bir kart için ortalama 50,00 TL. kart aidatı alan bankaların kasasına toplam olarak 2.500.000,00 TL. para girmiş oluyor.
İşi para almak-satmak olan bankaların, bu işi yapmadan, dahası taş atıp kolunu yormadan elde ettiği bu tatlı kârdan vazgeçmesi tabii ki zor.


Bankalar Birliği Alarma Geçti
Bu yüzden Yargıtay’ın bu kararının kamuoyuna yansıması ve karar üzerine çok sayıda tüketicinin ödedikleri paraları almak için harekete geçmesi üzerine, Türkiye Bankalar Birliği yaptığı açıklama ile Yargıtay’ın bu kararının, kredi kart aidatlarının alınmayacağı ve alınmış olanların da tüketiciye iadesinin gerekmediğini buyurdu.


Dedik ya, yılda 2.500.000,00 TL. tatlı kârdan vazgeçmek kolay olmasa gerek.
Hele bir de, geriye doğru alınmış paraların iadesi de varsa, yandı gülüm keten helva…


BDDK. Ne İş Yapar?
Bankaların örgütü Türkiye Bankalar Birliği’nin bu telâşını, üzüntüsünü anlamak kolay da, işi bankaları düzenlemek ve denetlemek olan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nu anlamak hayli zor.
Hele ki, BDDK. nın başındaki isim, Tevfik Bilgin’i anlamak...


Dokuz yıldır BDDK. Başkanı olarak görev yapan ve önümüzdeki günlerde görev süresi sona erip koltuğunu boşaltacak olan Bilgin’i, görev süresi içinde en yakın izleyenlerden birisi olarak; kart aidatı, hesap işletim ücreti, EFT. ve havale ücretleri ve benzeri bir çok konuda tüketicinin haklı tepkisine neden olan bankacılık uygulamalarını arada-sırada öylesine eleştirmekle yetinen, “aman ayıp oluyor, şu havale ücretlerini indirseniz” kabilinden cılız çıkışlar yapan bir bürokrat olarak anımsayacağım.

Bilgin’den Muhteşem Çözüm


Yıllardır milyonlarca kredi kartı için tüketiciden alınan aidat paraları için kamuoyunun yoğun tepkisi orta yerde dururken, sayın Bilgin’in bu son çıkışını, onyedi milyon kredi kart kullanıcısının derdini çözme gayreti ile giderayak sevgimi kazanma isteğine bağlıyorum.


Eğmeye-Bükmeye Gerek Yok
2007 yılında, “kredi kart aidatı yasal ve haklı değildir” diye ilk açıklamayı yapıp o zamandan bu zamana bu işi kovalayan, davalar açan birisi olarak, geçen beş yıl içinde kredi kart aidatlarının tüketiciye iadesi gerektiğine ilişkin verilen Tüketici Sorunları Hakem Heyeti, Tüketici Mahkemesi, Yargıtay kararlarının sayısını ben dahi tutamadım.


Yargı organlarının çok sayıdaki kararına rağmen, kart aidatları konusunda “yasaldır”, “sözleşmeye not koyun” kabilinden açıklamalar ile tüketicinin aklını karıştırmaya gerek yok.
Yargı kararları açık.


Sadece 3 Adım…
Buraya kadar yazıyı okuma zahmetine katlanmışsanız, sıra söz verdiğimiz 1.000,00 TL. kazanmanızı sağlamaya geldi.


Sadece 3 adım atacağız.
Hem paramızın haksız yere bankaların kasasına girmesini engelleyeceğiz; hem de, hakkını aramış yurttaş olarak kendimizi çok iyi hissedeceğiz.


Ödemiş olduğumuz kredi kart aidatlarının faizi ile birlikte bize iade edilmesi için sadece 3 adımda yapmamız gerekenleri, izleyeceğimiz yolları, kullanacağımız dilekçe örneklerini, http://mbulentdeniz.blogspot.com  adresinde yayınlıyorum.
Ben bu 3 adımı attım, paramı geri aldım.
Sıra sizde…
Bu makale, 26.03.2012 tarihinde, ekonomigundemi.com portalının http://ekonomigundemi.com/yazar/Bu-Yazi-Size-1-000-TL-Kazandiracak/1838 linkinde yayınlanmıştır.

21 Mart 2012 Çarşamba

Kardeşimi Nasıl Kurtardım?..

