18 Temmuz 2014 Cuma

Cephane Bizden Değil


İsrail’in Gazze’ye başlattığı saldırıları değerlendiren Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz; “soykırımın cephanesi bizden olmayacak” dedi.
 
Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:
 
İsrail, Filistin üzerinde uyguladığı terör politikasını, Gazze’ye gerçekleştirdiği son saldırılar ile soykırıma dönüştürmüştür. Bu trajedinin mimarı siyonist İsrail yönetimi, bu yönetimin en büyük destekçisi Amerika Birleşik Devletleri ve masum Filistin halkına yönelen silahların finansörleridir.
 
Bu nedenle Türkiye tüketicileri adına,Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) üyesi on tüketici örgütü, tüketimden gelen gücü ortaya koymak için Cephane Bizden Değil kampanyasını başlatmıştır.
 
Geçmiş yıllarda çeşitli sivil toplum örgütlerinde yapılan çalışmalarla gerçekleştirdiğimiz ve başarıya ulaşan tüketici boykotları ile edinilen deneyimlerimiz ışığında, yaşanan zulmü finanse eden küresel sermayenin en önemli sembolleri; kola, sigara ve hamburger satın almayarak, masum Filistin halkına yönelen silahlara giden paraya ortak olmayacağız.
 
Özellikle sosyal medyada yaygınlaşan boykot çağrılarında yer alan kimi markaların seçiminde yapılan yanlışlıklara dikkat çekiyor ve Cephane Bizden Değil boykotunun sadece kola, sigara ve hamburger ile sınırlı olduğunu kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
 
Türkiye tüketicisi geçmiş yıllardaki boykot kampanyalarında olduğu gibi bu kez de başarılı olacak tüketici boykotunu kararlılıkla uygulayacaktır.
Mehmet Bülent Deniz
Genel Başkan

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Kredi Kartı Borcu Patladı


Bankaya olan kredi borcu taksitini zamanında ödeyemeyenlerin sayısında 2014 yılı itibarıyla kaydadeğer bir artış görüldü. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’ne göre 2013 yılında 344 bin kişi olan borcunu ödeyemeyen kişi sayısına, bu yılın ilk beş ayında yaklaşıldı. Ocak-mayıs döneminde 306 bin 914 kişi taksitini zamanında yatıramadığı için bankaların riskli listesine girdi.
 
Banka kredisi kullananlardan borcu ödeyemeyenlerin sayısında artış yaşanıyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre kredi kartının borcunu ödememiş kişi sayısı 2014 Mayıs ayında 82 bin 989 kişiye yükseldi. 2014’ün ilk 5 ayındaki kredi kartları borcunu ödememiş kişilerin toplam sayısı 306 bin 914 kişiye ulaştı. Borcunu ödeyemeyenlerin sayısındaki artışın bu hızla devam etmesi halinde 344 bin 945 kişi olan 2012 yılına ait toplam rakam, bu yılın 6 aylık döneminde aşılmış olacak.
   
2014’ün ilk 5 ayında bireysel kredi borcunu ödememiş kişi sayısı ise 225 bin 167’ye, bireysel kredi veya kredi kartları borçlarını ödememiş gerçek kişi sayısı ise 532 bin 81’e ulaştı.
 
2014 yılı Nisan ayında bireysel kredi borcunu ödememiş kişi sayısı 55 bin 942 kişi iken, bu rakam mayıs ayında 59 bin 450 kişiye yükseldi. Nisanda 77 bin 369 kişi olan kredi kartları borcunu ödememiş kişi sayısı mayısta 82 bin 989’a çıktı.
 
Tüketiciyi Koruma Derneği Federasyonu Başkanı Bülent Deniz, ödenemeyen kredilerdeki artışı şöyle değerlendirdi: "Halkın borçluluğu kırmızı alarm seviyesinde. Bunu kontrol eden de yok. Türkiye, bankalara borçlandırarak büyüme politikasının sonucu olarak bu noktaya geldi. 'Türkiye büyüyor' diyorlar, evet büyüyor ama borçlanarak büyüyor. Hane halkı borçlandı, tüketici kredileri arttı, 2013'te hükümet bu işe uyandı. İç talebi kısmak için taksit sınırlaması getirdi. Kredi kartı alımını zorlaştırdı ama atı alan Üsküdar'ı geçti. Bankalara, kredi kartına teslim olan bir ülke Türkiye. Tüm küresel ekonomistler Türkiye'yi değerlendirirken cari açıkla beraber hane halkı borçluluğunu da dikkate alır. Borçlanarak büyümenin sonu iflastır. Türkiye bunu yaşayacak diye korkuyoruz. 2-3 yıldır bu borçların yapılandırılması için iktidara çağrı yapıyoruz. Fakat iktidar bankacılık lobisine karşı direnemediği için yapılandırma konusunda adım atamıyor. Atamadığı için de borcunu ödeyemeyenlerin sayısı artıyor. İcraya verilen sayısı patlıyor. Veriler ödenemeyen borcun artacağını gösteriyor.
 
