bizim market etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizim market etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2010 Çarşamba

yanıyoooooor...


“Avrupa Birliği’nde son perde mi başladı?”
Bu soruyu bir yıl önce, mütevazi blog yazılarımızın birinde sormuşuz.
Başta Macaristan olmak üzere Avrupa Birliği’nin doğu kanadındaki ülkelerin para birimlerinin dolar karşısında hızla değer yitirmesi ve diğer birlik ülkelerinin yardım yapma konusundaki ikircikli, hatta olumsuz tavırları, o dönemde bu soruyu sormamıza neden olmuştu.
Bu tartışmayı dillendirmemizin üzerinden geçen bir yıllık sürenin, Avrupa Birliği aleyhine işlediğini bugün net olarak görebiliyoruz artık.
Euro bölgesi kaynayan kazan gibi…
Macaristan, İzlanda derken, Yunanistan ile başlayan son dalga İspanya, İtalya ve hatta İngiltere’yi tehdit eder hale geldi.

Yunanistan ekonomisinde yaşanan derin sıkıntı ve bu sıkıntının tehdit ettiği Euro bölgesinde, birbiri ardına önlemler alınmaya çalışılıyor, yardım paketleri oluşturuluyor.
Kamu harcamalarında sıkı disipline gidileceği ve kemerlerin sıkılacağının açıklanması ile önümüzdeki dönemin Avrupa Birliği halkları için yoksullaşma dönemi olacağı şimdiden kesinleşti.
Öte yandan daha vahimi, açıklanan yardım paketlerindeki miktarların her seferinde arttırılmasına rağmen etkisinin birkaç günle sınırlı kalmış olması.
Euro bölgesindeki ekonomik kriz, kırmızı alarm zilini çalmış görünüyor.

Kriz, Savaş İçin Bir Fırsat mı?
Bölge ekonomisindeki bu savrulmaların elbette siyasi sonuçları olacak, bu da toplumsal devinimleri oluşturacaktır.
Nitekim Merkel’in Almanya’dan yükselen sesi, herkesi tedirgin etti: “Artık Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Birliği içinde Almanya’nın geleceği tartışılmalıdır…”

İnsanlığın yakın tarihte yaşadığı iki büyük dünya savaşının baş aktörü olan Almanya’nın en üst düzeyde seslendirdiği bu yaklaşım, zihinlerde “acaba” sorusunun tekrar sorulmasına neden oldu dersek, abartmış olur muyuz?

Bilinçaltında her zaman için Büyük Prusya hayalini canlı tutan Almanya’nın, Avrupa Birliği’ni bu hayalin önündeki engel olarak gördüğü, yeryüzünde soğuk savaşın bitiminde Sovyetler Birliği’nden boşalan süper güç koltuğunda gözü olduğu bilinmeyen bir sır değil.
2008 de başlayan küresel ekonomik çöküş, Almanya’nın bu büyük hayalini gerçekleştirmesi için bir fırsat mı acaba?

Altın ve Metal Fiyatlarına Dikkat!
Yazılarımızda sürekli olarak dile getirdiğimiz temel tez; yaşananın bir ekonomik kriz olmadığı, aksine insanlık tarihinin “yazının bulunması, Fransız İhtilâli” gibi önemli kırılma noktalarına eşdeğer önemde bir gelişme olduğudur.

Bunca önem atfettiğimiz küresel ekonomik çöküşten çıkılır veya çıkılmaz…
Önemli olan, ekonomide alınacak sonuçtan çok, bu süreç sonunda dünyadaki nüfuz alanlarının nasıl ve kimin elinde olduğu, ekonomik ilişkilerden başlayarak, yeryüzünde yaşayan insan ırkının nasıl bir yaşam mimarisi oluşturacağıdır.
Ve daha önemlisi, kısa vadede düşünülmesi gereken sorun, insanlığı derinden etkileyecek bu kırılma noktasının insanlık ailesine, “savaş” gibi acılar getirip getirmeyeceğidir.

Tarih bize bu konuda olumsuz örnekler sunuyor.
İnsanlık için kırılma noktalarının yaşandığı her süreçte, gezegenin bir yerlerinde sıcak savaşların olduğu, tarihsel bir gerçek.
Şimdilerde altın, demir, çelik fiyatlarındaki oynaklığı ve yükselişi izleyen kimi küresel gözler, bir yerlerde, -yaygın değilse bile- yoğun sıcak savaş beklentisi içindeler.
Olur mu, olmaz mı, nerede, nasıl olur bilinmez, ama kendini bir türlü ayağa kaldıramayan dünyanın en azından nüfuz alanlarındaki yeni belirlemeler sürecinde, heyecanlı ve sıcak günler geçireceği kesin.
Ve ne yazık ki, bu tarihsel gerçekliğin yeniden tekrarlanmaması için küresel “barış havariliği” tutumumuzdan başka elimizde hiçbir şey yok.

Yeni Nüfuz Alanları-Yeni Ticaret
Enerji koridoru anlaşmaları, Orta Doğu’da artan etkinlik, vizelerin birer birer kaldırılması, Afrika ve Güney Amerika’ya fokuslanan dış politika bakışı…
Yeni nüfuz alanları oluşumuna ilişkin mücadelede, Türkiye önemli bir performans ortaya koyuyor.
Yeni dış politika olarak algıladığımız bu performansın mutlak ve nihai hedefi, şüphesiz yeniden şekillenecek nüfuz alanlarında hatırı sayılır payı kapmak.
Yeni nüfuz alanlarındaki payımız, küresel ekonomideki payımızın da belirleyicisi olacak.
Ve umalım ki, bu pay kapma mücadelesinde yaşanacak kimi sıcak gelişmeler, ülkemize değmez, teğet geçer.

Ve endişeye mahal yok.
Türkiye’nin devlet geleneğinde, dış politika iktidardan iktidara değişmez.
Aksine dış işlerindeki her türlü “işler”, devlet politikası olarak yürütülür.
Bu bakımdan dış politikadaki yeni anlayış ve tutumunun, mevcut iktidarla sınırlı olmadığını, iktidarlar değişse de, bu yeni performansın “devlet politikası” olarak devam ettirileceğinden kuşku duymamak gerekir.

Yeni Bir Çağ
Yüz yıllık zaman dilimini veya çağ dönemini takvimlerdeki belirlemelere göre değil de, insanlığın gelişimindeki aşamalara göre tayin etmeye kalkarsak, 1453 de İstanbul’un Fethi, 1792 Fransız İhtilâli’nde olduğu gibi yeni bir çağa gireli bir yılı aştık.
2008 Eylül’ünden bu yana, yeni bir çağın içindeyiz.
Önümüzdeki 50-100 yıllık dönemin neresine kadar tanığıyız bilinmez, ama emin olun nefes aldığınız sürece tanık olacaklarınızın yanında, bu fütürist makalemiz pek mütevazi kalacak.
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Haziran sayısında yayınlanmıştır.)

21 Mayıs 2010 Cuma

Ya Yorgan Yoksa?



