3 Eylül 2009 Perşembe

"Dağ Fare Doğuracak" Demiştik...


5464 sayılı Banka ve Kredi Kartları Yasasına Geçici Madde ekleyen 5195 sayılı Yasanın kredi kart borçlarının ödenmesine ilişkin getirdiği kolaylıktan yararlananların sayısının yüzde sekiz oranında olması, bu yasa çıkarken TBMM. ne çağrı yaparak; yasanın "borcunu hiç ödemeyenleri" değil, aksine asgari tutarı ödeyerek borcu öteleyenleri" kapsamasının gerekliliğine işaret edenleri haklı çıkardı.

Toplumsal gerilime yol açan kredi kart borçlarının tasfiye edilmesine yönelik son bir yıldır yapılan çağrılar üzerine harekete geçen siyasi iktidar, kredi kart boçlarının yapılandırılarak ödenmesine ilişkin çalışmasını kamuoyuna büyük müjdelerle duyurmuş, ancak hazırlanan yasa tasarısının kapsamının dokuz milyon mağdur yerine borcunu hiç ödemeyen ve ödemeyecek olan 875 bin kişi sınırlı olması, yasadan beklenen yararın sağlanamayacağını en başından ortaya koymuştu.

Öte yandan ısrarla dikkat çektiğimiz Ekim ayında küresel ölçekte yaşanması muhtemel ekonomik kriz nedeniyle bugüne kadar borcu öteleyenlerin, borçlarının asgari tutarını dahi ödeyerek ötelemeleri olanaksız hale gelecek ve toplumsal gerilime yol açan kredi kartları sorunu ülke ekonomisinin kırılma noktalarından birini oluşturacaktır.




1 Eylül 2009 Salı

"tüketicinin olmadığı yerde, bankaların borusu ötüyor..."


Türkiye Bankalar Birliği Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti’nin son bir yıllık raporunu değerlendiren Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz; “heyetten çıkan kararların çoğunluğunun tüketici aleyhine olması, heyette tüketici temsilcisinin olmamasından kaynaklanmaktadır” dedi.

Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) tarafından “birlik üyeleri ile bireysel müşterileri arasındaki ihtilâfların değerlendirilmesi ve çözüme kavuşturul-ması” amacıyla 01.09.2007 tarihinde, Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti kurulmuştur.

Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti’nin 01.09.2008-14.08.2009 tarihleri arasındaki son bir yıllık çalışma dönemindeki çalışmalarına ilişkin açıklanan rapora göre; 2.450 başvuru heyete iletilmiş olup ilgili bankalara yönlendirilen, kabul edilmeyen, bilgi ve belgesi eksik olan başvurular dışında 239 başvuru hakkında karar verilmiş olup, 239 başvurudan 78 adedi için tüketici lehine, 161 adedi için banka lehine karar verilmiştir.

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun gereğince kurulan Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine bankacılık hizmetlerini şikâyet eden tüketicilerin kahir ekseriyetinin haklı bulunduğu gerçeği karşısında, Türkiye Bankalar Birliği Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti tarafından sadece yüzde 33 oranında tüketicinin haklı olduğuna karar verilmesi ilginç ve üzerinde düşünülmesi gereken bir sonuçtur.

Türkiye Bankalar Birliği tarafından yayınlanan Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyetinin Oluşumu, Çalışma Esas ve Usulleri Hakkında Tebliği’in 5. maddesi gereğince, beşi kişiden oluşan heyet üyeleri, bankalarca gösterilen üyeler arasından seçilmektedir. Yani tüketici sorunları hakkında karar vermek üzere oluşturulan bu heyette tüketici temsilcisi bulunmamaktadır.

Tüketicinin temsilcisinin bulunmadığı, tek taraflı olarak oluşturulmuş bu heyetten verilen kararların güvenilir olduğu tartışmalıdır. Nitekim son bir yılda tüketici tarafından iletilen başvuruların sadece yüzde 33 ünde tüketicinin haklı bulunması, bu tereddüdü kuvvetlendirmektedir.

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun gereğince kurulan Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri, oluşumu itibariyle iletilen başvuruların tüm taraflarına yer veren ve çoğu durumda mahkeme kararı niteliğinde kararlar üreten yasal bir kamu kuruluşudur.

Yasal bir kamu kuruluşu ile aynı görevi yerine getirmek üzere Türkiye Bankalar Birliği tarafından başkaca bir heyet kurulması, mevcut Tüketici Sorunları Hakem Heyetleri’nin işlevsizleştirilmesi amacına yöneliktir.

