14 Mayıs 2013 Salı

Aşk Doktoru Vs. Tüketicinin Doktoru...

"artı bir tv." de, Pazartesi'den-Perşembe'ye her gün 10:30-12:30 arasında yayınlanan olan Tamay Kılıç'la Hayat Ağacı'nın her Çarşamba konuğu; Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz...

Hayat Ağacı'nda Bu Çarşamba..

15 Mayıs...
Kıştan çıktık. Önümüz yaz...
Sezon sonu indirimleri başladı.

"% 90'lara varan" indirimler, vitrinlerde.
 İndirimler, gerçek mi?
İndirimli satış, "bindirimli satış" olmasın!...
İndirimden aldığımızda, kaderimize razı mıyız? Alınan mal, geri verilemez mi?
Kimi, kime şikayet edeceğiz?...

 Aşk Doktoru Mehmet Coşkundeniz ile birlikte 15 Mayıs Çarşamba, saat 10:30-12:30'da, "artı 1 tv." Tamay Kılıç'la Hayat Ağacı'nda...
 
"artı bir tv." yi Digiturk-51. Kanal'da, D-Smart 141. Kanal'da, Türksat3A-Frekans:12541 MHz-Polarizasyon:H (Yatay)-Symbol Rate:-30000-Fec:3/4 ile uydudan ve 
 izleyebilirsiniz...

7 Mayıs 2013 Salı

Deniz, Her Çarşamba "artı bir tv." de...

Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz,
her Çarşamba,  "artı bir tv." de izleyicilerle buluşuyor...
 
Yayın yaşamına başlayan "artı bir tv." de, Pazartesi'den-Perşembe'ye her gün 10:30-12:30 arasında yayınlanacak olan Tamay Kılıç'la Hayat Ağacı'nın Çarşamba günleri konuğu; Tüketici Birliği Federasyonu Genel Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz...
 
Kapıdan satışlardan, kredi kart borçlarına; enerji tasarrufundan, trafik kazazedesinin haklarına; hasta haklarından, güvenli gıda tüketimine; paket tur sözleşmelerinden, engelli tüketici haklarına; bilgi edinme hakkından, evrensel tüketici haklarına değin cebimizin ekonomisi her Çarşamba Hayat Ağacı'nda.
 
 

"artı bir tv." yi Digiturk-51. Kanal'da, çok yakında DSmart ve diğerlerinde ve buradan izleyebilirsiniz...
 
 
Hayat Ağacı'nda Bu Çarşamba..

8 Mayıs...
Yaz geliyor...
"herşey dahil"e herşey; yemek, yatak, deniz, güneşin yanında sinir bozukluğu da  dahil mi?
 
Tatilimizi zehir eden firmalarla nasıl mücadele edeceğiz?
Hakkımızı nerede, nasıl arayacağız?
Tatil satın alırken; kimlerden alacağız, nasıl sözleşme yapacağız, sigortamız var mı?
 
Daha fazlası ve Astrolog Hande Kazanova ve takı tasarımcısı Milka Karaağaç ile birlikte 8 Mayıs Çarşamba, saat 10:30-12:30'da, "artı 1 tv." Tamay Kılıç'la Hayat Ağacı'nda...

2 Mayıs 2013 Perşembe

Deniz, Mayın Tarlası'nda...

Tüketici Birliği Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz,
Mayın Tarlası'nda...
 
Yazar Ahmet Zengin'in hazırlayıp sunduğu ve TR1 ekranlarında her Cuma yayınlanan Mayın Tarlası'nın bu haftaki konuğu Tüketici Birliği Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz.
 
Ekonomideki son gelişmeler, cebimizin ekonomisi ve tüketici olarak haklarımız...
 
TR1, Mayın Tarlası, 3 Mayıs 2013, saat 21:00
(Türksat 3A 12525/V/30.000)

Çözüm Süreci, Bizi Bunak mı Sanıyor?


Yaklaşık üç-dört aydır her yerde, her zaman, o kadar çok “çözüm süreci” nitelemesini duyup, okudum ki; bazen çözüm süreci” denen şeyin canlı bir organizma olduğunu düşünmüyor değilim.
Duyguları, düşüncesi, değerlendirmesi ve yargısı olan bir yaratık gibi görünmeye başladı bu “şey”.
Bu yüzden “çözüm süreci”nin, bu coğrafyada yaşayan herkesi bunak zannetme gibi insani bir hasleti olduğundan falan kuşkulanmaya başladım.
 