Süleyman Şah Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Doç. Dr. Fatih Macit ise ödenemeyen borçlarla ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Özel kesimin tasarrufları son otuz yılın en düşük seviyesine geriledi. Ekonomi büyüdü fakat vatandaşın kazandığından daha fazla harcaması ile büyümüş oldu. Ekonominin hızlı büyüdüğü dönemlerde bu borçlanma sıkıntı oluşturmazken son birkaç yıldır ekonomik büyümenin yavaşlaması ile birlikte borcunu ödemeyenlerin sayısı artmış oldu. Enflasyonun hedefin üstünde kalması özellikle özel sektör çalışanlarının reel ücretlerinin gerilemesine neden oldu. Bu da bireysel kredilerde ve kredi kartlarında geri dönüşleri azaltmış oldu. Ailelerin karşılaştığı bu durum doğal olarak ailelerin dağılması gibi başka sosyal problemlere de neden oluyor.”
 

Bu "Kare" İçin 100 Bin Lira Tazminat İsteniyor


Antalya'nın Finike İlçesi Alacadağ Köyü'ndeki Kızılcık Yaylası'nda faaliyet gösteren mermer ocağı firmasının, bölgedeki mermer ocaklarının kızılçam ve ardıç ormanlarını yok ettiği yönünde mücadele veren Antalya Kent Konseyi Tüketici Koruma Grubu Başkanı Ali Ulvi Büyüknohutçu hakkında açtığı 100 bin liralık tazminat davası, ertelendi.
 
Antalya 9'uncu Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki davada Ali Ulvi Büyüknohutçu'yu, avukatı İsmail Doğan Tunçbilek'in yanısıra 6 gönüllü avukat ve köylüler yalnız bırakmadı. Bölgede mermer ocaklarına karşı yürütülen mücadele kapsamında kurulan Finike Taş Ocakları ile Mücadele Platformu'nu da oluşturarak sözcülüğünü üstlenen Ali Ulvi Büyükhnohutçu hakkındaki tazminat davasının ikinci duruşması, Antalya 9'uncu Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görüldü. Bartu Mermer Ocağı firmasının 'ticari faaliyetlerini engellediği' iddiasıyla açtığı dava ve suç duyurusunda, bölgedeki mermer ocaklarına ilişkin Facebook ve Youtube'da paylaşılan fotoğraf ve görüntüler de delil olarak sunuldu. Ayrıca, mermer ocaklarının kapatılması için açılan ruhsat iptal davaları da gerekçeler arasında bulunuyor.
 
ANAYASA'NIN VERDİĞİ ÖDEV
Mahkemedeki savunmasında Anayasa'nın 56'ncı maddesinin kendisine verdiği ödevi yerine getirdiğini belirten Büyüknohutçu, "Bu madde 'Çevreyi korumak her vatandaşın ödevidir' der. Ben Anayasa'nın bana verdiği bu ödevi yapıyorum" dedi. Büyüknohutçu, iddia edildiği gibi hiçbir şekilde firmanın faaliyetlerini engelleyecek fiili bir davranışta bulunmadığını ve davanın reddini talep etti.
Tüketiciler Birliği Federasyonu, Tüketici ve Çevre Derneği gibi STÖ'lerin de katıldığı 100 bin liralık tazminat davası, 30 Ekim 2014 tarihine ertelendi.
 
DOĞANIN KATLİAMINI ENGELLEDİK
Mahkeme çıkışında açıklama yapan Büyüknohutçu, "Yaptığımız açıklamalar veya sosyal paylaşım sitelerinde kullandığımız video ve fotoğraflarla hiç kimsenin ticaretini engellemedik. Tam tersine biz doğanın katliamını, sedir ormanlarının katledilmesini, yok edilmesini engelledik. Bundan böyle de bu çalışmalarımız devam edecek. Biz kamu olarak daha dikkatli davranılması, toplumsal çevre bilincinin geliştirilmesi ve daha da yükseltilmesi adına toplumu bilgilendirmeye devam edeceğiz. Taş ocaklarının sedir ormanları ve diğer doğal hayata verdiği zararları yine kamuoyuyla paylaşmaya devam edeceğiz. Ta ki taş ocaklarının doğaya bir zarar vermemesini sağlayıncaya kadar" diye konuştu.
 
GÖNÜLLÜ DESTEĞİ
Büyüknohutçu'ya destek amaçlı İstanbul'dan davaya müdahil avukat olarak katılan Tüketiciler Birliği Federasyonu Genel Başkanı Bülent Deniz, "Bu yurttaşımızın doğaya ilişkin endişesini ortaya koyarak tepki vermesi karşısında kamuoyu vicdanındaki huzursuzluğu gündeme getirmesi nedeniyle taş ocağı firmasının 100 bin lira gibi yüksek bir rakamla sindirmeye çalışmasını skandal olarak görüyoruz. Yurttaşların kamuoyu vicdanını oluşturan duygu ve düşüncelerini ifade etmeleri, doğaya sahip çıkmaları, anayasanın yurttaşlara verdiği bir ödev ve haktır. Bu hakkını kullanan her vatandaşa ticari firmaların dava açmalarına alıştık" dedi.
http://www.antalyaajans.net/gundem/tas-ocaginin-100-bin-liralik-davasi-ertelendi-h2938.html
 
10.07.2014
 

6 Temmuz 2014 Pazar

"Üretici Mahsulü Doğrudan Pazara Ulaştırırsa Fiyatlar Düşer"


Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin hazırladığı rapora göre, meyve sebze fiyatları tarladan tüketiciye ulaşana kadar katlanarak artıyor. Yükselişte aracı sayısının artmasının etkili olduğunu belirten Tüketiciyi Koruma Derneği Federasyonu Başkanı Bülent Deniz, üreticilerin tüketiciye doğrudan ulaşabileceği alternatif sistem kurulmasını önerdi.
 