Oluşumu itibariyle tüketicinin temsil edilmediği, objektif kriterlerin gözetilmediği ve yasal dayanaktan yoksun Türkiye Bankalar Birliği Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti ortadan kaldırılmalı, bu heyetlerin çalışmasında ısrar edilecekse, heyet içinde tüketici temsilcisine yer verilmelidir.

Bankacılık hizmetleri nedeniyle hakkını aramak isteyen tüketiciler, yaptırım gücü bulunmayan karar veren Türkiye Bankalar Birliği Müşteri Şikâyetleri Hakem Heyeti yerine, icra kabiliyetini haiz kararlar veren ve her Kaymakamlık binasında faaliyet gösteren Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine başvuru yapmalıdırlar.

Av. M. Bülent Deniz
Tüketici Hakları Uzmanı

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Deniz: "Üniversite Harçları Bu Yıl Alınmamalı"


Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç-Sen), hükümetin geçtiğimiz haftalarda yaptığı yüzde 8’lik harç zamlarının iptali için Danıştay’a dava açtı.


Harç zamlarına karşı yaptığı eylemlerle velilerin ve kamuoyunun desteğini alan Genç-Sen'li öğrenciler, şimdi de zamlara karşı Danıştay'a dava açtı. TMMOB Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi'nde basın toplantısı düzenleyen öğrenciler, yüzde 8'lik zammı kabul etmeyeceklerini dile getirdiler.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Avukat Bülent Deniz ve çeşitli üniversitelerden öğrencilerin katıldığı toplantıda konuşan Genç-Sen yönetiminden Emre Öztürk, zamları müjde olarak duyuran hükümetin aksine harç artışını geri çektirmek için mücadele edeceklerini ifade etti.

Öğrencilere davada yardımcı olan Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Avukat Bülent Deniz de, harç zamlarının ilk defa yargıya gideceğini söyleyerek, mevcut yasalarda yer alan hükümlerin uygulanmayışı nediyle Anayasa ve uluslararası düzenlemelere aykırı olduğunu söyledi.

Deniz, ''Harç zamlarının ilk defa bu dönemde yargıya intikal edecek. TC. Anayasası'nın Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi başlıklı 42. maddesine göre, 'Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.' Ancak mevcut düzenleme kriz nedeniyle öğrencileri eğitim hakkından yoksun bırakılmasına neden olacaktır. 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanunu'nun 46.maddesi ile öngörülen Cari Hizmet Maliyeti düzenlemesi ile yükseköğretim kurumlarında eğitim görmek isteyen öğrencilere verilecek eğitim ve öğrenim hizmeti için öğrenci başına cari hizmet maliyetinin devletçe karşılanan kısmı dışındaki miktarın öğrenci tarafından karşılanması öngörülmektedir'. Yasanın bu düzenlemesi başta ülkemizinde taraf olduğu uluslararası düzenlemeler olmak üzere TC. Anayasası'na açıkca aykırıdır. Bu sebeplerden dolayı Danıştay'a zammın geri çekilmesi talebiyle dava açtık" diye konuştu.

Genç-Sen adına konuşma yapan Emre Öztürk de davanın takipçisi olacaklarını dile getirerek, ''Gerek Bakanlar Kurulu kararı gerekse bu karara dayanak olan kanun maddesinin anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa mahkemesine sunulması ve bu yolda parasız eğitim hakkımızın engellenmesine bir son verilmesini talep ediyoruz. Mücadelemiz bu yolda sürecektir. Yüzde 500'lük zammı geri çektireceğimiz gibi yüzde 8'lik zammı da geri çektirecek ve parasız eğitim hakkını alma yolunda ilerlemeye devam edeceğiz" dedi.

Toplantıya katılan öğrenci velisi 51 yaşındaki Cihan Öztürk de zamlara ilişkin görüşlerini açıkladı.
Öztürk, "Her sene aynı krizi yaşıyoruz. Veli olarak okul başlarında kabus yaşıyoruz, daha sonraki halk tepkileri ile birlikte sanki nimetmiş gibi geri adım atıyorlar. Bu duruma hem öğrencinin geçimi hem de bizim geçimimiz açısından maddi olarak bakıyoruz. Yurtlara ödenen paralarıda hesaba katarsak, sadece yüzde 8'lik biz zam olarak değil, yüzde 100'lük bir zam olarak değerlendirmekte yarar var. Zamlar geri çekilsin, öğrenciler ücretsiz okusunlar" diye konuştu.