Çekincesiz “EVET”
Kimimizin “terör sorunu”, kimimizin “Kürt sorunu” olarak adlandırdığı ve nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ortak paydası “sorun” sözcüğü olan durumun çözülmesine yönelik atılacak tüm adımları; çekincesiz, koşulsuz, “ama”sız, “fakat”sız destekliyorum.
Bu, benim peşin beyanımdır.
 
Otuz yıldan fazla süredir kanayan, kanatılan bu yaranın iyileştirilmesi için atılacak her adımın, ortaya konulacak her çabanın desteklenmesi gerektiğine ilişkin, şu anda yürütülen “çözüm süreci”ni özel olarak gözetmeksizin ifade ettiğim bu çekincesiz destek beyanımı paylaşan milyonlarca insanla, bu coğrafyada birlikte yaşadığıma inanıyorum.
 
İlkeleri Feda Eden Çözüm, Çözer mi?
Şu anda yürüyen süreç; yetmişbeş milyonluk bir ülkede, otuz yıldır süren ve insanları canından, yurdundan, dünyasından eden bir soruna ilişkin olunca, ister istemez bir takım sorunları da beraberinde taşıyor.
Yukarıda desteğini açıklamış bir yurttaş olarak, yürütülen süreçte tehlikeli ve açıkçası mide bulandırıcı olarak nitelendirdiğim üç soruna işaret etmek istiyorum.
Bu üç sorunun temel ve ortak özelliği, yaşamsal bazı ilkelerin süreç uğruna feda edilmesi yanlışını içermesidir.
 
İlki; Roboski (Uludere) olayında bugün gelinen noktadır.
Uçaklardan atılan bombalarla ölüme yürüyen onlarca yurttaşımızın hakkı, hukuku bu ülkede yaşayan herkesin boynundadır ve yerine getirilmesi hepimizin borcudur.
İşte bu nedenle olayın olduğu günden bu yana sorumluların tespit edilmesi, yargılanması ve cezalandırılması yönünde çok güçlü bir kamuoyu oluştu.
Aradan aylar geçmesine rağmen bu konudaki toplumsal talep hiç dinmedi, susmadı.
 
Bu güçlü toplumsal talebin karşısında duramayan siyasi iktidar, bekleneni yaptı ve sorunu kurdurduğu bir Araştırma Komisyonuna havale ederek, zaman kazandı.
Bu siyasi manevraya rağmen işin peşini bırakmayan kamuoyu, komisyon raporunun yazılması ve açıklanması noktasına kadar konunun takipçisi oldu.
 
Sonra…
Sonrası biliniyor.
Sorumluları tespit edip cezalandırılmaları için teşhir etmesi beklenen, gereken Komisyon Raporu bomboş bir içerikle açıklandı.
Bu konudaki kamuoyu duyarlılığı dikkate alındığında, Komisyon Raporunun açıklandığı günden itibaren kamuoyunun yoğun ve güçlü tepkisini ortaya konması şaşırtıcı olmazdı.
Hiç hatırlıyor musunuz böyle güçlü ve sürekli bir kamuoyu tepkisini?..
Ben hatırlamıyorum.
 
Zamanlamanın Büyüsü
Komisyon Raporunun açıklandığı dönem, “çözüm süreci”nin yürümeye başladığı dönemin içinde.
Yani yetkili-yetkisiz, ilgili-ilgisiz bütün ağızlardan “bu dönemde duyarlı davranmak gerek, sözlerimize dikkate etmeliyiz, sürecin bozulmasına izin verilmemelidir” öğütlerinin döküldüğü dönemin içinde…
 
Siyasi iktidar ve ülkemizin bir kısmı, Roboski meselesinin böylelikle kapatılmasında hem iktidarları hem de ülkenin selameti(!) için yarar umabilir, böyle bir sonuca gidilebilmesi için zamanlama dahil her şeyi yapmış, gözetmiş olabilir.
 