Her şey, O’ndan gelen telefonla başladı.
“Nihayet, beğendiğimiz bir ev bulduk” diyordu kardeşim.
“Sen de gel, beraber bakalım, pazarlık edelim…”

Gerçekten güzel bir projeden ev beğenmişti.
Az daireli, bir sürü sosyal yapısı, olanağı olan…

Örnek evi gezdik, projeyi iyice inceledik.
Sosyal yapılardaki olanakları hayal ettik.
Küçük yeğenimin yeşil alanda özgürce oyun oynayacağını, yüzme havuzundaki yaz keyfini…

Henüz yapım aşamasındaki projenin, teslim tarihi de ideal.
Satış temsilcisi, beğendiğimiz evin yer aldığı etabın, 2012’nin Eylül ayında biteceğini söylüyor.
Bize düşen, paramızı denkleştirmek, sözleşmeyi imzalamak ve anahtarı teslim alacağımız tarihe kadar, hayallerimizde evi kezlerce dekore edip durmak…

Şu Firmayı Bir Araştırsak…
Bir yandan kardeşimin parasını denkleştirmeye çalışıyoruz.
Diğer yandan projeyi yürüten firmayı araştırıyoruz, sağdan-soldan…
“Firma sağlam” bilgisine ulaşıyoruz.
Hem sağlam olmasa ne olur ki, inşaat alanında, ofislerinde, broşürlerinde kocaman kocaman yazmışlar;”….. güvencesiyle” diye…

Eh, nokta nokta yazdığım yerlere, toplu konut işi yapan bir yerel yönetim şirketinin adını yazarsanız, projenin ne kadar emin ellerde olduğunu siz de kabul edeceksiniz.
Paramız Cebimizde, Heyecan Yüreğimizde…
Kolay değil, yıllardır alın teri dökerek para biriktiren kardeşimin, bütün birikimini, dünyada mekân olarak seçtiği projeye vermesi.
Paramız denkleşti. Heyecanlıyız.
Gidilecek, kaparo verilecek, sözleşme yapılacak.

Telefon açıyorum firmaya.
Bizimle başından beri yakından ilgilenen satış temsilcisi bayandan sözleşmenin bir örneğini fakslamasını rica ediyorum.

Sanki Kozmik Belge
Satış temsilcimiz, kendinden emin ses tonuyla; “maalesef, şirket kuralları gereği, sözleşmeyi önceden gösteremiyoruz” diyiveriyor.

Bunca yıllık meslek yaşamımda, sözleşmenin taraflar arasında incelenmek için önceden gösterilmemesi, gönderilmemesi gibi bir kurala rastlamamış olmama rağmen, “vardır haklı bir nedeni” diye düşünüyorum.
Niyetimi bozmuyorum.
Hem sözleşmeyi önceden görsek ne olacak ki, nasılsa ;”….. güvencesiyle” ev satın alacağız…
Dahası, nasılsa sözleşmeyi imzalamaya gittiğimizde okuyacak, anlayacak kadar vaktimiz olacaktır.

Nihayet “G” günü geliyor.
Toplaşıp sözleşmeyi imzalamaya, kaporamızı ve taksitler için çeklerimizi teslim etmeye gidiyoruz.

Onsekiz sayfalık bir sözleşme uzatıyorlar önümüze.
O ana dek, “kozmik belge” muamelesi yapılan sözleşme nihayet elimizde.
Dokunuyoruz ona…

Tamam, Söz Ağızdan Çıkar. Ama…
Ve sayfaları okumaya başlıyoruz.
Bilinen maddeler.
Tarafların isimleri, adresleri, projenin tapu kayıtları, ödenecek rakam, ödeme şekli, ödemezsek, geciktirirsek başımıza gelecekler, vs.vs.
Bu kısımlar tamam.
Bizi ilgilendiren sonraki maddeler.

Hızla evin teslim edileceği tarihin yazılı olduğu bölüme geçiyorum.
Yanlış okuduk diye düşünüp tekrar okuyoruz kardeşimle.
Teslim tarihi 2012/Eylül değil, 2013/Eylül yazılmış.
Yani satış temsilcimizin bize söylediği teslim tarihinden tam bir yıl sonra.

Yanlış yazılmıştır diye düşünüp satış temsilcimize durumu anlatıyoruz.
“Hayır” diyor, kendinden emin ses tonuna sahip satış temsilcisi bayan; “tarih doğru.”
“İyi ama, bize bu yıl, Eylül ayında teslim edileceğini söylemiştiniz” diyoruz, utana-sıkıla…
“Size söylediğim tarih doğru, evinizi 2012/Eylül’ünde teslim edeceğiz. Biz sözleşmeye 2013/Eylül yazdık, bir aksama olursa diye. Ama merak etmeyin, evinize bu yıl içinde geçeceksiniz.”

Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Düşerse
Hadi daha kibar yazalım, bir kere midemiz bulandı.
Bize günlerdir söylenen teslim tarihi ile yazılı olan tarih arasında bir kocaman yıl farkı var.
Midenin bulanması için yeterli.

Eh, madem mide bulandı.
Okumaya devam ediyoruz, daha bir dikkatle.

“Madde 11.6-Alıcı (yani biz), proje içindeki sosyal tesislerin (hani yeğenimin özgürce koşup duracağı yeşillikler, koşu alanları, yaz keyfi yapacağımız yüzme havuzu falan…) satıcının kararı doğrultusunda, ticari bir hüviyetle işletilebileceğini, bu halde sosyal tesislerden bedelini ödemeden faydalanmayacağını (ne kaa ekmek, o kaa köfte, yani ne kadar ödeme, o kadar hayal) kabul ve taahhüt eder.”
Projeyi anlatırken, sosyal olanakları birer artı değer olarak sunan satış temsilcimize bakıyoruz.
Sosyal olanaklardan ücretli yararlanılacağını söyledi de, biz mi anımsayamadık diye düşünüp duruyoruz.
Olsun, niyetimizi bozmuyoruz.

Ne Anladıysanız O…
“Madde 9-Proje kapsamında gerek arazinin yapısından, özelliklerinden, uygulanacak altyapı ve proje geneline veya ortak alanlarına dair teknik zorunluluklarından, gerekse ruhsat aşamasında öngörülemeyen diğer sair sebeplerden dolayı satıcının proje üzerinde her türlü değişiklik yapma hakkı saklıdır. Taraflar arasında akdedilen işbu sözleşmenin satıcının proje üzerinde değişiklik yapma hakkını kısıtlamadığı, bundan dolayı satıcı nezdinde herhangi bir hak veya talebin söz konusu olmayacağını alıcı beyan, kabul ve taahhüt eder.”

Yani satın aldığımızı zannettiğimiz ev, sosyal alanlar, yerleşim planı, aklınıza ne geliyorsa hepsine ulaşabilmemiz, satıcının merhametine kalmış durumda.
Olsun, niyetimiz baki.
Evi alma kararımız kavil…

“…… Güvencesiyle”
Projeye bizi ısındıran, satın alma kararı vermemize yol açan en önemli unsur, firmanın reklâmlarında, broşürlerinde, ofisin her tarafında ve dahası satış temsilcisinin her iki cümlesinden birinde, kocaman kocaman “….. güvencesiyle” ifadesinin yer almasıydı.
Ne ki, bu güvencemiz de, sözleşmenin başka bir maddesiyle havaya uçuveriyor:

“Madde 13.2-İşbu sözleşme sadece tarafları olan alıcı (yani biz) ve satıcıyı (yani firma) bağlar. Alıcı arsa sahibi ….’ın (yani isminin olmasından dolayı kendimizi güvende hissettiğimiz, toplu konut işiyle uğraşan yerel yönetime ait şirket) işbu sözleşmeden dolayı kendisine karşı yüklendiği herhangi bir borç ve taahhüdü bulunmadığını, Tüketicinin Korunması Hakkındaki kanun ile diğer mevzuat hükümleri nedeniyle sorumluluğu olmadığını kabul ve taahhüt eder.”

Merdi Kıpti Şecaat Arzederken, Sirkatin Söyler
“Olamaz” diye içimden geçiriyorum.
Tanıtımlarda, reklâmlarda, broşürlerde, her yerde “… güvencesiyle” diye beynimize işlediler.
Niyetimizi bozmama kararındayız.
“Bu madde hukuken hükümsüzdür” diye hesaplar yapıyorum.
Hesabın içinden tam çıkacakken, gözüm başka bir maddeye ilişiyor:

“Madde 13.5-Satıcının satış faaliyetleri ile ilgili olarak kullandığı, kullanacağı evrak, broşür, ilan ve reklamların içeriği alıcıya herhangi bir talep hakkı vermez. Zira satışa sunulan bağımsız bölümün bulunduğu proje kapsamında satıcı tarafından hazırlanan her türlü afiş, maket, broşür, el ilanı, radyo ve televizyon reklamları kapsamında kullanılan görseller ve ifadeler tanıtım mahiyetinde olup satıcının taahhüdü niteliğinde değildir.”

Daha fazla dayanamıyoruz.
Mide bulantımız artıyor.
Niyetimizi bozuyoruz.
Arkamıza bile bakmadan, tüm hayallerimizi orada bırakıp kaçarak uzaklaşıyoruz.

Bu makale, 20.03.2012 tarihinde, ekonomi.com portalının  http://ekonomigundemi.com/yazar/Kardesimi-Nasil-Kurtardim-/1819 linkinde yayınlanmıştır.