Çember daralıyor…
Cebinde 46 milyon adet kredi kartı taşıyan, 18 milyon tüketicinin büyük çoğunluğu için yolun sonu ufukta görünmeye başladı.
Veriler iç açıcı değil. Her açıklanan veri, bir önceki dönemi olumsuzlukta katlıyor.
Kredi kartlarında oluşan borç stoku, Türkiye’nin 2010 yılı bütçe büyüklüğünün neredeyse yarısına ulaştı.
Şu anda iki buçuk milyona yakın tüketici, yani “hane” için icra takibi başlatılmış durumda. Her hanede dört kişinin yaşadığını düşündüğümüzde, on milyon yurttaşımız bugünlerde, icra dairelerinden gelen zarfları açmakla, banka avukatlarına, icra memurlarına dert anlatmakla meşgul.
Bunları beceremeyenlerse, intihar dâhil her türlü olumsuz seçenek üzerinde düşünüyor olmalı…

“Kredi Kartı Vak’ası”nı Anlayabilmek…
Türkiye
kredi kartı sorununu 2001 yılından bu yana biliyor ve ne yazık ki, o dönemden bu döneme, “kredi kartları vak’ası” çözümleyebilmiş değil.
Kolaycı yaklaşımlar var; “Tüketici kredi kartını kullanmasını bilmiyor…” ya da “şu bankalar da, önüne gelene kart vermesinler canım…” tarzı…
Bu kolaycı yaklaşımlar ile kredi kartlarında doğru çözümlemeye ulaşmak mümkün değil.
Gerçekçi analizler bize hem sorunun boyutunu, hem nedenini ve hem de çözümünü söylüyor aslında…
Kredi kartı harcamalarının yarısından fazlası gıda, ısınma, eğitim, iletişim gibi yaşamın devamlılığı için zorunlu olan kalemlerden oluşuyor.
Yani cebine kartı koyan, alışveriş merkezlerine, lüks restoranlara koşup kartın canını çıkarmış değil.
Akşam evine yiyecek götürmek, kimi zaman doğalgaz faturasını ödemek, çocuğun eğitim giderlerini karşılamak için cebe giren elleri bekleyen çoğu kez, nakit para yerine kredi kartları oluyor.
Evet, saptayabileceğimiz birinci temel neden, ülke genelinin refah düzeyinin gelişmemiş olduğu ve milyonların, yaşamları için zorunlu harcamalarını borçlanarak yapmak zorunda oldukları.
Bugünden yarına bunu düzeltmek mümkün değil.
En azından bendeniz kendimi bilmeye başladığım 1970’li yılardan bu yana bunun düzeltilmesi gerektiğini işitenlerden ve hala düzeltilmesini bekleyenlerdenim.

15 Dakikada Kredi Kartı Verilir
Geçenlerde bir banka şubesinde gördüm bu yazıyı…
Görevliye sordum; “gerçekten şu anda size başvursam, 15 dakikada kredi kartı verebiliyor musunuz” diye…
Banka görevlisi, “hayır” dedi, “15 dakikada değil, 12 dakikada kredi kartınız hazır…”
Bankaların ticari bankacılığı bir kenara bırakıp, bireysel bankacılığa yönelmelerinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen, dolaşımdaki 46 milyon kart sayısı, bankaların cebimize kredi kartı sokuşturmak için nasıl da yarıştıklarının en somut göstergesi.
Neden yarışmasınlar ki?
En tatlı kâr kredi kartlarında.
Tüketiciye verdiğimiz her kredi kartı için hukuka, Yargıtay kararlarına aykırı da olsa, yılda elli lira kart aidatı alırız, tüketici hesap özetinin tamamını değil de, asgari tutarı ödemeye kalktığında aylık yüzde 3,66 faizi bindiririz, hele bir de asgari tutar da ödenmedi mi, üzerine ekleriz temerrüt faizini…
Banka bilançolarındaki kârlılığın temel kaynaklarının başında, bankaların kredi kartlarından elde ettikleri bu maliyeti az, kendi büyük ve tatlı kârlar geliyor.
İşte bu tatlı kâr yarışında gelir durumu, eğitim durumu, ödeyebilme yeteneği ve benzeri hiçbir kriter gözetilmeksizin tüketicinin cebine kredi kartları sokuşturuluyor.
İyi ama tüketici kredi kart borcunu ödemediğinde, banka bu işten zarar etmiyor mu?
Niye etsin ki?
Kredi kartını verdiğinde ilk birkaç ay ödemesini almış, aidatını tahsil etmişse, sonrasında borç ödenmese de olur.
Veririz tüketiciyi icraya. Malını ararız, bulursak haczederiz.
Bulamazsak da, alırız icra dairesinden bir aciz vesikası, maliyeye bildiririz, kredi kart alacağımızı ödeyeceğimiz vergiden düşeriz, olur biter.

Kayıtiçi Masallar…
Dünya ekonomisinde nakit dolaşımının minimum düzeyde olmasına ilişkin temel eğilim nedeniyle ekonominin her hücresinin kaydî hale getirilmesi, değerlerin, akışın kağıt üzerinde olması, plastik paraya tüketiciyi mecbur kılıyor aslında.
Maaşların banka hesaplarına yattığı, kiranın, faturaların banka hesaplarından otomatik ödendiği ortamın doğal sonucu kredi kartıdır.
Tüketici cebinde nakit yerine kartını taşıyacak, harcamalarını kartıyla yapacak, ödeme zamanı geldiğinde banka hesabına yatan maaşı ile kredi kart borcu ödenecek.
Sistemin böyle işlemesi gerekiyor.
Gerekiyor, ama dünyada eşi benzeri olmayan “asgari ödeme tuzağı” nedeniyle işlemesi gereken sistem, tüketiciyi sürekli olarak borçlandıran, borcunu arttıran ve bir noktadan sonra da sadece banka borcunu ödemek için çalışan insanlar haline dönüştürüyor.

Zor Aritmetik
Diyelim cebimizde “sıfır” bir kredi kartı var, hiç kullanılmamış.
Bu kartımızdan bin lira harcayalım ve bir daha da karta elimizi sürmeyelim.
Bin liralık borcu, asgari tutarı ödeyerek kaç ayda sıfırlayabiliriz sizce?
Geçenlerde katıldığımız bir TV programında bu soruyu stüdyodaki izleyicilere sormuş, “15 ay”, “20 ay” gibi iyimser rakamlar üzerinde durulmuştu.
Doğru cevabı hemen yazalım; 60 ay!
Yazıyla altmış ayda, bin liralık kredi kart borcunu ancak ödeyebiliyoruz.
Bu aritmetik, zor bir aritmetik ve kredi kart sorununda işin sırrı burada.
İşin sır noktasında tüketicinin kredi kartını bilinçli kullanmadığı, kredi kartının borçlanma değil, ödeme aracı olduğunun ayırtına varamadığından söz edebiliriz.
Yani bir sonraki ay gelecek hesap özetindeki toplam rakamı ödeyebileceğini kabulle hareket etmeyi başarabilen tüketici için sorun yok, ama gelen hesap özetindeki rakamın yüzde yirmisi olan asgari tutarı ödeyerek harcamasına devam eden tüketici için kâbus başlıyor.

Ayağımızı Yorganımıza Göre Uzatmak...
Yorganın boyunu geçen ayaklarımız üşür ve bizler için kâbus günleri başlar.
Ödeyebileceğimiz kadar harcayalım, yorganımız kadar ayağımızı uzatalım.
Temel düsturumuz bu olmalı.
İyi de ya yorgan yoksa?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mayıs sayısında yayınlanmıştır.)

16 Nisan 2010 Cuma

Deniz Vs. Roubini


Sonunda dayanamayıp dava açacağım.
Vereceğim bir dava dilekçesi ve Mehmet Bülent Deniz olan ismimin, Mehmet Bülent Roubini olarak değiştirilmesini talep edeceğim.

2008 Kasım’ından bu yana küresel ekonomide yaşanan sıkıntı hakkında, Mehmet Bülent Deniz yazıp söyleyince dikkate alan yok. Ama aynı sözleri Nouriel Roubini dile getirdiğinde, adı “kâhin ekonomist”e çıkıyor.