Garip olan bu değil.
Garip olan Roboski konusunda doğrudan mağdur durumundaki Kürt halkının ve örgütlenmelerinin bu konudaki taleplerinden adeta vazgeçmiş bir tutum içine girmiş olmalarıdır.
Aylardır bu işin peşini kovalayan herkesin, özellikle Kürt kamuoyunun bu konuda birden bire sessizliğe bürünmesi, Roboski sanki hiç yaşanmamış gibi davranması, “çözüm süreci” için hoş görülebilir mi?
 
Onlarca Roboskili çocuğun hakkı-hukuku, her şeyden önemlisi yapılan bir zulme sessiz kalmayıp zalime karşı çıkmayı gerektiren insani erdemimiz, “çözüm süreci” nde feda mı ediliyor?
 
Takma Bacak
Tüm ülkeyi bağlayan, ülkede yaşayan herkesi ilgilendiren günlerdeyiz.
Yaşananların ülkeye anlatılması, ortaklaşılması ve çözüme yürünmesi gerekiyor.
 
Bunun için bulunan formül, Âkiller Heyeti.
Onlarca aydınımız, sanatçımız, insanımız yola düştü, kent kent dolaşıp süreci anlatıyor.
Anlatmak yeter mi?
Toplumsal uzlaşının sağlanması, hadi bu iddialı beklentiyi geçelim, birbirimizin ne düşündüğünü öğrenebilmek için güzel bir fırsat.
Yani Âkil Adamlarımız sadece anlatmamalı, aynı zaman da dinlemeliler.
 
Heyet üyeleri ellerinde geldiğince bu etkileşimi sağlamaya gayretli görünüyorlar.
Süreci benimseyen-benimsemeyen herkesi dinlemeye çalışıyorlar.
 
Ancak sürece karşı olduğu anlatan, anlatmak isteyen, bilinsin isteyen yurttaşların düşüncelerini açıklamaları, Başbakan seviyesinden başlayarak en ağır, katı ve kimi zaman da hakarete varan bir söylemle karşılanıyor, bu düşünce sahipleri nerdeyse vatan haini, barışı istemeyen, savaştan yarar sağlayan kişiler olarak nitelendiriliyor.
 
Şiir okudu, yani düşüncesini açıkladı diye hapiste yatmış bir başbakan tarafından yönetilen siyasi iktidarın, düşüncesini açıklamaya çalışan yurttaşlarını bu şekilde nitelemesi, yaftalaması ne kadar tutarlı?
Yoksa tutarlılık da mı artık gerekli değil ve varsın çözüm süreci” için feda olsun…
 
(Bu paragrafın başındaki Takma Bacak başlığı ne ola ki diye merak edenlerimiz için; kendisini ifade etmesine izin verilmeyen bir gazi yurttaşın kendisini ifade yöntemi olmasın sakın…)
 
Neyi, Ne Kadar ve Ne Zaman Bileceğinizi, Biz Biliriz
“Aman süreç çok hassas.”
Hep duyduğumuz bu?
İyi de bu süreç nasıl işleyecek?
Ne gibi gelişmeler sağlanacak?
Taleplerin ne kadarı karşılanabilecek?
 
Bunları bilmeyi isteyen kamuoyuna, sayın Başbakan geçenlerde cevap verdi: “Biz milletimizin bilmesi gerektiğine inandığımız her şeyi, yeri ve zamanı geldiğinde,  tüm açıklıkla milletimize anlatacağız…”
 
Eh bu devletlû sözden sonra, bu makalenin son noktasını koyma vakti gelmiş demektir.
 
Roboski’yi, Pınarhisar cezaevine giden süreci ve şeffaflığın demokratik iklimin güneşi olduğunu unutacak kadar bunamadık deyip son noktayı koyalım elbette.
 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Akil İnsanlar: Halkın 'Ama'larına Cevap Verilmeli


Kürt sorununun çözümüne katkı için kurulan Akil İnsanlar Heyeti, temaslarını sürdürürken, süreçle ilgili kanaatler de oluşmaya başladı

Halkın büyük ölçüde sürece destek verdiğini ifade eden üyeler, kaygıların da önemsenmesi gerektiği görüşünde birleşti. Marmara Bölgesi Heyeti’nin de önceki günkü temaslarında halkın, bu yöndeki görüşleri ele alındı. “Çözüm sürecinin neresindeyiz?” başlıklı tplantıya, Heyet Başkanı Prof. Yücel Sayman ile üyeler Levent Korkut ve Mustafa Armağan katıldı. Levent Korkut, toplumda büyük bir kesimin barışa ve çözüme ‘evet’ dediğini ancak bazı kafa karışıklıkları da bulunduğunu söyledi ve “Bu kafa karışıklığı giderilmezse, bu insanlar da ‘çözüme evet’ fikrinden dönebillir.” dedi.