Bakanlar Kurulu toplantısına kadarki süreçte hem sokakta eylemlerle, hem de konunun muhataplarıyla görüşmeler yaparak bu zamların yapılmamasını gerektiğini ifade ettiklerini söyleyen Genç-Sen, Bakanlar Kurulu’nda hiçbir kritere bağlı kalınmadan yapılmış olan bu zamlara karşı dava açtı. Davayı üstlenen Tüketiciler Birliği Derneği Onursal Başkanı Bülent Deniz, 2008’in eylül ayında ortaya çıkan kriz nedeniyle en azından bu yıl harçların alınmaması gerektiğini, zamların da bu durumda yapılmaması gerektiğini düşündüklerini, ayrıca Anayasa’nın Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi başlıklı 42. maddesine göre, “Kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz.” maddesi ve Türkiye’nin de taraf olduğu uluslar arası anlaşmalar gereği yükseköğrenimin parasız olması gerektiği, ancak 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 46. maddesi ile öngörülen Cari Hizmet Maliyeti düzenlemesi ile “yükseköğretim kurumlarında eğitim ve öğrenim görmek isteyen öğrencilere verilecek eğitim ve öğrenim hizmeti için öğrenci başına cari hizmet maliyetinin devletçe karşılanan kısmı dışındaki miktarın öğrenci tarafından karşılanması” yönündeki yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu nedenle iptali gerektiği için dava açıldığı belirtti.

Dava dosyasında üç talebin bulunduğu; ilk olarak harçlara enflasyon oranından fazla zam yapılamayacağı, yapılacaksa da bunun kanıtlanması gerektiği yönünde emsal davaların olmasından da yola çıkarak %8’lik zammın geri çekilmesi, en azından enflasyon oranı olan %5’e indirilmesi gerektiği, ikinci olarak, Yüksek Öğretim Kanunu’nun 46. Maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu ve bu nedenle iptali gerektiği, üçüncü olarak da davanın sonuçlanmasının zaman alacağı, ancak bu süreçte okulların kayıtlarının başlayacağı ve kayıt yaptırabilmek için harç ödenmesi zorunlu olduğu için yürütmenin durdurulması gerektiği belirtildi.

Basın toplantısına katılan köşe yazarları ve öğrenci velileri de Genç-Sen’in bu mücadelesine destek verdiklerini, bu açılan davanın çok haklı bir dava olduğunu, öğrencilerin hem haklarını kazanmak adına, hem de bu nasıl yapıldığı belirsiz zamlara son vermek adına çok olumlu bir adım olduğunu söylediler.
http://ogrenciajansi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=291&Itemid=27

"GECİKME FAİZ ORANLARI DÜŞÜRÜLMELİ"


Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Bülent Deniz, kamusal hizmet bedellerine uygulanan gecikme faiz oranlarının yeniden düzenlenmesini istedi.

ANKA

Ankara- Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Av. M. Bülent Deniz, yaptığı açıklamada, "Yıllık enflasyon oranının çok üzerindeki olan gecikme faiz oranları makul seviyeye çekilmelidir" dedi.

Deniz, Gerçekleşen yıllık enflasyon rakamları ile firmaların alacaklarına uyguladıkları aylık gecikme faiz oranları arasında büyük bir uçurum bulunduğunu ifade ederek, "Gerçekleşen yıllık enflasyona yakın bir oranda, aylık gecikme faizinin tüketiciden alınması, ekonominin gerçekleri ve insafla bağdaşmamaktadır."değerlendirmesinde bulundu.

Tüketiciye sunulan iletişim, ısıtma ve benzeri kamusal hizmet bedellerinin zamanında ödenmemesi nedeniyle firmaların gecikme faizi tahakkuk ettirmelerini haklı bulan Deniz, şunları kaydetti:
"Halen bankacılık sektöründe bir yıllık mevduat için ortalama olarak yüzde 8-10 faiz ödenmektedir. Firmaların tahakkuk ettirdikleri gecikme faiz oranları yıllık bazda değerlendirildiğinde, bankaların bir yıllık mevduata verdikleri faiz oranının çok üzerinde bir oran uyguladıkları görülmektedir.

2008 yılının son çeyreğinde başlayan küresel ekonomik kriz nedeniyle oluşan işsizlik süreci, tüketicilerin ödemelerindeki istikrarı bozmuş, fatura ödemelerinde önceki dönemlere göre ödemelerdeki gecikmelerde artış gözlenmiştir.

Küresel ekonomik kriz ile mücadelede siyasi iktidar tarafından uygulamaya konulan önlemlerin bir kısmı kamu alacaklarının çok düşük faizler ile taksitle ödenerek, tasfiyesi amacına yöneliktir. Nitekim bu kabil önlemler yurttaşların borçlarını tasfiye etmelerini kolaylaştırmıştır."

