13 Nisan 2010 Salı

“kabil, chance, remeş, aigner yerine, eker'e mecbur olmak..."


Kırmızı et fiyatlarındaki artışı değerlendiren Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz; “son iki ayda kırmızı et fiyatları yüzde 25 arttı” dedi.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgi olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) tarafından ilk kez 6 Şubat 2010 tarihinde gündeme getirilen kırmızı et fiyatlarındaki anormal artış konusunda, bugüne kadar iyileştirici veya çözüme yönelik hiçbir gelişme yaşanmamıştır.

Kırmızı et fiyatları hızlı şekilde artmaya devam etmektedir.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP)’nun konuyu ilk kez ülke gündemine getirdiği 6 Şubat 2010 tarihinden bu yana et fiyatlarındaki artış oranı, ortalama yüzde 25 olarak gerçekleşmiştir.

KIRMIZI ET TÜRÜ 06.02.2010 1 0.04.2010 ARTIŞ ORANI (%)Kıyma 27.00 32.00 18,51
Kuşbaşı 29.00 35.00 20,68
Biftek 32.00 40.00 32,00
Kuzu eti 24.00 30.00 25,00

Tüketici için bu fiyatlarla et alıp tenceresine koyması olanaksızdır.
Ne olduğu bilinmeyen ve ancak fiyatı gerçek kırmızı et fiyatlarına göre daha düşük olan ürünlere yönelmek zorunda bırakılan tüketici, sağlığı ve cebi arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır.
At, eşek ve domuz etleri piyasada cirit atmakta, ucuz fiyatları ile tüketicinin aklını çelmeye devam etmektedir.

Öte yandan tüketiciye gerçek kırmızı et ulaştırmaya çalışan sektör kuruluşları da, zor günler geçirmektedirler. Yıllardır faaliyet gösteren, marka haline gelmiş firmalar dahil, et sektöründe bulunan tüm firmalar azalan tüketici talebi nedeniyle kepenk kapatma noktasına gelmiş bulunmaktadırlar.

Kırmızı et sektöründe yaşanan ve tüm ülkeyi ilgilendiren bu olağandışı gelişmeler üzerine başta Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) olmak üzere konuyla ilgili sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve meslek kuruluşları tarafından dile getirilen önlem ve çözüm önerileri, ne yazık ki başta Tarım Bakanı Mehdi Eker olmak üzere ilgili, yetkili ve sorumlu kamu görevlileri tarafından reddedilmiştir.

“Bozulan arz-talep dengesinin sağlanması ve piyasanın yükselen ateşinin söndürülmesi için acilen et ithalatı yapılmalıdır” diyen uzman çevrelerin görüşlerine itibar etmeyen Tarım Bakanı Mehdi Eker, Türk hayvancılığını geliştirmek ve hayvan varlığını arttırmak iddiasını öne sürerek, et ithalatı yapılmayacağını belirtmiştir.
Bakanın bu anlaşılmaz ve yanlışlarla dolu politikası, ne yazık ki siyasi iktidar yanlısı bazı sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşlarınca da desteklenmiştir.
Sonuç ortadadır: Uzaydan dana yağmamış, hayvan varlığımız da artmamıştır.
Aksine ithalat yapılmadan geçirilen iki ayda, et fiyatları yüzde 25 artmıştır.

Yurttaşına 3,35 USD. İle et yediren Bulgaristan Tarım Bakanı Nihat Kabil,
5 USD lik et fiyatını daha da düşürmek için çalışan Romanya Tarım Bakanı Decebal Traian Remeş,
2,5 USD lik et fiyatı ile ucuzlukta rekora koşan Avustralya Tarım Bakanı Kim Chance,
2,4 EUR luk fiyatın fazla olduğunu ve bununla mücadele edeceğini açıklayan Almanya Tarım Bakanı Ilse Aigner
varken;

artan fiyatlarla mücadelede icraat yerine laf üreten ve iki ayda fiyatların yüzde 25 artmasına seyirci kalan Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanı Mehdi Eker’e mecbur değiliz.
Kendisi de bakanlık yapmaya mecbur değildir.