Heyet bu kapsamda, Türkiye Küçük Millet Meclisi Diyalog Platformu İstanbul Merkezi, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve sendikalarla İstanbul Beyoğlu’ndaki Cezayir Restaurant’ta bir araya geldi. ‘Çözüm sürecinin neresindeyiz?’ başlıklı toplantıya, Heyet Başkanı Prof. Yücel Sayman ile üyeler Levent Korkut ve Mustafa Armağan da katıldı. Levent Korkut, toplumda büyük bir kesimin barışa ve çözüme ‘evet’ dediğini ancak, “Öcalan serbest bırakılacak mı?” diyenlerin olduğunu aktardı. Korkut, “Toplumun önemli bir kısmı ‘evet’ diyor; ‘fakat’lar ve ‘ama’lar var. ‘Özerklik olmazsa olur’ diyenlerden tutun da anadilde eğitime itirazı olanlara kadar kafa karışıklığı söz konusu. Bu kafa karışıklığı giderilmezse, bu insanlar da ‘çözüme evet’ fikrinden dönebillir.” ifadelerini kullandı. Çözüm sürecinin çatışmaları sona erdirmek için başlatıldığını belirten Prof. Levent Korkut, bu tür süreçlerde ilk aşamanın silahın susması, ikinci aşamanın silahlı birliklerin çekilmesi, üçüncü aşamanın da yaraların sarılması olduğunu kaydetti.

HÜKÜMET, YUMUŞATICI ADIMLAR ATMALI
Tarihçi-yazar Mustafa Armağan da bu toplantılar sayesinde sokaktaki insanın ilk kez kendisi gibi düşünmeyen insanlarla konuştuğunu belirtti. Hükümetin sürece katkı yapmak anlamında bazı yumuşatıcı adımları atması gerektiğini vurgulayan Armağan, “Yer isimlerinin iadesi, herkesin kendi dilinde isim alabilmesi, park isimlerinin Kürtçe olabilmesi gibi küçük adımlar süreci yumuşatma adına önemli olabilir.” diye konuştu. AK Parti hükümetinin bütün olumsuzluklara rağmen böyle cesaretli bir adımı attığı için takdir etmek gerektiğini söyleyen Demokratik ve Özgürlük Hareketi Sözcüsü Mahmut Sürmeli ise “Bu sürecin önünde engel teşkil edenlerin yoldan çekilmesi gerekiyor. ‘Ama’sız ‘fakat’sız, hepimizin yapacağı katkı sunacağı şeyler var. Bu anlamda ‘ama’lı ve ‘fakat’lı tartışmaların samimi ve ahlakî olduğunu da düşünmüyorum.” dedi.

Liberal Avrupa Derneği’nden Hüsnü Adalı da farklı görüş sergileyenleri ‘barış karşıtı’ olarak yaftalamanın doğru olmadığına dikkat çekti. Milliyetçilik ve şovenizmden kaçınılması gerektiğini vurguladı. Ön koşulsuz bir şekilde barışın gelmesi gerektiğini, evrensel demokrasi ve insan hakları için de yeni bir dil oluşturulması gerektiğini söyledi. Ancak, hükümetin ‘barış sorununa son veriyorum’ dediği zaman fikirlerin de 24 saatte değişeceğini belirtti. Bir problem olursa sürecin sekteye uğrayabileceğini vurgulayan Barış Meclisi’nden Tatyos Bebek, “99’da olanların tekrar yaşanmaması için ne yapmamız gerektiğini konuşmalıyız. Sonraki aşamalar için de bir sorun olmadığını düşünüyorum. Barış gelecek bu topraklara.” görüşünü dile getirdi.