Yok yok, “kehanet sahibi” sıfatını almaya niyetimiz yok.
Derdimiz, ciddiye alınma meselesinde.
Herkesin; “aman ne güzel, kriz bitti, ayağa kalkıyoruz” diye ortalığa bahar havası gazı verdiği, hatta Roubini’nin bile “dibi gördük” diye gülücükler saçtığı günlerde, bu fakir ısrarla, dünyada yaşananın bir ekonomik kriz olmadığından, insanlığın tanık olduğu bu durumun dünyada bir düzen değişikliği olduğundan dem vurdu.
Dedik, yazdık, ama adımız Roubini olmayınca, ciddiye alan da olmadı…

İnsanın Ekonomisi
Efendim, elinizde tuttuğunuz dergimizdeki ray değişikliğini gözlemliyorsunuz.
Sektör yayıncılığı rayını, yeni bir güzergâha bağlama gayreti var yazıişlerimizde. Kendimce bu durumun ismini, insanın ekonomisi diye koydum.
Birkaç sayıdır yeni güzergâhında yol almaya gayret eden Bizim Market’in kapak konularını “insanın ekonomisi” yolculuğuna uygun seçiyoruz.
Bu sayımız da, buna uygun ve ekonomik göstergelerdeki önemli tablolamalardan biri olan “ilk çeyrek” değerlendirmesine ilişkin.
Eh kapak konusu bu olunca, ister istemez Roubini’ye olan kıskançlığım depreşti.

Kişisel dertleri bir yana bırakalım ve bakalım ilk çeyrek ahvalimize.
Batı Yakasında Yeni Bir Şey Yok aslında.
Küresel anlamda başı kesilmiş horoz durumundaki ekonomi sağa sola çarparak yolunu bulmaya çalışıyor.
Horoz gövdesini her çarptığında kimi zaman Dubai, kimi zaman Yunanistan, İspanya, İzlanda’dan ciyaklama sesleri geliyor.
ABD’de birkaç bankaya daha el konuyor, sürdürülebilir cari açıkların, sürdürülmesinin mümkün olamadığı itirafları gelmeye başlıyor.

Tıkır Tıkır-Takur Tukur…
Küresel zeminde durum böyle.
Ya bizde?
Bizi merak etmeyin, her şey yolunda…
Tüm dünya baş aşağı giderken, şükür; ülkemiz ekonomide mucizelere imza atmaya devam ediyor.
Bugüne bugün, dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz.
Enflasyon kontrol altında.
Cari açık mı, o önemli değil.
Hallederiz.
Reel sektörde işler kesat mı?
Kim diyorsa, yalan diyor.
Bunlar yeminli muhaliftir zaten.
Kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı artıyor diyenleri de, mahkemeye vermeli.

İşin gerçeği bir illüzyon içindeyiz hepimiz.
Dünyanın patronları gelecek için küresel ölçekte planlamalar, ayarlamalar yapmaya devam ediyor.
Anlaşılan o ki, bu planlamalarda Türkiye’nin üstleneceği yeni görevler var.
Küresel gelecek planlamalarına uygun şekilde yeni pozisyon almaya itilen Türkiye için şu anda istenilmeyen tek gelişme, halkın ekonomik sıkıntı içinde olduğunu fark etmemesi; fark etse (!) bile darbe, anayasa değişikliği, vs. söylemlerin “cambaza bak” hamlesi ile sızlanmasının, ayağa kalkmasının engellenmesi…
Küresel gelecek planlamacılarının oluşturduğu bu illüzyon içinde yuvarlanıp gidiyoruz işte.

Ne olacak bu işin sonu?
2009 Şubat’ında yazmışız;
“Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum.”

Bu algılamamız değişmedi.
Aksine yukarıda alıntıladığımız makaleden birkaç gün sonra;
“Yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik.
Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek.
Ancak ne yazık ki, şu anda dünya coğrafyasını paylaşanlar bu yeni mimarisinin inşa edildiğini göremeyecekler. Bizler sadece mevcudun yıkılmasının tanıklarıyız. Belki bir sonraki kuşağımızdan itibaren yıkılan mimarinin yerine inşa edilecek olana karar verilmiş ve yapılandırılmaya başlanmış olacak”
diye yazmışız.

Baharın ayak seslerinin duyulduğu Nisan ayında, bunca kötü beklentiyi bir araya getirmeyi başardı ya, helâl olsun Mehmet Bülent Robini’ye…
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Nisan sayısında yayınlanmıştır.)

20 Mart 2010 Cumartesi

Kral'ın Günü


Kapıyı tıklatan görevli; “it’s time to go Mr. President (Sayın Başkan, gitme zamanımız geldi)” diye uyardığında, Başkan saatine baktı. “Evet, vakit gelmiş” diye düşündü.
Önündeki kağıt tomarını güzelce katlayıp ayağa kalktı ve Oval Ofis’in kapısında bekleyen görevliye “gidelim” dedi.

Güneşin yüzünü az gösterdiği bir Perşembe sabahıydı.
Beyaz Saray’dan ayrılan Başkanlık konvoyu süratle Temsilciler Meclisi’ne doğru yol alıyordu.
Limuzinin içindeki Başkan, birazdan yapacağı konuşma ile ekonominin varolan düzeninde yeni bir açılımın olup olamayacağını hesaplıyordu.

Alkışlar arasına kürsüye gelen ABD. Başkanı John F. Kennedy; “tüketiciler en büyük topluluktur. Ekonomiyi ve ekonomiyi yönetenlerin kararlarını etkileyecek güce sahiptirler” diyerek başladığı tarihi konuşmasını bitirdiğinde, salonda bulunan Temsilciler Meclisi üyeleri önemli bir olaya tanıklık ettiklerini hissediyorlardı.

15 Mart 1962 yılında, o Perşembe sabahı ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin Temsilciler Meclisi’nde yaptığı bu tarihi konuşma ile ilk kez insanların tüketici olarak hakları bulunduğu ve korunması gerektiği en yüksek ağızdan ifade ediliyordu.

Kennedy tüketicilerin;
-sağlığı veya yaşamı için tehlikeli malların pazarlanması ve satışından korunmasına ilişkin güvenlik hakkı,
-yanıltıcı reklâm, etiket ve bilgilendirmeye karşı korunmasını sağlayacak doğru bilgilenme hakkı,
-rekabet ortamında oluşacak fiyatlar ile tercihte bulunmak hakkı,
-çıkarlarının korunması ve güvence altına alınmasını sağlayacak hükümet politikalarının gerçekleştirilmesi ve çıkarlarının korunmasına saygı duyulması hakkı
bulunduğunu ve bu hakların yerine getirilmesi için her türlü yasal düzenlemenin yapılması gerektiğini, tüketicilerin ekonomiye yön veren en önemli aktör olduğunu söylediği bu konuşması ile ulusal ölçekte tekelden arındırılmış serbest rekabetçi piyasa ortamının sağlanacağını ve hakları güvenceye alınmış tüketici kavramının tanındığını net olar ifade ediyor, dünya uluslarının da bu sürece katılmaları çağrısını yapıyordu.

İşte, ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin tarihi konuşmasının gerçekleştiği 15 Mart gününün Dünya Tüketiciler Günü olarak anılmasının altındaki öykü bu..

Şaşırtan Tarih Yolculuğu
Dünya tüketici haklarının tarihi 15 Mart 1962’ye kadar geri gitse de, biz biraz daha iddialı bir tarih yolculuğu yapalım sizlerle. 1502 yılına, hatta daha geriye Asr-ı Saadet Devri’ne kadar gidelim.

Hazreti Ömer, halife olarak Müslümanların başında.
Bir gün bir kadın huzuruna gelir ve pazarlarda satılan gıdaların çürük olduğundan, pahalı olduğundan dert yanar ve Halifesi’nden bu işe çözüm bulmasını ister.
Hazreti Ömer, o adaletin, hakkın simgesi yüce insan, huzurundaki kadına;
“seni ve dileyen diğer hanımları pazar yeri denetçisi, muhtesibe ilan ediyorum. Gidin pazarları denetleyin. Fahiş fiyatla mal satanı, çürük mal satanı bulun, bildirin” buyururlar.
İşte günümüzdeki “zabıta”ya denk gelen ilk oluşum Hazreti Ömer’in bir grup hanımı muhtesibe olarak tayin etmesi ile gerçekleşiyor.
Muhtesibe’den, ihtisap müessesine, oradan zabıtaya…

Tüketici haklarına ilişkin ilk uygulamanın, yüzyıllar öncesinde, Asr-ı Saadet Devri’nde olması, bir çoğumuzu muhtemelen şaşırttı.