Mehmet Bülent Deniz
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı
Tüketici Hakları Uzmanı

5 Nisan 2010 Pazartesi

Komşular Mahkemede Tanışıyor


Eski komşulukların kalmadığı hep söylenirdi ama işin bu raddeye geleceği beklenmezdi. Özellikle yeni sitelerde, lüks konaklarda neredeyse bütün komşular birbiriyle davalık.

Alttaki üstekini 'banyon akıyor' diye mahkemeye veriyor, kapı komşuları gürültüden dolayı karakola düşüyor, dava açacak parası olmayanlar komşusunu belediyeye şikâyet ediyor.

İstanbul'da özellikle yeni sitelerde oturanların birçoğu sabah işe gitmeden evvel adliyeye uğruyor. Ya üst komşusunu gürültüden dolayı şikâyet ettiği için açtığı davayı takip etmeye ya da yan dairedeki komşusunun kendisine dair şikâyeti üzerine savunmasını vermek için. Adalet Bakanlığı'nın davalara dair istatistik tutma gibi bir geleneği olmadığı için sayısal bilgi veremiyoruz ama son yıllarda komşuların birbirlerine dair şikâyetlerinin arttığı gözle görülebiliyor. Avukatlar, site ve apartman yöneticileri, sivil toplum örgütleri ve apartman sakinleri buna şahit. Mesela Demet Kömür, İstanbul Başakşehir'de oturduğu binada, ailecek görüştüğü üst kat komşusu tarafından mahkemeye verilmiş. Oğulları kavga etmiş. Kömür, kapıya gelen polisin onu şoke ettiğini söylüyor. "Yaşadığım durum ilişkilerin ne kadar zayıfladığının kanıtı. Deseydi ki, 'oğlun bir şey yapmış komşu.' Özür dilerdik. Mahcup olurduk. Karakola gitmekle kalmadılar, çocuğumu tehdit ettiler. Bu olay moralimizi bozdu, çok üzüldüm, evimden soğudum." Komşusu şikâyetini geri çekince dava bitmiş ama o apartmandan taşınan Kömür, "Komşuya ev anahtarı bırakma, çocuk emanet etme devri bitti." diyor.

Avukat Bülent Deniz, komşularıyla davalık olan birçok ev sahibinin davalarına bakıyor. Bu tür şikâyetlerin çok arttığını söylüyor. Deniz toplumsal değişimin bir sonucu olarak gördüğü davaların hukuk sistemine büyük yük getirdiği görüşünde. Bu sebeple komşuluk sorunları için hakemlik kurumuna benzer bir çözüm sisteminin geliştirilmesini öneriyor.

İşadamı Murat Köse, Büyükçekmece'de bir sitede yöneticilik yapıyor. Müteahhitle ve komşularıyla yaşadığı sorunlar sebebiyle bu görevi üstlenmiş. İnsanların haklarını bilmediği için başkalarının hukukuna da saygı göstermediklerini düşünüyor. Kavgalı komşuların yönetici olarak aralarına girip mahkemeye gitmeden sorunlarını çözmeye çalışıyor. Köse, yöneticilerin görevini layıkıyla yapmadığı için en ufak anlaşmazlıkta mahkemeye gidildiğini söylüyor. Mahkeme kapılarının bu kadar çok aşındırılmasını korkuya bağlıyor.