Sürece karşı olanlar da dinlenmeli
Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nden Hasan Postacı, BDP’nin Öcalan’ın siyasi aktör olması yönündeki taleplerinin süreci beslemediğini, aksine zayıflattığını söyledi. Tüketiciler Birliği Federasyonu’ndan Bülent Deniz de sürece muhalif olmanın ayıp olmadığının altını çizdi. Deniz, “Bu sürece muhalif ya da çekinceli olanlar toplumun kötü insanları olarak lanse ediliyor. Ben süreci çekincesiz destekliyorum. Ancak bu muhalif kişiler de çok ağır ve katı bir şekilde eleştiriliyor. Sürece karşı olanların fikirlerini alaya almak doğru değil.” diye konuştu.

Barış aşamasına gelindiğini dile getiren Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek ise herkesin kafasında bir barışı olduğunu, barışa da koşulsuz destek vermeyecek kimsenin olmadığını aktardı. Adaleti Savunanlar Derneği’nden emekli Binbaşı Gürcan Onat, şu görüşleri dile getirdi: “Ben inanıyorum ki, bu iş bitmiştir. Yeter ki, biz inanalım. Bu halkın büyük bir çoğunluğu da buna inanıyor. Üç-beş kişinin provokasyonuyla da tekrar bu anlamsız savaş başlamayacak.”

Tuğba Mezararkalı-Yavuz Akengin, Zaman 01.05.2013

27 Nisan 2013 Cumartesi

Taşeron PTT İşçileri Köle Muamelesine Karşı Ayakta


Taşeron PTT işçileri daha önce ilan ettikleri üzere bugün (26 Nisan 2013, Cuma) saat 11:00′de Topkapı’daki PTT Dağıtım Merkezi’nde toplanmaya başladılar. Saatler 12:00′yi gösterdiğinde İstanbul’un dört bir yanından gelen 300′e yakın taşeron işçisi toplanmış, kendi aralarında ne yapacaklarına, haklarını nasıl arayacaklarına dair sohbetler koyulaşmıştı. Çoğu genç ve hayli heyecanlı olan işçilerin taşeron sistemiyle dertleri var ve bu konuda gayet haklılar. Ancak acil dertleri, ücretlerini iki aydır almayışları. Ücretlerini almadıkları için de 4857 sayılı İş Kanunu’nun 34. maddesine dayanarak bugün çalışamama haklarını kullandılar. 34. madde gayet net:
Ücretin gününde ödenmemesi
“Madde 34 - Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır.
“Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz.”