Ancak özel sektör firmalarının kendi alacaklarına uyguladıkları gecikme faiz oranlarını ekonominin diğer tüm parametreleri ile uyumsuz olarak tespit etmiş olmaları, küresel ekonomik kriz ile mücadelede doğru ve uygun bir yaklaşım değildir. Her biri kamusal nitelikte hizmet veren bu firmaların, makul seviyelerde ve ekonominin diğer parametreleri ile uyumlu oranların tespiti, 'aynı gemide olma' duygusunun yansıması olacaktır."
http://yhs.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=77876
26 Ağustos 2009

18 Ağustos 2009 Salı

Roubini’den Neyim Eksik Abi?..

9 Şubat tarihli makalemizde; “Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum. Bu algılamam hiç değişmedi” diyerek,
22 Şubat tarihinde kendimizce son noktayı koymuş ve “yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik. Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek” iddiasında bulunmuşuz.

Bu kadar iddialı, afili tespit ve öngörülerin ardından Nisan ayı ile birlikte dış piyasalarda toparlanma belirtilerinin görülmeye başlaması, içeride de USD kurunun düşüp İMKB nin coşmaya başlaması ve nihayetinde küresel krizi bilen adam olarak anılan Nouriel Roubini’den Obama’ya kadar hemen herkesin “dibi gördük, artık bundan sonrası selamet” söylemleri arasında, okurlarımızın ve yakın dostlarımızın istihza dolu takılmalarına göğüs germiş biri olarak, ekonomi kâhinliği misyonumuzu (!) devam ettirip Ekim ayında küresel ekonomik sıkıntıda yeni bir döneme girileceği iddiasında bulunuyoruz.

“Dibi Gördük” mü?
Nitekim biz bu makaleye çalışırken, coşmuş piyasalar birden bire süt dökmüş kediye döndü ve gerek açıklanan veriler ve gerekse finans piyasalarında oluşan değerler, bahar havasının sona erdiğine dair ipuçları vermeye başladı.

“Dibi gördük” olarak bizlere yansıyan söylemlerin satır araları dikkatlice okunduğunda temel olarak dile getirilenin “dibi gördük”ten çok “kötüye gidiş hızı yavaşladı” olduğu çok açık.
Nitekim “aman ne güzel, kriz bitti” dedirten uluslararası ve ulusal tüm ekonomik verilerin hala negatif olduğu, sadece negatif seyir hızının azaldığı bir gerçek.
Özellikle Çin’in Temmuz ayında açıklanan yıllık bazdaki ithalatındaki yüzde 14,9 oranındaki düşüş, küresel ekonomik sıkıntının dibinin hala görünmediğinin habercisi sanki…
Ardından ABD. de banka iflaslarının birkaç gündür devam ediyor olması da, iyimser adamlar topluluğunda şaşkınlık oluşturmuşa benziyor.

Kaçamayan, Şimdi Kaçacak…
Ülkemizde ise, hangi perspektiften bakılırsa bakılsın, Eylül ayında başlayan süreçte İzlanda, Macaristan, Pakistan gibi ülkelerden daha az etkilendiğimiz açık.
Bunda, kriz öncesi ülkemizde bulunan sıcak paranın “stop loss” diyememesi ve ulusal piyasalardan çıkamamasının etkisi olduğunu düşünüyoruz.
Şu anda kriz öncesi ülkemizde bulunan ve kriz sürecinde ülkemizden çıkmayı başaramayan sıcak paranın, Nisan ayı ile birlikte başlayan bahar havasını arkasına alarak ulusal piyasalarda pozitif değerleri zorladığı ve “kriz bitti” algısını oluşturmaya çabaladığı bir gerçek.
Piyasa oyuncularının “keriz silkeleme” dedikleri bir operasyon gibi görünüyor gözümüze. Eylül ayından itibaren piyasalardan ve dolayısıyla ülkemizden çıkamayan sıcak para, bu operasyon ile daha olumlu koşullarda ülkemizden çıkmaya hazır hale gelmeye çalışıyor sanki…

Öte yandan seyir hızını azaltsa da negatif rakamlara sahip işsizlik, kapasite kullanım, ithalat-ihracat, cari açık ve benzeri göstergelerimiz alarm seviyesini koruyor.
Siyasi iktidarın önlemler paketi sadedinde uygulamaya koyduğu ÖTV indirimlerinin sonu gelince, otomotiv başta olmak üzere, geçici süre için ÖTV indirimi yapılan sektörlerde satışlar yeniden bıçak gibi kesildi.
Yaklaşan Ramazan ayı, okulların açılması, kış dönemi gibi normal koşullarda da, ülke ekonomisinde hafif sallantılara neden olan dönem kapıda.