Sebze ve meyvelerin fiyatları, tarladan market raflarına ulaşıncaya kadar katlanarak artıyor. Son market fiyatları araştırması da üretici fiyatı ile market fiyatı arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Üreticide kilogramı 60 kuruş olan domatesin fiyatı, market raflarına ulaştığında 2,02 liraya kadar çıkıyor. Market ve üretici fiyatı arasındaki fark, domateste yüzde 236 olarak açıklanırken, bu oran haziran itibarıyla salatalıkta yüzde 297, kabakta yüzde 312, patateste yüzde 130, maydanozda ise yüzde 487’yi buluyor. Bakliyatta da durum değişmiyor. Üreticiden markete gelene kadar nohudun fiyatı 2,15 liradan 6,14 liraya, kırmızı mercimeğin fiyatı 1,70 liradan 4,83 liraya, pirincin fiyatı ise 2,14 liradan 7,50 liraya yükseliyor.
   
Son dönemde yaşanan kuraklık, dolu ve don felaketleri sebebiyle birçok ürünün fiyatında ciddi artışlar meydana geldi. Fakat Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) 1 Temmuz’da yayımladığı üretici-market fiyatları araştırması fiyatlarda ortaya çıkan artışlarda meydana gelen afetlerin yanı sıra aracıların da etkisi olduğunu gözler önüne serdi. Ürün fiyatlarının üreticiden markete ulaşana kadar katlanmasıyla ilgili Zaman’a konuşan Tüketiciyi Koruma Derneği Federasyonu Başkanı Mehmet Bülent Deniz, bu fiyat artışına sebep olarak aradaki aracıların sayısının artmasını ve marketlerin raf kirası gibi uygulamalarını gösterdi. Marketteki sebze ve meyvelerle ilgili tüketicilerden şikayetlere maruz kaldıklarını belirten Deniz, tüketicilere ihtiyaçlarını yerel pazarlardan gidermeleri tavsiyesinde bulundu. Ürünlerin, yıllardır fiyatı şişerek tüketiciye ulaştığını kaydeden Mehmet Bülent Deniz, “Pazar biraz daha ucuz ama yine de alınması gereken rakamlarda değil bizce. Meslek örgütü, korporasyon yöntemini biz yıllardır söylüyoruz. Üreticilerin birlikler halinde tüketiciye doğrudan ulaşabileceği alternatif sistemin mutlaka oluşturulması gerekiyor diyoruz.” dedi. Deniz, pazar gıdaları konusunda çok ciddi bir sektörün bulunduğunu, hal komisyonları ve kabzımalların fiyatları kendi düşüncelerine göre planladığını ve bazı yöntemlerle de tüketicinin pazar gıdalarına daha uygun fiyatlarla ulaşmasının engellendiğini savundu.
   
Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar da Türkiye’de bir düzen oluştuğunu ve bunun hem küçük çiftçiyi hem de tüketicileri mağdur ettiğini kaydetti. Bu düzenden çıkar sağlayanın aracılar olduğunu belirten Çakar, “Hal kanunu var, ticaret kanunları var, bu kanunlar buna cevaz veriyor.” dedi. Çakar, “80 öncesi bu konuda iyi bir gidişat vardı ama maalesef 80’den sonra tepetaklak oldu. Çözüm kırsal kesimde küçük çiftçinin, üretim kooperatiflerinin örgütlenmesidir, en önemlisidir.” diye konuştu. Çakar, kırsal kesimde küçük çiftçilerin durumunun çok kötü olduğunu, büyük bir göçün yaşandığını ve bunun çözülerek kentten köye göçün gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.
   
TZOB’un araştırmasına göre birçok ürünün fiyatı, üreticiden tüketiciye ulaşana kadar katlandı. Örneğin, üreticide 65 kuruş olan sivri biberin fiyatı markete geldiğinde 2,17 lirayı buldu. Sivri biber pazarda ise 1,73 liraya alıcıya ulaştı. Market ve üretici fiyat arasındaki fark, sivri biberde yüzde 231 olarak açıklanırken, bu oran haziran itibarıyla kabakta yüzde 312, kuru soğanda yüzde 279, marulda yüzde 239, maydanozda ise yüzde 487’yi buldu. Bakliyatta da aradaki uçurumun boyutları değişmedi. Üreticiden markete gelene kadar nohudun fiyatı 2,15 liradan 6,14 liraya, kırmızı mercimeğin fiyatı 1,70 liradan 4,83 liraya, pirincin fiyatı ise 2,14 liradan 7,50 liraya yükseldi. Bazı ürünlerdeki farklar oran olarak düşük olsa da fiyat olarak dudak uçuklattı. Örneğin kuru kayısının fiyatı üreticiden markete gelene kadar yaklaşık 19 lira artış gösterdi ve 14 liradan 33 liraya çıktı. Bu fiyat farkı kuzu etinde 17 lira, kuru fasulyede 6 lira, nohutta 4 lira, yeşil mercimekte 3 lira olarak ortaya çıktı.
 