Belli ki işçilerin hareketinin büyümesinden çekinen PTT Genel Müdürü işçilerin toplandığı Topkapı Dağıtım Merkezi’ne gelip işçilerle görüştü, ancak onları ikna eden hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine işçiler Sirkeci’deki Büyük Postane’nin önünde protesto kararı aldı. Topkapı’dan Sirkeci’ye gelen işçiler Cuma çıkışında o haşmetli bina önünde 14.00 itibariyle başlattıkları protestoda yoğunluklu olarak “Taşeron işçisi köle değildir” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganlarını attılar, haklarını aramayı sürdüreceklerini belirten işçiler, aşağıda alıntıladığımız oldukça değerli basın açıklamasını okudular.
Taşeron PTT işçilerine Allah kolaylık ve sabır versin diyoruz. Her daim yanlarında olmaya çalışacağız. Madem sözlerini bir hadis-i şerifle bitirmişler bize de haddimiz olmayarak onlara bir ayeti hatırlatmak düşer: “Onlar, haklarına tecavüz edildiğinde, yardımlaşır, onun öcünü alırlar.” (Şura/42: 39, Elmalılı meali)
Okunan basın açıklaması:
Bizler PTT’de taşeron olarak çalışan kargo dağıtıcılarıyız. Burada toplanmamızın sebebi, devleti zarara uğratmak değil sadece alnımızın teri olan maaşlarımızı tam olarak ve zamanında alabilmektir. Hiçbir kuruluş, oluşum ya da sivil toplum örgütünün burada olmamızda bir etkisi ya da kışkırtması olmamıştır.
Bilindiği üzere PTT 1 Şubat 2013 itibariyle ihale sisteminde değişik bir yönteme başvurmuş ve bunu mütakip yıllardır adeta kanımızı emen ve bizleri para kazanabilecekleri objeler olarak gören ASGÜN firmasına bu ihale verilmiştir. Abuk sabuk fiyatlarla ve insan olarak yapabileceğimizin çok çok üzerinde çalışmaya zorlandığımız, en az üç çalışanın yapabileceği işin tek kişiden istendiği bu ihale, beklendiği üzere kısa süre sonra feshedilmiştir. Ancak işin tuhaf tarafı sanki bu feshin sorumlusu biz dağıtıcılarmışız gibi bunun faturası biz, emek harcayan çalışanlara kesilmiştir. Bu kadar düşük fiyatla ihaleyi kazanan firma (ASGÜN) bu işin yürümeyeceğini maalesef öngörememiş ve kendi düştüğü ateşe binlerce insanı da çekmiştir. Bizler haklarımızı talep ettiğimiz vakit, mağdur eden taraf olarak görülmekteyiz. Halbuki mağdur olan taraf bizleriz. Yıllardır çalışıyoruz ve yine yıllardır maaşlarımızın her ay geç ödenmesine, paralarımızın sudan sebeplerle kesilmesine rağmen kurumun adını karalayıcı en ufak bir eylemde bulunmadık. Hep sabrettik, düzelir dedik. Ancak artık ne sabrımız ne de dayanacak maddi ve manevi gücümüz kalmamıştır.
Ancak bu yaptığımız, bir başkaldırı değil, sadece ekmek ve alınteri mücadelesidir. Yıllardır ezilmeye mahkum, bütün sosyal haklardan yoksun olarak çalışıyoruz. Kurumda çalışan kadrolu personel tarafından her zaman ikinci sınıf insan muamelesi gördük, servis araçları bomboş gittiği halde sırf taşeron olduğumuz için servislerden indirildik. Hiçbir zaman önce insan olarak görülmedik. Baskılar ve tehditlere maruz kaldık.
Artık yeter… Artık tehdit etmeyin bizleri. Artık yarın işten atılır mıyım korkusu yaşamayalım. Artık insan olarak görülelim. Bağırılmaktan, fırça yemekten, köle gibi görülmekten artık kurtulalım. İnsani çerçevede birbirimize saygıyla çalışalım. Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvadandır. Bunu bilmeli ve buna göre davranmalıyız.
Saygılarımızla.
 
26.04.2013

21 Nisan 2013 Pazar

Aydınlar Şiwan Perver'e 'Geri Dön' Çağrısı Yaptı

39 yıldır yurtdışında yaşayan Kürt ozan Şivan Perwer'i Türkiye'ye dönmeye çağıran İzmir ve Diyarbakır 'küçük Millet Meclisleri'nin davetine aydınlardan destek geldi.
 
Perwer’i yurduna dönerek barış sürecine katılmaya çağıran davete imza veren 32 aydın şöyle:
1. Abdurrahman Dilipak 2 .Ahmet Taşgetiren 3. Aydın Engin 4. Baskın Oran 5.Bülent Deniz 6. Cem Mansur 7. Cemal Uşşak 8.Doğu Ergil 9. Ercan İpekçi 10. Fadime Özkan 11. Fatoş Güney 12.Fuat Keyman 13. Gençay Gürsoy 14. Haluk Bilginer 15. Hülya Gülbahar 16. İbrahim Betil 17. Lale Mansur 18. Lokman Ayva 19. Mehmet Atak 20.Mehmet Emin Ekmen 21. Mehmet Uçum 22. Melike Demirağ 23. Murat Belge 24. Mustafa Sütlaş 25. Orhan Alkaya 26. Oya Baydar 27. Roni Margulies 28. Şanar Yurdatapan 29. Şefik Beyaz 30. Şenol Karakaş 31. Zeki Kentel 32. Zeynep Tanbay

Şanar Yurdatapan’ın koordinatörlüğünü yaptığı ‘küçük Millet Meclisi’nin İzmir ve Diyarbakır çalışma gruplarınca ortaklaşa hazırlanan metinde Perwer’e “Toplumun her kesiminden yükselen ‘barış’ çağrıları, senin sesinle daha da güçlenecek. Artık vatanına dön, barış içinde, huzur içinde yaşayabileceğimiz yeni bir toplumun inşasına burada, kendi toprağında katıl” deniliyordu.