Talep Azalacak, İşsizlik Artacak
Ferdi borç stokunun eritilmesine yönelik olarak siyasi iktidar tarafından çıkarılan kredi kartı, öğrenci kredisi ve benzeri borçların yapılandırılarak tasfiyesine ilişkin yasalardan yararlanma oranı da, beklenenin gerçekleşmeyeceğini gösteriyor.
Yani hane halkı hala borçlu kalmaya devam ediyor.
Hane halkının borç stokunun olduğu gibi durduğu bir ekonomik düzende, tüketimin yani talebin azalmaya devam edeceği bir gerçek. Talep azalması da, ekonominin o bildik kuralı gereği “arz”ı, yani üretimi azalacaktır.
Bu demektir ki, hız kesmiş görünen işsizlik rakamları başta olmak üzere göstergeler yeniden baş aşağı uçmaya devam edecektir.

Eh, bu noktada küresel zeminde ekonomik sıkıntının bitmediği ve sonbahar (hatta nokta atışı yapalım Ekim ayı) ile birlikte krizde yeni bir olumsuz döneme girileceği öngörümüz gerçekleşirse; bu durumda, önceki süreçte diğer ülkelere göre bizi daha az etkilemiş olan ekonomik sıkıntıdan hayli ve belki de en fazla etkilenen ekonomilerden birisi olmamız işten bile değil.

Hadi bir miktar daha moral bozmaya devam edelim; Avrupa Birliği’ndeki geleceğe yönelik olumsuz beklentiler, bizdeki “açılım” süreci, İran’da yaşanan ve ne olduğunu kimsenin anlayamadığı gelişmeler, Obama ile birlikte değişim sinyalleri veren ABD politikasındaki projeksiyonların ne olduğunun sadece proje sahiplerince bilindiği bir ortamda, küresel ekonomideki gidişatın bu gelişmeler doğrultusunda belirlenmemesi mümkün değil.
Bu durumda baştaki sözümüze dönerek, “dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek” tespitimizi hatırlayıp tarihe tanıklık etmeye devam edeceğiz.

Sahi, çare ne?
O bizim işimiz değil elbette.
Orta yerde Roubini, Ali Babacan, Mehmet Şimşek dururken, bu konuda ahkâm kesmenin bize düşmeyeceğini, herhalde takdir edersiniz…

13 Ağustos 2009 Perşembe

"Ekim Ayına Dikkat!..."




Bugün Gazetesi Ekonomi Müdürü Celal Toprak tarafından Bugün TV. de yayınlanan "Celal Toprak'la Ekonomi Gündemi" programında konuk olan Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz, Ekim ayında ekonomide olumsuz gelişmeler yaşanabileceğine dikkat çekti.


Türkiye'de kredi kartı kullanımındaki olumsuz gelişmeleri ve kredi kar borç stokunun eritilmesi amacıyla çıkarılan 5915 sayılı yasanın eksikliklerini vurgulayana Deniz; "çıkan yasa zaten ödeme yapmayan dokuzyüzbin kişiyi kapsamakta. Dolayısıyla yasadan yararlanmak için yapılan başvurular yüzde on civarında kaldı. Asıl sorun yasa çıkana kadar bir şekilde asgari tutarı ödeyerek temerrüde düşmeyen sekiz milyon kişide. Yasanın bu kişileri kapsayacak şekilde çıkması halinde, kredi kart borç stokunun eritilmesi ve kredi kartı nedeniyle toplumda oluşan gerginliğin giderilmesi mümkün olacaktı. Öte yandan küresel ekonomik kriz geçmiş değil. Bugünlerdeki olumlu sinyaller kanımca geçici ve Ekim ayında, ekonomide orta büyüklükte bir olumsuz hareketlilik bekliyorum. Bu sefer ülkemizin etkilenmesi sanılandan daha fazla olacaktır" dedi.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Konut Alacaklar, Dikkat...


Konut alırken mağdur olmamak için tüketici derneklerinden vatandaşa önemli uyarılar...

Konut alırken mağdur olmamak için tüketici dernekleri uyardı: “Kredi kullanacaksanız 10 yıl vadeyi geçmeyin, yarısını peşin ödeyin. Tapunun kimin üstüne olduğunu öğrenmeden konut almayın...”
Tüketiciler Derneği Başkanı Engin Başaran, depremden sonra konut almak isteyenlerin iki kat daha fazla dikkat etmesi gerektiğini söyledi.