 

3 Temmuz 2014 Perşembe

"Mucize İlaç" Terimi Tıp Etiğine Aykırı

Doktor Öz'ün diyet ilaçlarını "Mucize" diye övdüğü gerekçesiyle ABD Senatosu'na ifade vermek zorunda kalması, uzmanlarca yorumlandı: "Zayıflamada mucize yoktur. Bu tıp etiği ve insani açıdan ahlaksızlık"
 
ABD'de yaşayan kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz, kendi sunduğu televizyon programında diyet ilaçlarını çıkar amacıyla "mucize ilaç" diye övdüğü gerekçesiyle ABD Senatosu'nda ifade verdi. Öz, adını kullanan kişilerle Türkiye'de de hukuki mücadele verdiğini belirterek "Bu dolandırıcılık herkese olduğu gibi bana da büyük zarar veriyor" dedi. "Sen de denemelisin", "Öz'ün tavsiyesiyle" ve "Öz'ün son keşfi" gibi sloganlarla satışı yapılan zayıflama ürünleri ise hala internette pazarlanıyor. Peki Türkiye'de uzmanlar "mucize ilaç" yaklaşımı için ne diyor:
 
Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı Bülent Deniz: Yasaya açıkça aykırı. Aldatıcı reklamlar. Tıp etiği ve insani açıdan ahlaksızlık. "Sizi zayıflatacak" diyor ama ilaçla ilgili bilimsel rapor yok. Bu da tüketicinin zarar görmesi demek. Ayıplı ürün kapsamına da giriyor. İnsanlar bu ilaçlarla ölebiliyor. Kişilere tazminat hakkı doğuyor. Vatandaş bu vaatler karşısında kendini koruyamıyorsa devletin devreye girmesi gerek.

'DOLANDIRICILIK YAPILIYOR' 
Genel Cerrah Doç. Dr. Halil Coşkun: Hiç bir hekimin medikal olmayan, onay verilmemiş bir ilacı sunması etik açısından doğru değil. Dr. Öz'ün görüntüsünü alıp 'Bunu önerdi 'diye dolandırıcılık yapılıyor Türkiye'de.
 

Diyetisyen Gürsel Doğan: Doktorlar bir ürünü pazarlama yoluna gitmemeli. Zayıflamada mucize ilaç diye bir şey yoktur. Kilo vermenin temel şartı sağlıklı baslenme, spor yapma ve bol sıvı alabilmekte yatar.

1 Temmuz 2014 Salı

Hükümet 11 Temmuz'da Düşecek..


Beklenen oldu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimi için aday gösterildi.
Şimdi soru şu; Başbakan sıfatı taşıyan bir kimse Cumhurbaşkanlığı seçimi için aday olursa, Başbakanlık görevi sona erecek mi?
Bu sorunun yanıtını bulursak, arkasından daha zor bir soruyu sormamız gerekecek.
 
Önce Kolay Soru
6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’na bakıyoruz.
Yasanın 11. maddesi, seçim için aday gösterilenlerin uğraştıkları iş ve/veya taşıdıkları sıfat nedeniyle görevlerinden ayrılmış sayılacaklarına ilişkin.
 
Yasaya göre; yargı mensupları, üniversite öğretim elemanları, YÖK., RTÜK. üyeleri, ordu mensupları, kamu kurumlarının memur sıfatı taşıyan çalışanları, belediye başkanları, yerel yönetimlerdeki meclis üyeleri, siyasi partilerin il ve ilçe başkan ve yönetim kurulu üyeleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu, sendika, kamu bankalarının yönetim ve denetleme kurulu üyeleri, aday gösterilmiş olmaları durumunda görevlerinden ayrılmış sayılacaklar.
 
Yasanın metni, Başbakan sıfatı taşıyan kişinin aday gösterilmiş olması halinde görevinden ayrılmış sayılıp sayılmayacağı konusunda herhangi bir düzenleme içermiyor.
 
Bu durumda öncelikle kıyas yoluyla yasal düzenlemeye yorum getirmek ve gerek kalırsa, ayrıca siyasi etik çerçevesinde düşünmek gerekiyor.
 
Başbakan
Yasada belediye başkanları,  belediye ve il genel meclis üyeleri, siyasi partilerin il ve ilçe başkanları ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerinden ayrılmış sayılacakları açıkça belirtilmiş olduğuna göre, yereldeki siyasetçiler ve kamu otoritesine mensup kişiler için getirilen bu düzenlemenin, merkezi yönetim aygıtının başındaki Başbakan için de kıyas yoluyla uygulanması gerektiği sonucuna ulaşmak, pekâla olanaklı görünüyor.
 