Deniz Aydeniz'in komşusundan muzdarip olanlara yol gösteren bir internet sitesi var: www.apartmansakinleri.com. Aydeniz, komşusuyla davalık olanların yanı sıra çok sayıda insanın da aidat ödemediği için icralık olduğunu vurguluyor. Aydeniz'in komşuluk hukuku, kat mülkiyeti kanunu ve medeni kanun hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı sitesinde, huzur vermeyen komşunun nasıl dize getirileceğine dair ilginç bilgiler de yer alıyor. Dava açmak zorunda kalanları avukat masrafından kurtaracak yöntemler anlatılıyor. Dava açmak için dilekçe örnekleri var.

"Apartmanlarda huzur yok kavga var"

Aynı çatı altında yaşayan ahlaki anlayışları, yaşam şekilleri farklı insanların anlaşamamasının normal olduğunu söyleyen Aydeniz'e göre insanlara bir arada yaşama kültürü, kul hakkı, demokrasi ahlakı üzerine eğitimler verilmeli.

Mahkemeye gitmek maddi imkânları olanların tercih ettiği bir yol. Bu imkânı bulamayan "komşu muzdaribi vatandaşlar" belediyelerin kapısını aşındırıyor. Zeytinburnu Belediyesi'nin beyaz masasına bu konuda çok şikâyet geliyor. En fazla, komşusu banyosundan sızan suyla ilgilenmediği için yardım isteyenler arıyor. Komşusunun halı silkelemesinden, bina içine çöp bırakmasından, merdivenlere ayakkabı dizmesinden, gürültüsünden rahatsız olan belediyeye koşuyor. Belediye'nin ise yapacak pek bir şeyi yok. Ancak Zabıta gidip şikâyet edilen komşuya uyarıda bulunabiliyor. Emlakçıların ev kiralayacak veya satın alacak kişilere şöyle bir önerisi var: "Evin ne kadar güzel olduğu, kaç odası bulunduğu, güneş alıp almadığı kadar alt ve üst katta oturanların nasıl insanlar olduğu, yan dairede kimlerin yaşadığına bakmak gerek. Yoksa güzel bir evde, huzursuz yaşarsınız." Komşu komşunun yalnızca külüne değil ahlâkına da muhtaç.

Gülizar Baki/Zaman 03.04.2010

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=968700&title=komsular-mahkemede-tanisiyor

30 Mart 2010 Salı

Halkın Ekonomisi; Kredi Kartları Sorunu ile Kanal D'de..


"Halkın Ekonomisi", sunuculuğunu Didem İnselel ve Fatih Portakal’ın yaptığı, "Ne Yapmalı?” programına konuk oluyor...
Kredi kart borçlarında son durum, kredi kart borcu olanları bekleyen tehlikeler, kredi kart borcundan kurtulmanın yolları...
Kredi kartlarına ilişkin bilinmesi gereken herşey, Kanal D-Ne Yapmalı programında...
Yeminli Mali Müşavir Dr. Nedim Türkmen, Psikiyatrist Dr. Ümit Yazman ve Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı/Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz'in katılacağı Nasıl Yapmalı, 31 Mart 2010 çarşamba, saat 13:30'da, Kanal D'de...

20 Mart 2010 Cumartesi

Kral'ın Günü


Kapıyı tıklatan görevli; “it’s time to go Mr. President (Sayın Başkan, gitme zamanımız geldi)” diye uyardığında, Başkan saatine baktı. “Evet, vakit gelmiş” diye düşündü.
Önündeki kağıt tomarını güzelce katlayıp ayağa kalktı ve Oval Ofis’in kapısında bekleyen görevliye “gidelim” dedi.

Güneşin yüzünü az gösterdiği bir Perşembe sabahıydı.
Beyaz Saray’dan ayrılan Başkanlık konvoyu süratle Temsilciler Meclisi’ne doğru yol alıyordu.
Limuzinin içindeki Başkan, birazdan yapacağı konuşma ile ekonominin varolan düzeninde yeni bir açılımın olup olamayacağını hesaplıyordu.