1955’te Urfa’nın Viranşehir ilçesine bağlı Sori Köyü’nde doğan Perwer üniversite yıllarına kadar Şanlıurfa’da yaşadı. Ankara Üniversitesi Matematik Bölümü’nü kazandı ancak siyasi nedenlerden tamamlayamayıp 1974’te Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. 39 yıldır Türkiye dışında yaşan Perwer çeşitli röportajlarında ülkesine dönme isteğini dile getirmişti.
 
20.04.2013, Radikal

16 Nisan 2013 Salı

Ulufeden, Sadakaya...

Nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…
Kanser hastası genç üniversiteli genç kızımız ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar arasında yaşanan “yardımlaşma (!)” iletişiminin ardından; ani gelişen gündemlere bayılan ve bayıldığı kadar 24 saat bile geçmeden gündemi iyice ezerek suyunu çıkaran köşe yazarlarımızın arasında, cılız da olsa bir ses edelim, bu yardım olayı üzerine ne hissettik yazalım istedik.
Dedim ya, nasılsa yazabileceğim bir medya köşesi var…

Basiretin Bağlandığı An…
Sayın Bayraktar’ın yerinde olmak, herhalde bir insanın isteyebileceği son şey olmalı.
Basiretin bu kadar bağlandığı nadir zamanlar vardır, insan yaşamında.
Bakan Beyin başına gelen de, böyle nadirattan…

Yaşanan bu talihsizliği kişiselleştirmeden değerlendirmeli.
Bakan Beyin davranışının nedeni, kişisel olarak bakıldığında, basiret bağlanması, vesaire, şu-bu…
Nedeni ne olursa olsun, Bakan Beyin iyiniyetli olduğunu düşünmek, durumundayız.
İyiniyet, kabul.

Bir Dışavurum mu?
Ama o davranışın altında, refleks kökenli bir dışavurumun olup olmadığını bir tartışalım!
İşte bu noktada, refleks olarak gelişen bu dışavurumla birlikte somutlaşan bir başka açıyı da görmek gerek; o da son on yıldır iyice belirginleşen, ama yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan insanları yönetenlerin sadakada, lütufta, ihsanda bulunma içgüdüsü…

Yazık ki, bizi yönetsin diye seçtiklerimizin bize hizmet etmeleri için harcamak üzere, kasalarına koyduğumuz paranın, bizim paramız olduğu gerçeğinden hep birlikte uzak bir şekilde yaşayıp gidiyoruz.
Ne yönetenler, ne yönetilenler ortadaki paranın yönetilenlere ait olduğunu düşünmeksizin hareket ediyoruz.

İcraatı Vasfiye Teyze Finanse Ediyor
Ne zaman icraatlarıyla övünen bir yönetici, bakan görsem, izlesem hep şunu derim iç sesimle; “övüne şişine anlattığın işlerin parasını, yapasın diye ben sana verdim. Yapıcan tabi, mecbuuuur.”

Sanıyorum; yaptığı icraatla, hizmetiyle övünen yöneticiyi, bu haksız övünce iten, yaptığı hizmeti bu topraklarda yaşayan insanlara ihsan olarak görmesinden kaynaklanıyor.
Yoksa, kim, zaten yapmakla mükellef olduğu hizmetleri yaptı diye, hizmeti finanse edenlere hava atmaya cesaret edebilir ki.

Bu sakat zihniyet bir sonraki adımda, yöneticilerin yaptıkları toplumsal veya bireysel hizmet, yarar veya uygulamalarını sadaka olarak görmeleri noktasına varıyor.
Bakan beyin o olayda ağzından dökülen sözlerde somutlaşan tam da budur.