Devlet aygıtının yereldeki otoritesi ve uzantısı konumundaki Belediye Başkanı, belediye meclis üyesinin görevden ayrılmış sayılacağına ilişkin bu düzenlemenin, kuşkusuz Başbakan'ı da içine alması gerektiği açıktır.
 
 
AKP Genel Başkanı
Başbakanlık görevini yürüten kişinin aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olması durumunda, partideki görevinden ayrılması gerekeceği de, aynı yöntemle ve üstelik hiçbir zorlamaya gerek olmaksızın ulaşılabilecek bir sonuç.
 
Zaten Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ardından, genel başkan vekili olarak Mehmet Ali Şahin’in, partiyi sevk ve idare edeceği kamuyona yansımış durumda.
Yani burada herhangi bir sorun görünmüyor.
 
Sonuç
Ancak henüz netlik kazanmayan durum, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim sonuçlanıncaya kadar Başbakanlık görevinde kalıp kalmayacağıdır. Parti genel başkanlığı için yapılan bu uygulamanın, 6271 sayılı yasanın 11. maddesindeki düzenleme karşısında Başbakanlık koltuğu için de yapılması gerekeceği açıktır. 
 
Belirttiğimiz gibi, 6271 sayılı yasanın 11. maddesini kıyas yoluyla yorumladığımızda, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık görevinden ayrılmış sayılması gerekiyor.
 
Bu sonuca hukuka hiç başvurmadan da ulaşmak olanaklı aslında.
Siyasi, etik, âdil bir seçim yarışının sağlanması, Cumhurbaşkanı kimliğinin siyaset üstü olmasına ilişkin kamuoyu beklentisi nedeniyle de, Recep Tayyip Erdoğan'ın görevinden ayrılmış sayılmasını kabullenmesi, dahası adaylığının kesinleşmesi ile bu görevinden istifa etmesi gerekmektedir.
 
 
Şimdi Zor Soru
Cumhurbaşkanlığı seçimi için aday gösterilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu görevinden ayrılmış sayılması veya istifa etmesi durumunda, acaba kendisi ve Bakanların oluşturduğu Bakanlar Kurulu'nun da görevi sona ermiş olacak mı?
 
Şimdi Anayasa'ya bakmamız gerekiyor.
109. madde; "Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan kurulur" diyor.
 
Görev ve Siyasi Sorumluluk başlığını taşıyan 112. madde; Başbakan'ın, Bakanlar kurulunun başkanı olduğunu, Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlayacağını, hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözeteceğini bize söylüyor.
 
Aynı maddenin üçüncü fıkrası, sorduğumuz zor sorunun yanıtını ararken işimizi kolaylaştıracak bir anahtar sunuyor bize: "Başbakan, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlüdür."
 
Yine aynı maddede devam edelim, ikinci fıkra ile; her bakanın, emri altındaki kişilerin eylem ve işlerini de kapsayacak şekilde, Başbakan'a karşı sorumlu olduğunu belirtiyor.
 
Buraya kadar sözünü ettiğimiz Anayasanın bu düzenlemeleri ile Başbakan'a yüklenen misyon ve Başbakan'ın siyaset ve devlet yönetiminde oynaması beklenen rol karşısında, Başbakan'ın görevinden ayrılmış sayılması, istifa etmiş olması gibi durumlarda Bakanlar Kurulunun da görevden ayrılmış sayılması gerekeceği sonucuna ulaşıyoruz.
 
Yapılan eylemler nedeniyle sorumlu olunan, kurulun başkanının, kurulun çalışmasını yönlendirecek, denetleyecek olan kişinin görevden ayrılmış olmasından sonra, örneğin Başbakan Vekilinin başkanlığında hükümet etmenin de, Anayasaya göre olanaklı olmadığı düşüncesindeyiz.
 
 
61. Hükümet mi, Erdoğan Kabinesi mi?
Elbette şu anda bakanların oluşturduğu hükümeti işaretlerken, "Erdoğan Kabinesi" diyoruz.
Tıpkı "Menderes Kabinesi", "Özal Hükümeti" ... dediğimiz gibi.
 
Yani Başbakan'ın kim olduğu, hükümetlerin belirleyici ve ayırıcı unsuru.
 
Bu durumda, Başbakanın ismiyle özdeşleşmiş, âdeta kişinin üzerine yapışmış bir mekanizmadan o kişiyi ayırdığımızda, durumun değişmesi kaçınılmazdır; yani Başbakan'ın ayrıldığı bir Bakanlar Kurulu, artık güvenoyu aldığı andaki Bakanlar Kurulu değildir. 
 
 
Zor Sorunun Sonucu
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın görevden ayrılmış sayılması veya istifa etmiş olması ile 61. Hükümet'in de görevi sona ermiş olacaktır.
 
Bu durumda Anayasanın 109. maddesinin ikinci fıkrası gereği; "Başbakan, Cumhurbaşkanınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından ..." atanacaktır.
 
Yani yeni bir Başbakan, yeni bir bakanlar kurulu...
 
Sözün özü;
-Cumhurbaşkanlığına aday olan kişilerin kesin aday listesi 11 Temmuz 2014 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından açıklanacak ve Resmi Gazetede yayınlanacaktır.
 
-Bu ilânın yapıldığı an itibariyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlık ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanlığı görevlerinden ayrılmış sayılacaktır.
 