Peki ya, dünyanın ilk tüketici yasası Osmanlı döneminde çıkarılmıştır bilgisine ne diyorsunuz?
Gerçek bu.
1502 yılında Bursa Kanunnamesi adı ile çıkarılan yasa ile tüketicilerin satın alacakları mallara ilişkin kalite, standart belirlemesinin yapıldığı görülüyor.
Örneğin; bir ayakkabının hangi özellikleri taşıması gerekliliği uzun uzadıya yazılmış bu yasada.

Ya Osmanlı’daki Ahi teşkilatı…
Müşterisini aldatanın mesleğini yapmasına engel olunduğu, üretilen her ürünün hakkının verilerek, kaliteli üretilmesinin sağlanması adına yıllarca çırak, kalfa olarak çalışmanın zorunlu olduğu bir ahlâk kurumu.
Ahiliğin kuşattığı bir piyasa ortamında, tüketici haklarının güvence altında olmadığını kim söyleyebilir ki?

Siz Kral mısınız Gerçekten?
Kimi zaman ekonominin doğası gereği, kimi zaman da ahlâki yapılanma gereği, tüketici her zaman kral olmuş aslında.
O zaman veya bu zaman, tüketicinin ne zaman önemsenmeye başladığının, krallığının ilk kez ne zaman ilân edildiğinin günümüz gerçekliğinde, tarihimizle gururlanmamız dışında bir önemi yok.
Şimdi, “bugün” önemli.
Gelişen ekonomik düzende, Kennedy’nin dediği gibi ekonomiye yön verecek kadar güçlü müyüz, tüketici olarak?
Bu güce erişecek denli örgütlü müyüz?
Gücümüzü hissettirecek, hak arama girişimlerinde ısrarlı mıyız, hakkımızı arıyor muyuz?
Kısacası krallığımızın farkında mıyız?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mart sayısında yayınlanmıştır.)

21 Şubat 2010 Pazar

"Ne Hasta Bekler Sabahı..."

Necip Fazıl’ın Beklenen şiirinin ilk dörtlüğü çoğumuzun ezberinde;
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı
Seni beklediğim kadar.

Sektör dergisinde aşk, vuslât üzerine yazacak değiliz.
Bu şiirin çağrışım yapmasının nedeni, sadece kıyasıya süren “ilaç meydan savaşları”nda, arada bir yerde, birilerinin telef olma olasılığı…

Konu mâlum.
Bir türlü giderilemeyen sosyal güvenlik sistemindeki açığın azaltılmasına yönelik iktidarın aldığı önlemler sadedinde, referans ilaç uygulaması ile ilaç fiyatları ortalama yüzde otuz beş düşürüldü.
İlaç fiyatları düşünce, eczacıların depolarında bulunan yüksek fiyattan alınmış ilaçların oluşturacağı zararın ne olacağı, nasıl giderileceği üzerine başlayan kavga, iktidar-eczacılar arasında meydan savaşına dönüştü.

Her ne kadar iktidar kanadı, firmalarla anlaşma yapıldığını ve eczacıların stok zararının firmalar tarafından karşılanacağını açıklasa da, gerek firmaların bu konudaki yaklaşımlarının netlik kazanmaması ve gerekse sosyal güvenlik kapsamındaki yurttaşların ilaç alımında eczaneler ile yurttaşı karşı karşıya getiren bir yığın bürokrasi ve külfet, eczacıları bir günlük grev noktasına getirdi.

Eczacıların bir günlük kapama eylemine iktidarın yanıtı hayli sert oldu ve Türkiye Eczacılar Birliği ve Sosyal Güvenlik Kurumu arasındaki sözleşmenin 16 Ocak 2010 itibariyle feshedildiği, bundan sonra meslek örgütü yerine eczanelerin kendisi ile sözleşme yapılacağı açıklandı.
Bununla da kalmadı sert yanıt, ilaçların marketlerde satılabilmesi konusu da gündeme getirildi.
Biz bu satırları yazarken, Danıştay sözleşmenin feshine ilişkin iktidar kararının yürütmesini durdurdu, ama siz bu satırları okurken, son durum nedir, onu kestiremiyoruz; yürütmeyi durdurma kararı kesinleşti mi, 16 Ocak sonrası sosyal güvenlik sistemindeki yurttaşlar ilaçlarını nasıl, nereden temin ettiler ve benzeri konular umarız çözümlenmiştir.

Ama gelin biz bu meydan savaşını bir kenara bırakalım ve ilaç konusundaki tabulardan birini, marketlerde ilaç satılması zemininde tartışmaya açalım…
İlacın Reklâmı Olur mu?
Sağlık sektöründeki temel sorun, verilen hizmetlerin bedelinin yüksek olması.
İlaç fiyatları sosyal güvenlik kapsamında olmayan hastanın cebini, sosyal güvenlik kapsamındaki hasta nedeniyle de, sosyal güvenlik sisteminin kasasını delip geçiyor.

Bir taraftan araştırma, geliştirme ve üretim için anlaşılabilir maliyet yüksekliği, ama diğer taraftan da ilaç sektörünün rekabete kapalı olması nedeniyle fiyatların, ürünü sunan firmalarca rahatça belirlenebilmesi, bu fiyat yüksekliğinin temel nedeni.

Hepimiz biliyoruz ki, bir ürünün fiyatı piyasada arz/talep dengesine göre belirleniyor. Ama ürün fiyatını etkileyen diğer önemli faktör, ürünü satanların fiyat/kalite bağlamında rekabet içinde olup olmamaları.
Tüketicinin tercihini serbestçe yapabilmesinin sağlandığı, firmaların ürünlerinin tercihi için tüketiciye reklâm, promosyon, kalite vaadi, ucuz fiyat teklifinin geçerli olduğu tam rekabet ortamında, tüketiciye ulaşan ürün fiyatlarında “damping”, ürün kalitesinde de iyileşme olduğu bir gerçek.

Şimdi akla gelen ilk soru şu; “ilaçta reklâm olsun, ama doktor reçeteye ne yazarsa, o ilacı almaya çalışmıyor muyuz?”
Hayır!
İlaç reklâmlarının kontrollü olarak yapılabildiği piyasa ortamında, doktorlar reçetelere ilacın markasını yazmak yerine, ilacın etken maddesini yazacaklar.
Hasta/tüketici de ilacı alırken, kullanması gereken etken maddeyi içeren ilaçlar arasında kendi tercihini yapacak.
Bu tercihin yapılmasında, fiyat/kalite bağlamında hasta/tüketiciye en iyisini vaad eden, reklâmları ile tüketiciyi doğru ve etkin şekilde bilgilendiren firmaların ilaçları tercih konusu olacak ve sağlanan bu rekabet ortamında, ilaç fiyatları füze gibi aşağı inecek.

Üstelik ilaç firmalarının, kendi ürünlerinin sürümünü arttırmak için doktor-firma arasındaki, kamuoyunu rahatsız eden ilişki biçimi de ortadan kalkacak, bu ilişki biçiminin fonları hasta/tüketicinin bilgilendirilmesi, ona ulaşılabilmesi için reklâm ve kampanyalar için olarak kullanılacak.

Bu yol haritasına bakınca, ilaçta reklâmın “bal” gibi olacağı açık.
Ülkemizin bu “tabu”sunun artık tartışılması gerekiyor.
Tıpkı, marketlerde “ilaç satılabilir mi” tabusunun tartışılmaya başladığı gibi.
Şimdi marketlerde ilaç satılsın/satılmasın tartışmasını, ilaçta reklâm olanağının sağlandığı bir zeminde, sakince tartışmaya açmak gerek.