Fayansların, parkelerin hatta manzaranın güzel olup olmadığına bakıldığını ifade eden Başaran, “Aslında önemli olan inşaatın kalitesi. Tabii ki manzarasının güzel olması iyi bir şey ama buna dikkat ederken inşaatın ne kadar dayanıklı olduğu da unutulmamalı” dedi.

Bir otomobil alırken çok dikkatli olduğumuzu fakat konuta aynı hassasiyetle yaklaşılmadığını vurgulayan Başaran, tüketicilerin ileride mağdur olmamaları için gerekenleri şöyle sıraladı:

İlk olarak depreme dayanıklı mı, fay hattı üzerinde mi, ruhsatı, kullanım izni var mı, proje-zemin etüdü yapılmış mı’ gibi sorulara cevap aranmalı.

Bir binanın kullanım ömrü 50 yıldır. Daire alacak kişilerin yapının yaşını öğrenmeleri çok önemli.

YAŞLI BİNALAR MASRAFLI
Ayrıca yaşlı binalar ciddi tamirat masrafı çıkarabiliyor. Depreme karşı da daha dayanıksızlar. n Dairenin nasıl ısındığı, pencerelerinin sağlamlığı çok önemli. Ayrıca otoparkının olması İstanbul gibi illerde park sorunu gibi riskleri de minimuma indirir.

Eğer alınacak konut için kredi kullanılacaksa daha da dikkatli olmak lazım. Bankaların kaynak yapıları en fazla 3 ay vadeli. Dolayısıyla 20 yıl taksit yükü altına girmek akıllıca değil.

Taksitte 10 yılı geçirmemek lazım. Hatta en azından yarısını peşin olarak ödemek çok akıllıca. Çünkü örneğin 0,99’dan başladığınız taksitler duruma göre 2,50’lere kadar çıkabiliyor.

Konut kredilerinde birçok sigortanın yaptırılması isteniyor. DASK hariç hiçbiri zorunlu değil. Tabii ki diğerlerini de yaptırmak lazım fakat en uygun şartları sağlayan yerleri bulup fazla ödeme yapmaktan kurtulabiliriz.

TAPUNUN KİMİN ÜZERİNE KAYITLI OLDUĞUNU MUTLAKA ÖĞRENİN

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Bülent Deniz,
konut almak isteyenlerin mutlaka yapının tapu kaydını kontrol etmesi gerektiğini söyledi. Konutun tapusunda alınan şirketin isminin olması gerektiğine işaret eden Deniz, “Mutlaka noterde satış vaadi sözleşmesi yapılmalı. Bu da yeterli değil, tapuda da tescil ettirilmeli” dedi.

İSİM ÇOK ÖNEMLİ
Birçok inşaat şirketinin kat karşılığında inşaata başladığını kaydeden Deniz, şöyle devam etti: “100 daire yapacaksa 50’sini arazi sahibine verip kalan 50’sini pazarlamaya başlıyor. Birçok tüketici de sadece konutun maketini görüp küçük bir anlaşma ile taksit ödemeye başlıyor.

Bu önemli çünkü inşaat zamanında bitmediği takdirde şirket arazi sahibine payını veremiyor ve bu sebeple de devir yapılamıyor. Dolayısıyla da tüketiciler mağdur ediliyor. Bu duruma düşmemek için mutlaka tapudaki isim dikkate alınmalı.”

MAKETTEN SATIŞLAR ARTACAK
Büyük firmalarda bile taahhütlerin yerine getirilemediğini duyduklarına söyleyen Deniz, “Maketten konut satışlarında eylülde ciddi bir artış bekliyoruz. Çünkü konut satışları hala beklenenin altında. Bizim önerimiz makete bakıp, konutu görmeden ev almayın” dedi.

Konut satışı yapabilmek için birçok şirketin cazip kampanyalar yaptığını vurgulayan Deniz, şunları söyledi: “Bunlara çok dikkatli yaklaşmalı. Kâra geçme niyetiyle zarara girmek olası. Oturma izni var mı, elektrik, su, doğalgaz kullanım hakkı var mı öğrenmek lazım. Bunlar uzun ve detaylı işler fakat tüketici bir ev almak için bir servet verecekse çok dikkatli davranmalı.”

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/74821-konut-kredisinin-en-uygun-kullanimi-haberi.aspx

24 Temmuz 2009 Cuma

TRT 1 de, "Yaşarken" 30. Haftasında...