-Başbakanın görevinnden ayrılmış sayılması ile birlikte mevcut Bakanlar Kurulu üyeleri de görevden ayrılmış sayılacaklardır.
 
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yenisini atayıncaya kadar  Başbakan Vekili başkanlığında, mevcut Bakanlar Kurulunun görevde kalması isteyecektir.
 
-Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından bir kişiyi yeni hükümeti kurmakla görevlendirecek, görevlendirilen kişinin Bakanlar Kurulu listesini Cumhurbaşkanı Gül'e sunması ve onun da onaylaması halinde yeni Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri göreve gelmiş olacaklardır.
 
Sözün özünün özü; Hukuk Devleti ve demokrasinin içselleştirilmesi sınavında, turnusol kağıdının ne renk alacağını bir kaç güne kadar hep birlikte göreceğiz.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Sağlık Hukukunda, Hasta Artık Tüketici mi?

İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi’nce düzenlenen “Sağlık Hukuku’nda Hasta Artık Tüketici Mi Oluyor?” Paneli’ne; İstanbul Barosu Önceki Başkanlarından Sn. Av. Kazım Kolcuoğlu, İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi Başkan Yardımcısı Av. Gültezer Hatırnaz Erol, Genel Sekreteri Av. Funda Işık Özcan, Merkez Üyelerinden Av. Handan Bakbak, Av. Şükran Keleş Yurttaş, Av. Saniye Can Eser, Av. Ege Şanver, Av. Leyla Balak, Av. M. Mert Balak, Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu, Av. Pelin Demirhan; Tüketiciler Birliği Federasyonu Başkanı Av. M. Bülent Deniz; Hasta Hakları Aktivistleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Av. Şahin Çarşanbalı; (SAHUMER) Sağlık Hukuku Merkezi Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nezih Varol; İstanbul DişHekimleri Odası Sağlık Hukuku Çalışma Grubu Üyesi Uzman Dr. DişHekimi Gamze Bulut; HepYaşam Derneği Başkanı Dr. Hilal Ünalmış Duda; Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nur Bilgen; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sevtap Metin, Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayfer Uyanık Çavuşoğlu; Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Didar Özdemir; Uzman Psikolog Gülçin Şenyuva; Adli Tıp Uzmanı Dr. Kadir Özağ; Adli Tıp Enstütüsü’nden Ceren Özbaşaran, Ece Arslanoğlu, Tuba Karadağ; çok sayıda meslektaşımız, ilgili ve Adliye Personeli katıldı.
 
İstanbul Barosu Sağlık Hukuk Merkezince düzenlenenSağlık Hukukunda Hasta Artık Tüketici Mi Olacak?’ konulu panel, 2 Haziran 2014 Pazartesi günü saat 14.00’da İstanbul Adliyesi Konferans Salonunda yapıldı.
Panelin açılışında konuşan İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av. Hüseyin Özbek, eskiden sağlık hukuku deyince akla sadece malpraktis uygulamalarının geldiğini, oysa yeni dönemde Sağlık Hukuku Merkezinin bu anlayışı değiştirdiğini ve sağlık alanına yeni boyutlar getirdiğini söyledi. Yeni uygulamayla sağlık kültürüne ve sağlık hukukuna hekimler ve hukukçular açısından önemli katkıların sağlandığını belirten Özbek, bu konunun boyutlanmasının kamu tarafından da ilgi duyulabilir ve anlaşılabilir konuma gelmesine yol açtığını bildirdi.
İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi Başkanı Av. Ümit Erdem de, bir yandan tüketicinin Korunmasına ilişkin kanun yürürlüğe girerken diğer yandan da Hasta Hakları Yönetmeliğinde ani bir değişiklik yapıldığını belirtti. Erdem, daha önce Asliye Hukuk mahkemelerinde görülen davaların Tüketici Mahkemelerine aktarılmasının uygulamada güçlükler yaratacağını, bu konunun panelde uzmanlarca ele alınacağını bildirdi.
Panelde ilk konuşmacısı Hukukçu Çelik Ahmet Çelik, konuşmasında hasta-hastane-hekim ilişkilerini ortaya koymaya çalışacağını söyledi. Çelik konuşmasında, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 3. Maddesinde yer alan ayıplı hizmetlerle ilgili açıklamalar yaptı. Hasta-hekim hatalarının Tüketici mahkemelerini ilgilendirmeyeceği, bunların bambaşka konular olduğunu belirten Çelik, hekim-hasta ilişkisinin vekâlet sözleşmesi olmadığını, hizmet sözleşmesi kapsamına bile giremeyeceğini, çünkü hasta-hekim ilişkisinin çok karmaşık olduğunu ve özel hükümler gerektireceğini, bu nedenle de tüketici mahkemelerini ilgilendirmeyeceğini bildirdi.
Çelik Ahmet çelik, 6502 sayılı kanunun 3. Maddesinde belirtilen ayıplı hizmetlerin tüketici mahkemelerine neden götürülemeyeceğini uzun uzun anlattı ve Tüketici mahkemeleri Kanununda ayıplı hizmetler konusuna sınırlama getirilmesinin çözüme katkı sağlayacağına inandığını kaydetti.
İstanbul Adliyesi 7. Tüketici mahkemesi Hâkimi A. Orkun Dağ, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun baştan mükemmel bir kanun yapma yerine, uygulamayı görüp aksaklıkları giderme anlayışıyla hazırlandığının görüldüğünü söyledi. Hâkim Dağ, konuşmasında 6502 Sayılı Kanunda tüketiciye, tüketici mahkemelerine sağlanan kolaylıklar, getirilen yenilikler ve uygulamada karşılaşılacak sakıncalar konusunu ele aldı. Orkun Dağ, kanunun 3. Maddesinde yer alan ayıplı hizmetler konusunu tek tek ele alarak değerlendirdi ve diğer yasalarla bağlantılarını araştırdı.
Panelin son konuşmacısı İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi Başkanı Av. Ümit Erdem, Hasta Hakları Yönetmeliğinde 8 Mayıs 2014 tarihli değişiklikleri ele aldı. Erdem, Yönetmeliğin değişen maddelerini tek tek değerlendirdi ve eski maddelerle karşılaştırdı.
Konuşmaların tamamlanmasından sonra soru-cevap bölümüne geçildi. Toplantının sonunda konuşmacılara, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek tarafından birer TEŞEKKÜR BELGESİ verildi.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