Biz de buna niyetliydik, ama yerimiz yetmedi.
Yerimizin geniş olduğu bir yazımızda bu konuyu ele almak üzere…
(Makale, Bizim Market Derigisi'nin 2010/Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

17 Ocak 2010 Pazar

"Huzur"lu Tüketim Hakkı



2000’li yılların başıydı.
Halen Onursal Başkan sıfatıyla mensubiyetimin ve gönül bağımın devam ettiği Tüketiciler Birliği’nin mutad yönetim kurulu toplantılarından birindeyiz.
Yönetim Kurulumuzun değerli bir üyesinin önerisi üzerine, Müslüman Tüketici için helâl-haram kriterine göre belirlenmiş listelerin hazırlanıp hazırlanamayacağını konuştuk, tartıştık…
Sonuçta Müslüman Tüketici’nin kolaylıkla ayırt edebileceği şekilde işaretlenmiş mal ve hizmetlerin olması gerekliliği, bu işaretlemenin adının da, örneğin “HLL” olabileceği ve bu konuda çalışma yapılmasına dair karar aldık.

Lâiklik Elden Gidiyor
Yıl 2010.
Türkiye, hala “helâl sertifika” konusunu tartışıyor ve kimi çevrelerce bu konu adeta bir “rejim” sorunu olarak algılanıyor.
Tüketiciler Birliği’nin el atıp da, yaşama geçiremediği çok nadir projelerden biri olan “HLL” konusunda başarısız olunmasındaki temel nedenlerden biri, konunun bir kesim tarafından devletin rejimini değiştirmeye yönelik girişim olarak algılanması idi.

Oysa ki, Müslüman Tüketici için helâl-haram ölçülerine göre işaretlenmiş mal ve hizmetlerin belirlenmesi, böylesi bir sertifikalandırma sürecinin rejim sorunu, lâiklik sorununa yol açmayacağı çok açık.

“Huzurlu” Tüketim, Bilgilenme Hakkından Geçer
Konu tamamen tüketicinin evrensel ve temel tüketici haklarından biri olan “bilgilenme hakkı” ile ilgili aslında.

1985 yılında bütün dünya ulusları gibi ülkemizin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesi’nde sayılan sekiz adet temel ve evrensel haktan biri olan bilgilenme hakkı; genel olarak, tüketicinin mal veya hizmeti satın alırken doğru karar verebilmesinin sağlanması için tüketicinin gerekli bilgiye ulaşabilmesi ve zararlı ve yanıltıcı reklâmdan, etiketten, ambalajdan korunması anlamına geliyor.

Ancak gelişen üretim teknolojileri, reklâm ve pazarlama tekniklerindeki ve satış yöntemlerindeki yeniliklerin hız kazanması nedeniyle bilgilenme hakkı, diğer tüketici haklarına nazaran öne çıkmakta, öte yandan yukarıda verdiğimiz tanım ve içeriği hızla değişmektedir.

Doğru Karar-Huzurlu Tüketim
Başlangıçta tüketicinin satın alma eyleminde doğru karar verebilmesi için gerekli bilgiye ulaşabilmesi yeterli kabul edilebilecek iken, sonrasında tüketicinin satın alma eyleminde vermesi istenilen “doğru karar”ın ne olduğu sorunu, artık düşünülmelidir.
“Doğru karar”dan kastedilen; tüketici için “sağlıklı, zarar vermeyen, iyi, uygun, ucuz, kaliteli” olmasının yanında, bu niteliklerin aynı zamanda tüketicinin manevi alanındaki değerlere de denk düşmesini de kapsamakta mıdır?

Kuşkusuz, tüketici kimliği taşıyan insanın manevi alanındaki değer ve inanışlarına uygun yaşam tarzını sürdürebilmesi için, aynı değer ve inanışlarına uygun üretilmiş mal ve hizmetleri ihtiyaçları için satın alabilmesi sağlanmalıdır.

Bu temel kabulün ardından bizi bekleyen sorun; tüketicinin manevi alanındaki değer ve inanışlarına uygun üretilmiş mal ve hizmetleri ayırt edebilmesinin ve tüketicinin bu anlamda bilgilenmesinin nasıl sağlanacağıdır.

Bu sorunun genel çözümünü evrensel ve temel tüketici hakkı olan “bilgilenme hakkı” uygulamasında aramak gereklidir. Tüketicinin bilgilenme hakkının tam olarak sağlandığı pazar ortamında, tüketicinin “sağlıklı, zarar vermeyen, iyi, uygun, ucuz, kaliteli ve manevi alanındaki değerlerle uyumlu” üretilmiş mal ve hizmetlere ulaşması sağlanabilecektir.

Buraya kadar sorun yok gördüğünüz gibi.
Ne lâiklik elden gitti, ne de din devletine dönüştük…
Asıl sorun bundan sonra başlıyor!

Hangisi Helâl?
Pazarın genişliği, satışa sunulan mal ve hizmetlerin neredeyse sınırsız sayı ve nitelikte olması, mal ve hizmetlere ilişkin bilgilendirmenin çoğu kez yapılmaması veya eksik yapılması, mal ve hizmetlerin üretilmesi aşamalarının bilinmesinin sıradan tüketici için mümkün olmaması nedeniyle mal ve hizmet satın alacak Müslüman Tüketicinin doğru tercihte bulunmasını sağlayacak işaretlendirme, belgelendirme, sertifikalandırma ve benzeri belirlemelerin yapılması gerekiyor.
Kısaca “helâl sertifika” diye adlandırabileceğimiz bu süreç, bu konunun en can alıcı ve sorun oluşturan noktası aslında…

Bu sertifikalandırma işini kim yapacak?
Çok sayıda mezhep, tarikat, cemaatin bulunduğu İslâm dini mensuplarını kuşatacak sertifikalandırma formülü var mıdır?
Malezya’dan, Uruguay’a kadar bir çok ülkede “Helâl Sertifika” çalışması yapan, mal ve hizmetlerin İslâm dininin gereklerine uygun olarak üretildiğini belgeleyen kuruluşlar bulunmaktadır. Ancak dünyanın birçok farklı ülkesinde gerçekleştirilen bu çalışmaların tamamı için yerinde ve doğru çalışmalar olduğu ileri sürülebilir mi?
Bu çalışmaların tamamında belli bir ortak standart ve yöntemin uygulandığı kabul edilebilir mi?
“Helâl Sertifika” veren kuruluşların bir tanesi tarafından “Helâl Sertifika” ile belgelendirilen mal ve hizmet için dünyanın başka bir ülkesinde veya aynı ülkede faaliyet gösteren kuruluş tarafından “Helâl Sertifika”ya lâyık görülmesi mümkün müdür?

Ne yazık ki, bu ve buna benzer sorulara olumlu yanıt vermek mümkün görünmemektedir. “Helâl Sertifika”landırma faaliyetinin oluşturduğu ticari pazarın ve bu konudaki hazır ve yoğun talebin büyüklüğü nedeniyle “Helâl Sertifika” uygulamalarında ticari kaygılar ne yazık ki, hak ettiğinden daha çok öne çıkmaktadır.

“Bu Domuz Helâl Yöntemlerle Kesilmiştir”
Şaşırmayın lütfen…
Bu ibarenin yer aldığı bir helâl sertifika belgesini, tebliğ sunmak üzere katıldığımız uluslararası bir “helâl” kongresinde, katılımcılardan biri göstermişti bizlere…

Domuz etine bile “helâl” sertifikası verilebildiği bir ortamda, helâl sertifika veren kuruluşlara, “helâl” sertifikasını kim verecek acaba?

Alabildiğine ticari yaklaşımların ön plana çıktığı “helâl sertifika sektörü(!)”nde, daha “helâl sertifika” vermeye başla(ya)madan, yakında bu konuyu tartışmaya başlarsak hiç şaşırmayalım.
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Ocak sayısında yayınlanmıştır.)