Kömür, beyaz eşya yardımlarıyla, öğrenci burslarıyla başlayan ve nihayetinde ilaç bulunması için gelen yurttaşının cebine para koymaya varan yaklaşımın dokusunda; verileninin, yapılanın bu halka sadaka vermek olarak algılanmasından başka bir şey değildir.
Hadi haddimizi bilelim, iddia etmeyelim öyledir diye; en azından benim hissettiğim budur…

Şimdi; yurttaş olmak üzerine yeniden düşünmek zamanıdır.
Bu işe; “benim verdiğim parayı idare etmesi için seçtiklerimin yaptığı her güzel iş, zaten yapmaya mecbur olduğu; her kötü iş de bana sonuna kadar hesap vermeye mecbur olduğu iştir” diyerek başlasak mı?...
 

15 Nisan 2013 Pazartesi

Halkın Ekonomisi'nde Son Gelişmeler...

2013'ün ilk çeyreği geride kaldı.
Halkın Ekonomisi'nde ilk dört ay nasıl geçti?
Açıklanan büyüme rakamları, Halkın Ekonomisi'ne nasıl yansıdı?
Tüketici-banka savaşlarına son vereceği söylenen yeni tüketici yasası taslağına ne oldu?
Bankaların taslağa müdahalesi mi var?
 
Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) Genel Başkanı Mehmet Bülent Deniz,
Çetin Ünsalan'ın hazırlayıp sunduğu EkoPolitik'te değerlendiriyor.
 
15.04.2013 Ulusal Kanal, EkoPolitik

14 Nisan 2013 Pazar

"Benzinde İndirimi Yine Unuttular!"

Zam yapmaya gelince koşuyorlar, sıra indirime gelince emekliyorlar... Tüketici dostu Avukat Mehmet Bülent Deniz akaryakıt fiyatlarında oynanan “ince ayar” senaryosunu işte bu sözlerle tarif ediyor.
 
Akaryakıt fiyatlarında 2005 yılında uygulanmaya başlanan Serbest Fiyatlandırma Sistemi, malesef sürekli vatandaşın aleyhine çalışıyor. Uluslararası piyasalarda dolar ve petrol fiyatlarındaki yükselişe paralel olarak fiyatlar anında yükseltilirken, dış piyasalardaki düşüş, aradan günler geçmesine rağmen pompa fiyatlarına yansıtılmıyor. Yılbaşından bu yana yaşanan fiyat hareketleri, aynı senaryonun yeniden sahnelendiğini gösteriyor bizlere. İşte rakamlar; Ham petrolün varil fiyatı 113 dolara çıkınca 24 Ocak 2013'te benzine 9 kuruş zam yapıldı. Sadece bir hafta sonra, 1 Şubat'ta petrol 116 dolar oldu diye 10 kuruş daha zam yapıldı. Bir litre benzin 4.84 Lira oldu. Motorine de 7 kuruş zam yapıldı. Onun litresi de 4.30 Lira oldu. Şimdi ise, 20 Şubat'tan bu yana dünyada ham petrol fiyatları sürekli düşüyor.
Petrol 110 doların da altına geriledi. Ama gelin görünki, yükselirken, zam yapan 'ayar' mekanizması 15 gündür indirime yanaşmıyor. Eğer indirim konusunda da aynı hassasiyet gösterilmiş olsaydı, benzine yapılan 19 kuruş zam ile motorine yapılan 7 kuruşluk zammın çoktan geri alınmış olması gerekiyordu. Yetkililer, her zaman yaptıkları gibi yine bir gerekçe bulacaktır mutlaka. Mesela TL/Dolar grafiğindeki yükseliş, bu gecikmenin gerekçesi olarak gösterilebilir. Ama o zamanda adama şunu hatırlatırlar ; Bundan tam 1 yıl önce, 10 Mart 2012'de 1 varil petrolün fiyatı 123 dolara kadar yükselmişti. Dolar kuru ise 1.80 Lira idi. Buna rağmen o gün Türkiye'de benzinin litresi 4.53, motorin ise 4 liradan satılıyordu. Aradan tam 1 yıl geçti. Dolar o günkü ile aynı değerinde. Ama petrolün varili tam 13 dolar aşağıda. Türk halkının bugün 1 litre benzine ödediği para ise, o günkünden tam 31 kuruş yukarıda.

Ercan Seki-Türkiye, 05.03.2013 http://www.turkiyegazetesi.com.tr/haberdetay.aspx?NewsID=35172