"Yeni Tüketici Yasası, Yönetmelikler Olmadığı İçin Uygulanamaz Halde"

Türkiye’nin merakla beklediği yeni Tüketici Yasası (Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun) 27 Mayıs’ta yürürlüğe girdi.
 
Her bir maddenin sonunda, ‘Yönetmelikle belirlenen azami süre içerisinde yerine getirilir.’ benzeri cümleler yer alıyor. Ancak yasanın yürürlüğe girmesine rağmen, yönetmeliklerin çıkmamış olması kargaşaya sebep oldu. Konu ile ilgili binlerce şikayet aldıklarını dile getiren Tüketici Birliği Federasyonu Başkanı Mehmet Bülent Deniz, “Yasa, Kasım 2013’te kabul edildi. Yürürlüğe girmeden önce 6 ay hem özel sektöre hem kamuya süre verildi ki yönetmelikler hazırlansın ve özel sektör önlemini alsın. 6 ay sonuna geldik firmalar kendini toparlıyor ama devlet hiçbir şey yapmamış. 23 yönetmelik gerekir ki hiçbiri ortada yok. Yasa uygulanamaz halde. Bu, bir devlet yönetim skandalıdır.” dedi.
 
Yeni Tüketici Yasası’nın Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu gibi önemli olduğuna dikkat çeken Deniz, Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu’nun yeni hallerinden önce yönetmeliklerinin hazırlandığına işaret etti. “Maddelerde haksız şartlar tanımlanıyor ve yaptırımlarının yönetmeliklerle belirleneceği dile getiriliyor ki ortada ne yönetmelik var ne de yaptırımlarla ilgili en ufak bir tanımlama.” diye konuştu. Deniz, böylece kargaşanın ve anlamsızlığın önüne geçildiğini kaydetti. Birçok tüketicinin ayıplı mallarla ilgili yeni haklardan faydalanmak istediği halde, ilgili süre yönetmeliklerle belirleneceği için ne yapacaklarını bilemediklerini ifade ediyor. Bülent Deniz, bakanlıkça ‘devrim’ diye nitelenen Tüketici Kanunu’nun bankalara boyun eğdiği için aslında karşı devrim olduğunu savunarak, yeni yasada özellikle bankalarla ilgili bölümlerin tüketiciden yana olmadığını ifade etti.
 
Deniz şöyle konuştu: “Yasanın 4. maddesi, 3. fıkrası bankalarla ilgili bizim karşı çıktığımız hususları yürürlüğe soktu maalesef. Bu yasayla ilgili 2012’den beri altı yedi taslak hazırlanmıştı. Geçen mayıstaki taslakta bizim görüşümüz de yer aldı. Biz, bankaların faiz dışında herhangi bir ücret alamayacağı görüşünü bildirmiştik. Ancak yasanın son halinde gördük ki bankaların faiz dışında hangi kalemlerden ücret alabileceği belirtilmiş. Bu şu anlama geliyor: Faiz dışında bankalar, komisyon, hesap işletim ücreti gibi bir çok kalemden ücret alabilecek. Yasal değildi, yargı tüketiciden yanan karar veriyordu, şimdi maalesef yasalaşmış oldu.”
 

30 Mayıs 2014 Cuma

Tüketici Yasası "Devrim" mi, "Karşı-Devrim" mi?

Tüketici haklarında yeni bir dönem başladı.
28 Kasım 2013'de Resmi Gazete'de yayınlanan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, 28 Mayıs 2014 tarihinde yürürlüğe girdi.
 
Yeni yasa ile yaşamımızda neler değişiyor?
Tüketici-banka savaşında ileri mi, geri mi gidiliyor?
TBMM., yeni yasayı yaparken tüketicinin isteklerini dikate aldı mı?
 
Çetin Ünsalan'ın hazırlayıp sunduğu, EkoPolitik programında Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz ve Tüketici Güvenliği Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Jale Yanılmaz anlatıyor.
 