6 Aralık 2009 Pazar

(G) arip (D) üzenin (O) yunları


Birleşmiş Milletler Gıda Güvenliği Zirvesi, geçtiğimiz günlerde Roma’da toplandı.
Bir milyar insanın açlıkla boğuştuğu, daha fazlasının kaliteli ve yeterli gıda ve suya ulaşmasında çetin engellerin bulunduğu, her şeyden önce Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) ürünlerin ülkemizde ve dünyada yoğun tartışıldığı dönemde toplanan bu zirveye umutla bakan insanlık, ne yazık ki büyük hayal kırıklığına uğradı.
G8 ülkelerinin dahi ilgi göstermediği bu zirvede, insanlığın içinde bulunduğu açlık ve kıtlığın “güvenli” şekilde giderilmesine ilişkin çözüm arayışlarının, söz söylemekten öteye gitmediği ortaya çıktı.

Sorun, Çözüm ve Tehlike
Şunu tespit olarak bir kenara yazmak gerek; dünyada açlık var!
Gezegende yaşayan herkes, yeterli, kaliteli ve güvenli gıdaya ulaşamıyor ve bir milyar insan açlık nedeniyle yaşamını yitime riski taşıyor.

Sorunun tespiti, çözüm arayışlarını da beraberinde getiriyor.
Ne yapmalı?
Bu sorunun yanıtını vermek için ilk ortaya çıkanlar gıda üreticileri.
İlk ve en belirgin çözümü onlar ortaya koyuyor ve “gıda üretimini arttırmak” kabilinden hepimizin onaylayacağı fikri seslendirerek geliştirdikleri yeni üretim teknolojilerini insanlığın hizmetine (!) sunuyorlar.

İşte bu noktada, çetrefilli bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Gıda üreticilerinin açlığın çözümü olarak ortaya koydukları bu yöntemin, yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) gıdaların insanlığın sağlığı ve geleceği konusunda derin tereddüt ve endişeler var.

GDO, İnsanlığa Saldırı mı?
Önce, nedir bu GDO’lu gıda?
Canlı bir organizmanın (domates, tavuk, mısır, hatta insan…) gen yapısındaki dizilime müdahale ederek, bu dizilimi değiştirmek veya bu canlıya yapısında olmayan (ve belki de olmaması gereken) bir geni eklemek şeklindeki müdahale olarak anlamalıyız bu işi…

Tanımı okurken, ürperdiniz mi?
Biz yazarken ürperdik. Çünkü binlerce yıldır İlâhi iradenin vücuda getirdiği mucizevî sisteme, bu şekilde müdahale etmenin elbette bir sonucu olmak gerekir.
Henüz bilimsel kesinlik taşımamakla birlikte GDO’lu gıdaların kısırlığa yol açtığı, canlının bağışıklık sistemini zayıflatarak, başta kanser olmak üzere her türlü hastalığa kapının açıldığı, mutant doğumlara yol açtığı dile getirilen endişelerin başında geliyor.

Bu sözlerimizin başında kullandığımız, “henüz bilimsel kesinlik taşımamakla birlikte” ibarelerini okuyup da, lütfen eleştiri oklarınızı hemencecik yöneltmeyin, ya da “iyi ya, daha bilimsel kesinlik yokmuş” deyip rehavete kapılmayınız.

Kanıt Yükü Kimde?
Söz konusu olan insan yaşamı olduğunda, bilimsel kesinlik yerine, tereddüt, endişe ve soru işaretlerinin önemsenmesi ve aksi kanıtlanıncaya kadar da tereddüt edilenden uzak durulması gerekiyor.
Yani dememiz o ki, GDO’lu gıdaların canlı yaşamı ve geleceği için tehlikeli olmadığının bilimsel kesinlikle ortaya konacağı ana dek, GDO’lu gıdaların zararlı olduğunu varsaymamız gerekiyor.

GDO lobisinin bu noktada, “GDO’nun zararlı olduğunu kanıtlayın” yaklaşımını tebessümle karşılamalı ve zararlı olduğunun değil, zararsız olduğunun kanıtlanmasının öncelikli ve akla uygun olduğunu hatırla(t)mak gerekiyor.

Bir Yönetmelik Yaptık ki…
Ülkemizdeki tartışma ve gelişmeler ise, evlere şenlik…
Önceki mevzuat gereği, ülkemize GDO’lu ürünlerin ithalinin yasak olduğu dönemde, “ey yetkililer; yasak diyorsunuz ama, ithal edilen ürünün GDO’lu olup olmadığını anlayacak teknolojik yeterlilikte laboratuarınız gümrük kapılarınızda var mı?” diye sorar, ama bir türlü bu sorumuza tatmin edici cevap alamazdık.

Anlaşılan yetkililer; “madem ithal edilen ürünü, gümrük kapısında analiz edecek laboratuarımız yok, bunu serbest bırakalım, beyana tabi tutalım, bu sorundan da kurtulalım” diye düşünüp 26 Ekim 2009 tarihinde, Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliği’ni yürürlüğe koydular.

Kamuoyu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı hazırlıklarının bitirilip TBMM.ne sunulmasını beklerken, bu sürpriz yönetmelik üzerine, tüm çevrelerden yoğun tepkiler geldi.
Bizim de katıldığımız ve dile getirdiğimiz en önemli tepki, GDO’lu ürünün etiketinde bu özelliğin belirtilmesinin zorunlu tutulmamış olmasına yönelikti.

2 Geri, 1 İleri
Gerek 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun ve gerekse bu yasaya bağlı olarak çıkarılmış Etiket, Tarife ve Fiyat Yönetmeliği gereği, tüketicinin satın alacağı ürün hakkında yeterli ve gerekli bilgiye ulaşmasının yolu, ürünün etiketinden geçiyor.
GDO yönetmeliği ise, yıllardır var olan bu düzenlemeleri hiçe sayıyordu.
Neyse ki, bu konudaki yanlıştan 20 Kasım 2009 tarihinde dönüldü ve yönetmelikte değişiklik yapılarak, “GDO’lu yemlerin etiketlenmesi” zorunlu hale getirildi.

Bu yanlıştan dönülmüş olmasına rağmen, GDO’lu ürünlerin ithalatını serbest bırakan bu yönetmelik üzerine tartışmalar, uzun süre devam edeceğe benziyor.

Sorun, Âdil Paylaşım Sorunudur
Olanı-biteni anlattık.
Ama hala başta sorduğumuz soruya cevap vermedik.
İnsanlık açlıkla boğuşurken, ne yapmalıyız?
Sorunun cevabı açık…
Şairin dediği gibi; “Allah’ın on pulunu bekleyen on kul hedefi için, bir kişiye tam dokuz pul verip dokuz kişiye bir pulu taksim eden” (G)arip (D)üzenin (O)yununu bozmak gerekiyor.


(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2009/Aralık sayısında yayınlanmıştır.)

22 Kasım 2009 Pazar

"Âlemin Kralı Dolar'dan, Bancor'a..."



Geçtiğimiz günleri IMF İstanbul Toplantıları ile geçirirken, önceleri kısık sesle dile getirilen bir konu, hep bir ağızdan söylenmeye başlandı.
Efendim konu şu: âlemin kralı dolar’ın rezerv para statüsü artık kalkmalı!

Süreç İran’ın 12 Eylül’de 96.5 milyar dolarlık döviz rezervini Euro’ya çevirme kararı almasıyla başladı. Bu kararın uygulanmasıyla birlikte dolar, euro karşısında ilk etapta yüzde 1’den fazla değer kaybetti. Düşüş halen devam ediyor.
Ardından Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den gelen açıklamalarda, dolar’ın rezerv para olmaktan çıkarılması, rezerv para için başka bir belirlemenin yapılması gerektiği dile getirildi.
Tabi bu kervana müzmin ABD karşıtı Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in katılmaması mümkün değildi. Chavez, İran’ı ziyaretinde yaptığı açıklamada; “sadece dolar değil, ABD de son günlerini yaşıyor” deyiverdi.