TRT 1 Radyosunda, her Cuma "Yaşarken" programında tüketici hakları konuşuluyor.

2 Ocak 2009 da yayın hayatına başlayan "Yaşarken" programında, Cuma günleri, 13:30-14:30 arasında her hafta tüketici haklarına ilişkin bir konu ayrıntıları ile ele alınıyor.

Zehra Karabel, Hilal Ertan ve Gülay Oktar'ın yapımcılığını üstlendiği programı, Tülin Öztürk Ekici sunuyor.

Program danışmanı ve sürekli konuğu Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları uzmanı Mehmet Bülent Deniz...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Kredi Kartı Mağdurlarının Sorunları Posta'da


Kredi kart borçlarının yeniden yapılandırılarak, ödenmesini sağlayan 5915 sayılı yasa yürürlüğe girdi.

Yasadan yararlanacak yaklaşık 900 bin kartzedenin karşılaşabileceği hukuki sorunların çözümüne ilişkin öneri ve değerlendirmelerimizi, her gün Posta Gazetesi'ndeki köşemizde kamuoyu ile paylaşıyoruz.

29 Mart 2009 Pazar

muhsin bey

Bu hafta sizlere Brahms’çı mısınız, yoksa Wagner’ci mi” diye soracaktım.
Klâsik müzik dünyasının biraz magazin kokan, ama daha çok “doğurgan rekabet”i niteliğindeki bir sessiz kavganın üzerine söyleşecek, neredeyse Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki ezeli rekabeti 1900’lü yıllarda yaşayan bu iki dev besteci arasındaki rekabetin, ezeli olduğu kadar “”doğurganlığı”ndan yola çıkarak, ekonomide, siyasette kullanılabilir model olup olmadığı üzerinde duracaktık.

Kısmet olmadı.
Kimyamızı bozan helikopter kazası, buna fırsat vermedi.

Muhsin Yazıcıoğlu üzerine, vefatının ardından söylenen ve hepsi de güzel ve iyi olan beyanların ortalığa döküldüğü bu anda, biraz bu saptamaların değerlendirilmesi, biraz da kimyamızın bozulması konusunda bir şeyler söylemenin zamanı mıdır, emin değiliz.
Ama gündem canavarı Türkiye’de, elin çabuk tutulmaması halinde neler olabileceğini bilenlerdeniz ne yazık ki…

Muhsin Bey, 80 öncesinin hızlı abilerinden… O toz duman arasında kendince bir yerde saf tutmuş ve inandığını gerçekleştirmeye çalışmış bir insan.

Sıra bedel ödemeye gelince, Muhsin Bey de bundan nasibini alanlardan. Büyük kısmı tek başına bir hücrede olmak üzere, yedibuçuk yılını özgürlüğünden yoksun olarak geçirdi.

Mahpusluğun önemli bir okul olduğunun en güzel örneklerinden biri O. Mahpusluğunun ardından, değerler sisteminde daha olumluya doğru önemli bir evrilme yaşamış. Ardından farklı bir siyaset kulvarında bu evrilmenin gerçekleşmesi idealinde, neredeyse tek başına mücadele…

Buraya kadar olanlar bildik şeyler.
Bizce Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Muhsin Yazıcıoğlu yapan, “28 Şubat”tır.
Saçma sapan, halka rağmen gerçekleştirilen bu postallı post olaydaki duruşu ile tarihteki onurlu yerini sağlamlaştırdı Muhsin Bey.

Yaşamı boyunca tüm mücadelesinin odağına devleti oturtan, devleti için bir şeyler yaptığına inanan, devletini önceleyen Muhsin Bey’in, 28 Şubat’ta haklının yanındaki tavrının bir çelişki olduğu ileri sürülebilir mi?
Asla!
O, bu duruşu ile “devletin, insan için” olduğuna olan inancını ortaya koydu. O duruşta; insan hakları ayaklar altına alınan milyonlar için verilen mücadele vardı.

O duruşta önemli bir şey daha yaptı Muhsin Bey; devletin içinde 1800’lü yıllardan bu yana var olan, neredeyse kurumsallaşan “halka rağmen”ci yapılanmanın daha da ileri gitmesine, bu ülkenin sahibi olmasına isyan etti.
Ve açıkçası, bugün ortalığa dökülen, iddianamelere konu olan o yapılanmanın önünün kesilmesinde önemli bir kırılma noktası oluşturdu.
Sadece bu katkısı nedeniyle bile Muhsin Bey için güzel sözler söylenmesi gereklidir.