29 Mayıs 2014, Ulusal Kanal, EkoPolitik
https://www.dailymotion.com/video/x1xh7z7_ekopolitik-29-5-2014-prs_news
 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Zafer, Çağlayanların Değil Bankaların

Tüketici derneklerini eleştirdiğim, “Şimdiye kadar doğru bildikleri yolda taviz vermeden ilerleyen tüketici derneklerinin son gelişmeler karşısında duruşlarını gözden geçirmesinin, kendilerine saygıları açısından önemli olduğunu düşünüyorum” dediğim “Tüketici dernekleri ‘sarılaştı’ mı?” başlıklı yazım okunmuş 18. Tüketici Konseyi’nde.
 
Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz, “yazına cevabımdır”' mailini atmasa haberim olmayacaktı.
Meşhur olmuşum da haberim yokmuş yani…
Deniz, cevap olarak Konsey’de yaptığı konuşmasını göndermiş. Metni okuyunca “benim yazı hafif kalmış” dedim kendi kendime.
 
Zamanın ruhuna uygun örgütlenme üzerine hiç düşündük mü? Yoksa hala 1990’lardaki, 2000'li yıllarda denediğimiz, başarılı olduğumuz ama eskimiş ve işe yaramaz olduğunu fark edemediğimiz örgütlenme biçimini uygulamaya devam mı ediyoruz?” diye soruyor örgüt temsilcilerine.
Arkasından da ekliyor: “Son yıllarda duyurulup da başarılı olan tek bir tüketici boykotu anımsıyor musunuz? Ülkedeki gelir dağılımı adaletini patlatan dolaylı vergi dinamitinin yanan fitilini söndürecek nefesi üfledik mi? Yoksa ‘dünyadaki en pahalı benzini kullanıyoruz’ demenin bize keyif verdiği garip ve sorunlu ruh halinde miyiz? Bu soruların yanıtlarının kocaman bir ‘HAYIR’ olduğunu hepimiz biliyoruz.”
 
Bülent Deniz’in şu cümlesi bütün dernek, oda vs. için çok önemli: ‘’Gelişen sosyal medya gerçeğini görmekten, özümsemekten uzak, hala 2000'li yılların dernekçiliğinden bir adım öteye gidemeden, kendi kendimize ‘tüketici örgütçülüğü’ oynuyor olmayalım sakın?”
 
Ben de bir yıl önceki “Örgütlü olmak güç kazandırır mı?” başlıklı yazımda eczacıların durumunu yazıp “Anlaşılan her örgütlülük, güç kazandırmıyormuş. Şimdi, eczacılar için düşünme vaktidir” demiştim.
 
“Medyaya çokça çıkıp, çok konuşunca sözümüzün ağırlığının yok olduğunu görmek yerine, ‘eee konuştunuz, astınız kestiniz, sonuç?’ diye soran gözlere bakmaktan kaçınmaya başladık” diyen Başkan Deniz, eleştirilerinin haklılığını 28 Mayıs’ta yürürlüğü girecek olan yeni Tüketici Kanunu üzerinden ispatlıyor.
Verdiği örnek burada sıkça eleştirdiğim “müjdeli haber” basınına da gelsin.
Bakanların “Vatandaşı bankalara ezdirmeyeceğiz. Gerekirse masaya oturacağız, kredi kartı ücretleri kalkacak” beyanatları havada kaldı.
Önce görüşleri alınmak üzere derneklere gönderilen kanun tasarısı Bakanlar Kurulu’na gelirken değişti.Tüketici örgütlerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen de yasalaştı.
Bankaların alacağı her türlü ücret, komisyon vesairesinin iznini, oranını BDDK belirleyecek.
 
“İyi olmuş” demeyin.
Kimse kimseye zorla ‘kredi kartı kullan’ demiyor.” “Her hizmetin bir bedeli var.” “Ekmeği gidip fırından herkes bedava almak ister. Ama 2 liralık ekmek de alırsın, 50 liralık ekmek de var yani. Bankacılık sektörü şunu diyor; lahmacunu Bodrum'da 50 liraya yiyorsunuz ama 2 liraya satılan lahmacun da var. Nerede yediğinizle alakalı. Tüketici olarak aldığınız ürünün bedelini bilecekseniz, size haber verilecek, aldatılmayacaksınız” sözlerinin sahibi BDDK Başkanı Mukim Öztekin.
 
Yine de “bu kanun iyi diyorsanız” ben de “Deniz’in yorumunu anlayın. Sonra karar verin” derim.
Deniz’e göre; artık tüketiciler bankalara karşı dava açamayacak. Muğlaklık kalktığı ve düzenleme yetkisi BDDK’ya verildiği için hüküm kesinleşmiş olacak.
Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından vatandaşın üzerine gelecek yeni yükleri hep birlikte göreceğiz ve Başbakan Erdoğan’ınFaiz lobisi kendine çeki düzen versin. Faiz lobisi yıllarca milletin alın terini sömürdü. Bundan sonra sömüremeyeceksin” sözlerini hatırlayacağız.
 
Bana göre milli irade bankalar karşısında eğilmiştir.