Rezerv Para Ne Ola ki?
Paranın değeri, herhangi bir mal ve hizmet gibi piyasada alıcı ve satıcının tercihiyle belirleniyor. Para’nın değerinin belirlenmesinin, diğer mal ve hizmetlerden farkı, milyonlarca alıcı ve satıcının belirleme noktasında bulunması ve bir ülke parasına olan talebin, o ülkenin iç ve dış politikalarına olan güveni belirlemesidir.
Ama nihayetinde küresel ticarette stratejik önemdeki petrol, altın, bakır, kahve, enerji gibi malların fiyatlandırılmasında kullanılan para birimi, rezerv para statüsündedir.

Geçtiğimiz yüzyılda ABD doları rezerv para statüsü elde etti. ABD nin süper güç olması, askeri alandaki etkinliği, ulusal para biriminin de küresel ekonominin temel parametresi olmasını sağlamış bulunuyor.

Son küresel ekonomik kriz sürecinde, ABD krizden çıkış için “güçsüz dolar” kartını masaya koydu. Güçsüz dolar politikası, dünyadaki 8.5 trilyon dolarlık rezervi elinde bulunduran ülkeler için şu anlama geliyor; rezervlerdeki dolar cinsi tüm kıymetlerin değeri düşüyor!..
Düşünün lütfen; siz bir devletsiniz (varsayalım ki Çin), Merkez Bankanızdaki tüm kıymetler rezerv para olan dolar cinsinden ve bu kıymetlerin değeri 2 trilyon dolar iken, ABD nin güçsüz dolar politikası nedeniyle elinizdeki rezervin değeri aşağı doğru iniyor. Yani alım gücünüz düşüyor ve artık küresel ticarette kullandığınız bu para ile eskisine göre daha az mal ve hizmet satın alabiliyorsunuz.
Çin, Rusya, Hindistan gibi devlerin yanında OPEC ülkelerinin de, sattıkları petrolü dolar cinsinden satmaları nedeniyle “güçsüz dolar” politikasından etkilenmemeleri mümkün değil.

ABD kriz sürecinde bir yandan FED eliyle faizleri düşürürken, diğer yandan dolar basmaya başladı ve böylece bir taşla iki-üç kuşun canına okundu: Ülkenin astronomik dış ticaret açığı bu şekilde otomatik olarak kapandı, ABD nin dışarıya olan borçları sulandırıldı, diğer yandan düşen dolar karşısında ulusal paraları değerlenen diğer ülkeler para basmaya itildi ve o ülkelerde enflasyon harekete geçti,
Nitekim dünyanın en çok dolar rezervine sahip Çin’de son dönemde görülen enflasyon artışının temel nedeni bu.

Bretton Woods Hikâyeleri ve Keynes’in Bancor’u
Şimdi biraz geriye gidelim; 1944 Temmuz’unda, ABD deki Bretton Woods kasabası tarihi bir toplantıya evsahipliği yaptı. 44 ülkenin temsilcileri orada toplandılar ve son bir yıldır canımıza okuyan küresel ekonominin mimarisini oluşturdular.

Kasabanın ilk hikâyesi, bu toplantılardan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın ortaya çıkmış olması.
Sonraki hikâyelere aslında gerek yok; kapitalizm, yayılmacılık, şairin betimlemesiyle, “bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul”, küresel ısınma, açlık…

İşte Bretton Woods’da dünyanın ekonomik geleceğinin mimarisi tasarlanırken, ünlü iktisatçı John M. Keynes, dünyanın tek para birimine geçmesini, Bancor adını verdiği, içinde altının da bulunduğu otuz temel emtianın fiyat ortalamasına göre değeri belirlenecek bir para biriminin kullanılmasını ve IMF nin de “Dünya Merkez Bankası” gibi çalışmasını önerdi.

Keynes’in bu önerileri o günden beri sürekli tartışılıyor aslında.
Gündeme sert bir şekilde gelen “doların rezerv para statüsü”ne ilişkin son tartışma ile Keynes’in parası, yeniden tartışmaların odağı oldu.

Aslında IMF nin parası, “özel çekme hakkı” anlamına gelen SDR, bir anlamda muhasebe amaçlı da olsa, ortak para birimi gibi algılanıyor. Ancak küresel ekonominin “rezerv para” kaygısı, SDR ile giderilecek gibi değil.

Bir yandan Çin, ulusal parası Yuan’ın rezerv para olması için bastırırken, küresel ekonominin dizginlerinin Çin’in eline geçmesinden korkan diğer ülkeler de, -memnun olmasalar da- şimdilik dolar’a razı gelmiş görünüyorlar.

Ama bu durum sürgit böyle gitmeyecektir.
Bir süre sonra dünya, dolar temelli küresel ekonomiyi terk edecek.
Bu radikal dönüşüm tezimiz, “bir yıldır yaşanan küresel ekonomik krizin, insanlık için önemli dönüm noktalarından biri olduğu ve süreçle birlikte yeni dünya düzeninin oluşturulacağı” ana tezimizin doğal sonucudur.




(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2009/Kasım sayısında yayınlanmıştır.)

23 Ekim 2009 Cuma

"Sahi, Bir Yıl Geçmiş..."



Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz, aylık dergi Bizim Market'de, ekonomik gelişmeleri değerlendiriyor...

İşte 2009/Ekim sayısında yer alan makalesi:


"Sahi, Bir Yıl Geçmiş..."

Geçtiğimiz sonbaharda başladı küresel ekonomik kriz.
Haber vere vere gelen küresel kriz nedeniyle bir yıldır tüm dünya, bu “yeni durum”u anlamaya, çözmeye çalışıyor.

Şirket iflâsları, işsizlik, giderek ülke iflâsları noktasına kadar getirdi küresel ekonomiyi. Kimilerince insanlık tarihin tanık olduğu en büyük ekonomik deprem, kimilerince küresel ekonominin mimarisinin yeniden tasarlanması süreci olarak algılanan bu deprem sona erdi mi?
Şimdilerde herkesi sorduğu temel soru bu.

Bu sorunun yanıtını doğru bilenler, özellikle perakende sektörünün aktörleri, önümüzdeki dönemdeki tercihleri nedeniyle rakiplerinden bir, belki de birkaç adım öne çıkacak.
Ama bütün mesele, sorunun yanıtını doğru verebilmekte.

Birkaç ay öncesine giderek, sorunun yanıtını kendimizce aramaya çalışalım.
Nisan ayından itibaren tüm ekonomik göstergelerde hissedilir iyileşmeler başladı. Göstergelerdeki “tepetaklak düşüş”, yerini “düşüş”e bıraktı.

Eh şimdi, “düşüş devam ediyorsa, iyileşme bunun neresinde” diye sormamız hayli yerinde.
Bu sorunun yanıtını ileriki satırlara bırakarak, Nisan ayında başlayan bu gelişme üzerine olan-bitene bakalım:
Başta ABD Başkanı Obama olmak üzere IMF., OECD, Dünya Bankası, FED gibi ekonominin baş aktörlerinden gelen açıklamalar dünyayı rahatlatmışa benziyor. Hatta “krizi bilen adam” olarak anılan Nouriel Roubini’den bile, iyimser açıklamalar gelmeye başladı. “Kriz bitti, dibi gördük, düşüş yavaşladı” tarzında bize yansıyan bu açıklamaların, moralleri yükselttiği bir gerçek…

Ama bizim dikkatimizi çeken bir nokta var; bu açıklama sahiplerinin ifadelerindeki temkinli iyimserlik. Dahası başta Roubini olmak üzere, bir gün basına yansıyan iyimser açıklamaların tekzip edilircesine, ertesi gün aynı ağızlardan “kriz daha geçmedi” söylemleri…
Bakıldığında, bizim medyamıza yansıyan bu iyimser/kötümser açıklamaların aslında, haberi yapan gazetecinin meşrebine, beklentisine göre çevirisinin yapılarak haberleştirildiği gibi vahim bir durum söz konusu.