Başka yok mu?
Elbette var.
Cep telefon numarasını diğer bütün siyasilerin aksine herkese veren ve daha önemlisi cep telefonunu çevirdiğinizde koruması, özel kalemi, falan filanı yerine kendisi açan, kendisi ile görüşmek isteyen herkesi kabul eden, zora koşmayan, görüşen ve elinden geliyorsa, yardım etmeye gayret eden biriydi.

Bir avuç insanla, siyaset galibiyetinin anlaşıldığı tek görünür yer olan seçimleri kaybedeceği neredeyse kesin olan siyasi hareketi yürüttü yıllarca.
Öyle ki, 22 Temmuz seçimleri arefesinde seçim kazanımı isteğinde olan ve bunun olmayacağını bilen ve dolayısıyla partiyi kapatmayı düşünenlerin dahi önünü kesmiş, açıkçası doğruyu söylemenin sadece seçim kazanmış olmakla ortaya konmayacağını ilân etmiş biridir.
Ve yaşamı boyunca tüm mücadelesinin odağına “devlet”i oturtan bu insanın, yine devletin yardımıyla canından olması, tarihteki dramatik ölümler listesinin üst sıralarında yer alacak.
Altı üstü otuz kilometre karelik bir dağın eteğini binlerce görevlisi ile el ele tutuşup saramayan, bu halde zirveye çıkıp belki de o anda yaralı halde bulunan altı insanını bulamayan bir devlet aygıtı var karşımızda.
Ya da, ülkenin olanaklarını oraya yığarak, birkaç tane dağı traşlayıp yok edemeyen bir aygıt!...
Uymadıysa daha basitini söyleyelim; uydular, tarama ve dinleme teknolojisi, kameralar, şu-bu gibi varolduğu bilinen olanakları zamanında, doğru ve organize bir şekilde kullanamayan bir yapı…

Sahi, “zamanında” demişken…
Kazadan bir saat sonra “Muhsin Bey bulundu, hastanede, sadece ayağı kırık, durumu iyidir” diye kendi örgütünün üst düzey yöneticilerine bu açıklamayı yaptıran kimdir?
Bu açıklama üzerine kazadan hemen sonra o çok değerli birkaç saatin, “nasılsa bulundu” gevşekliği içinde heba edilmiş olması mümkün müdür?

Ve hülâsa, şimdi sormak gerekmez mi; “oraya düşen, Muhsin Bey’in içinde olduğu helikopter yerine, kötü amaçlarla ülkemize girmiş bir düşman unsuru olsaydı, ne yapacaktık?” diye…

Bu dramatik ölüm, hepimizin kimyasını bozdu.
Akla takılan bu soruların oluşturduğu şüpheler, Muhsin Bey’in önceki kazaları ile birleşti.
Bu şüpheler, 28 Şubat sürecindeki Muhsin Bey portresi ile şekillendi ve en azından doğal olarak gerçekleşen bir kazadan, birilerinin murad ettiği sonucun alınması sağlanmış olduğuna dair kanaatler zihinlere yerleşti.

Komplolar falan bir yana.
Şimdilerde şu belli ki,
bu topraklarda yaşayan herkesin zihninde, halkın gözünde, bu olayla ölen devlet aygıtı için bir taziye defteri açılmıştır.
Halk bir yandan bu taziye defterini yazacak, ama diğer yandan belki de tarihi bir duruş ortaya koyacaktır.

Nasıl mı?
Birkaç gündür görüştüğümüz bir çok dostun yerel seçimlerdeki pusula kalabalığını doğru bir şey için kullanacağını biliyoruz.
Yani hangi siyasi görüş sahibi olursa olsun, yerel seçimlerdeki pusulalardan biri, Muhsin Bey’e olan vefanın ortaya konması ve dahası devlet aygıtını şimdi kullanma hakkına sahip olan iktidara olan tepkinin gösterilmesi için kullanılacaktır yönünde bir tespit sahibiyiz.

Umalım ki, devlet aygıtının başındakiler samimiyet sınavından sınıfta kalmamak adına, bu dramatik olayla ilgili ölüm saatini belli eden otopsi raporu başta olmak üzere tüm süreci derinlemesine araştırıp kamuoyu ile paylaşır.

Biz de bu açıklamanın yapılıp yapılmayacağını beklerken, bir yandan Muhsin Bey ve kazada yaşamını yitirenler için dua edecek, diğer yandan saflığı, samimiyeti, nezaketi, yardımseverliği, içtenliği, onurlu olmayı anlatan Yavuz Turgul’un Muhsin Bey filmini izleyecek ve Muhsin Yazıcıoğlu’nu anacağız.