Ekonominin baş aktörlerinin ağzından çıkacak her sözün borsaları uçuracağı veya yere çakacağı gerçeği nedeniyle bu konumdakilerin söylemlerinin her zaman temkinli olması, satır aralarının dikkatli okunması gerekiyor. Bu durumda da, bu açıklamaların ülkemiz insanına servis yapılması noktasında, servis yapanın kişisel tercihleri bizi de, ülke ekonomisini de olumsuz etkileyebilecek niteliktedir.

Dünyanın Sonu mu Geliyor?
Biz, küresel depremi kötümser yorumlayanlar grubundayız.
Yaşanan, sıradan veya sıradan olmayan bir ekonomik kriz olmak yerine, insanlık tarihinin yazının keşfi, Fransız İhtilâli ve benzeri önemli kırılma noktalarından biri niteliğinde.
Yüzyıllardır süregelen kapitalist ekonomik model yerine, insanlık bu deprem sonrasında dünyanın ekonomik düzenini, ekonomik ilişkilerini yeniden biçimlendirmek, tasarlamak ve açıkçası küresel ekonominin mimarisinin yeniden kurgulamak zorunda.
Bu sürecin bir-iki hatta on yıl sürmesini beklemek de, mümkün değil. Tarihin önemli kırılma noktalarına baktığımızda, sürecin 50-100 yıllık dönemlere yayıldığını görüyoruz. Eğer bizim bu iç karartıcı öngörümüz doğru ise, şimdilerde dünya coğrafyasını paylaşan insanlık önemli bir olaya tanıklık ediyor. Ama tanık oldukları bu olayın sonuçlarını bizler değil, torunlarımızın görmesi kuvvetle muhtemel…

Zor Dönemlerin İnsanı Olmak…
Peki biz ne yapacağız?
Öyle ya da böyle, kriz ortamında yaşamak, kazanmak ve gelişmek, en azından mevcudumuzu korumak zorundayız.
Ama bunun için küresel krize ilişkin öngörülerimizin yanında, ülkemize ilişkin öngörülerimizin de olması gerekiyor.

2010-2012 dönemine ilişkin Orta Vadeli Ekonomik Plan geçtiğimiz günlerde açıklandı. Bir kısmı iyiniyetli öngörülerin yanında, açıkçası siyasi iktidarın dahi önümüzdeki iki yıllık döneme ilişkin beklentileri olumlu görünmüyor.
Nitekim geçtiğimiz günlerde yapılan elektrik zammı, bu kışın zorlu geçeceğinin habercisi sanki.
Tüm mal ve hizmet üretiminin temel girdisi olan enerjiye yapılan ve daha da yapılması kuvvetle muhtemel bu zam, maliyetlerin artması, dolayısıyla tüketiciye ulaşan mal ve hizmet bedellerinin artışı anlamına geliyor.

İşte bu noktada öngörü yeteneğimizi kullanmak gerekiyor:
İlk ve olmasını tercih edeceğimiz seçenek, mal ve hizmet bedellerinin artmış olmasına rağmen ekonomi yönetiminin halkın ekonomik seviyesinin düşmesini, en azından mevcut konumunu korumasını sağlayacak önlemleri alması. Ancak bütçede son dönemde oluşan yüzde 800 lük açık karşısında, bu seçeneğin gerçekleşmesi pek mümkün görünmüyor. Hazine kendi cebindeki deliği kapatmanın telaşında iken, toplumun alım gücünün mevcut seviyede kalması için önlem alabilmesi, kaynak aktarması, uzaktan da öte bir olasılık..

Diğer ve ne yazık ki, gerçekleşme olasılığı yüksek senaryoda ise, zaten bir yıldır yaşanan ekonomik kriz nedeniyle alım gücü zayıflayan ve hatta işsizlik olgusu karşısında alım gücünün sıfır noktasında bulunan toplumun büyük kesimi için satın alma eğiliminde azalma söz konusu olacaktır. Bu da, daha derin bir resesyon veya en azından mevcut resesyondan çıkış olasılığımızın orta vadede dahi gerçekleşmeyeceği anlamına geliyor.

Küçülme, Büyük Olasılık
Yani, tüketici satın alırken daha cimri olacak, zorunluluk dışındaki harcamalarında kesinti yapacak, belki de zorunlu harcama eğilimine dahi kısıt getirecektir.
Bu da reel sektör için kırmızı alarm anlamına geliyor. Talep azlığı üretimi yavaşlatacak, üretimin azalması kapanan işyerleri ve işsizliğin artmasına, yani satın alamayan toplum halinde dönüşmemize yol açacaktır.

Şimdilerde ekranlarda sıkça gördüğümüz “al-ver, ekonomi canlansın” reklâmlarının çıkış noktası da, yukarıda dile getirmeye çalıştığımız kötü senaryo…

Sorumuzu yeniden soralım; “peki, biz ne yapacağız?”
Aynı gemideyiz.
Ülke olarak üreteni-satanı-tüketeni ile aynı gemide olduğumuz gerçekliğini, önümüzdeki dönemde deniz feneri olarak kabul edecek ve tüm projeksiyonlarımızı buna göre yapacağız.
Yani az geriye gidecek, 2001 krizinde kendisini aynı gemide kabul etmeyenlerin uğramış oldukları trajik sonu hatırlayacağız.
Kriz zamanında “ne koparırsam kârdır” anlayışıyla hareket edip üretiminin kalitesinden ödün verenlerin, acımasız vade farklarıyla sektörde boy gösterenlerin, üretiminin tüketici için vazgeçilmez olduğu yanılgısına düşüp istediği gibi at oynatanların, satış sonrasında bayisini, tüketicisini unutanların bugün gelmiş oldukları noktayı görüp, şimdilerde bu olumsuz yaklaşımdan uzak durarak, işe başlayacağız.

Panik ve endişe ile çok da gerekli olmadığı durumlarda küçülmeyi tercih etmeyeceğiz. Alacağımız küçülme kararlarının, hanelerdeki işsizliğe katkı yapacağını ve hanelerde yaşayanlar arasında yayılacak işsizliğin, işyerimizde ürettiğimiz-sattığımız mal ve hizmetlerin daha az satın alınması sonucunu doğuracağı gerçekliğini unutmayacağız.
Küçülmek yerine, akılcı tasarruf önlemleri ile zor zamanların aktörleri olduğumuzu ortaya koyacağız.

Ve hep birlikte, kriz zamanlarının “kötü adamları”nı hatıra defterimize kaydedip zamanı geldiğinde bu defteri okumaya başlayacağız.

Durum budur efendim…

6 Ekim 2009 Salı

Sizin İçin Yazıyor

Türkiye’de tüketici bilincinin oluşmasında ve gelişmesinde en büyük emek harcayanlardan birisi O.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz
, artık sizin için yazıyor. Deniz Bizim Market'de okurlarıyla buluşuyor.

"Perakende, Pazarlama ve Ekonomi" sloganıyla yayın hayatının yedinci yılına giren Bizim Market, sektörel yayıncılık konusundaki istikrarlı ve sürdürülebilir yayıncılık anlayışı ile okurlarına ulaşıyor.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz, çoğumuz için anlaşılmaz ve zor olan ekonomideki gelişmelerin insan üzerindeki izdüşümlerini, izleyicilerinin yakından bildiği yalın, kolay ve mizah tadında üslubu ile her ay Bizim Market okurları ile paylaşıyor.

http://www.barometre.com.tr/NewsRead.asp?Nid=11530

2 Ekim 2009 Cuma

"Deniz, Bizim Market'de..."


Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz, Bizim Market'de...


"Perakende, Pazarlama ve Ekonomi" sloganıyla yayın hayatının yedinci yılına giren Bizim Market, sektörel yayıncılık konusundaki istikrarlı ve sürdürülebilir yayıncılık anlayışı ile okurlarına ulaşıyor.


Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz, çoğumuz için anlaşılmaz ve zor olan ekonomideki gelişmelerin insan üzerindeki izdüşümlerini, izleyicilerinin yakından bildiği yalın, kolay ve mizah tadında üslubu ile her ay Bizim Market okurları ile paylaşıyor.