Alkışlar arasına kürsüye gelen ABD. Başkanı John F. Kennedy; “tüketiciler en büyük topluluktur. Ekonomiyi ve ekonomiyi yönetenlerin kararlarını etkileyecek güce sahiptirler” diyerek başladığı tarihi konuşmasını bitirdiğinde, salonda bulunan Temsilciler Meclisi üyeleri önemli bir olaya tanıklık ettiklerini hissediyorlardı.

15 Mart 1962 yılında, o Perşembe sabahı ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin Temsilciler Meclisi’nde yaptığı bu tarihi konuşma ile ilk kez insanların tüketici olarak hakları bulunduğu ve korunması gerektiği en yüksek ağızdan ifade ediliyordu.

Kennedy tüketicilerin;
-sağlığı veya yaşamı için tehlikeli malların pazarlanması ve satışından korunmasına ilişkin güvenlik hakkı,
-yanıltıcı reklâm, etiket ve bilgilendirmeye karşı korunmasını sağlayacak doğru bilgilenme hakkı,
-rekabet ortamında oluşacak fiyatlar ile tercihte bulunmak hakkı,
-çıkarlarının korunması ve güvence altına alınmasını sağlayacak hükümet politikalarının gerçekleştirilmesi ve çıkarlarının korunmasına saygı duyulması hakkı
bulunduğunu ve bu hakların yerine getirilmesi için her türlü yasal düzenlemenin yapılması gerektiğini, tüketicilerin ekonomiye yön veren en önemli aktör olduğunu söylediği bu konuşması ile ulusal ölçekte tekelden arındırılmış serbest rekabetçi piyasa ortamının sağlanacağını ve hakları güvenceye alınmış tüketici kavramının tanındığını net olar ifade ediyor, dünya uluslarının da bu sürece katılmaları çağrısını yapıyordu.

İşte, ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin tarihi konuşmasının gerçekleştiği 15 Mart gününün Dünya Tüketiciler Günü olarak anılmasının altındaki öykü bu..

Şaşırtan Tarih Yolculuğu
Dünya tüketici haklarının tarihi 15 Mart 1962’ye kadar geri gitse de, biz biraz daha iddialı bir tarih yolculuğu yapalım sizlerle. 1502 yılına, hatta daha geriye Asr-ı Saadet Devri’ne kadar gidelim.

Hazreti Ömer, halife olarak Müslümanların başında.
Bir gün bir kadın huzuruna gelir ve pazarlarda satılan gıdaların çürük olduğundan, pahalı olduğundan dert yanar ve Halifesi’nden bu işe çözüm bulmasını ister.
Hazreti Ömer, o adaletin, hakkın simgesi yüce insan, huzurundaki kadına;
“seni ve dileyen diğer hanımları pazar yeri denetçisi, muhtesibe ilan ediyorum. Gidin pazarları denetleyin. Fahiş fiyatla mal satanı, çürük mal satanı bulun, bildirin” buyururlar.
İşte günümüzdeki “zabıta”ya denk gelen ilk oluşum Hazreti Ömer’in bir grup hanımı muhtesibe olarak tayin etmesi ile gerçekleşiyor.
Muhtesibe’den, ihtisap müessesine, oradan zabıtaya…

Tüketici haklarına ilişkin ilk uygulamanın, yüzyıllar öncesinde, Asr-ı Saadet Devri’nde olması, bir çoğumuzu muhtemelen şaşırttı.

Peki ya, dünyanın ilk tüketici yasası Osmanlı döneminde çıkarılmıştır bilgisine ne diyorsunuz?
Gerçek bu.
1502 yılında Bursa Kanunnamesi adı ile çıkarılan yasa ile tüketicilerin satın alacakları mallara ilişkin kalite, standart belirlemesinin yapıldığı görülüyor.
Örneğin; bir ayakkabının hangi özellikleri taşıması gerekliliği uzun uzadıya yazılmış bu yasada.

Ya Osmanlı’daki Ahi teşkilatı…
Müşterisini aldatanın mesleğini yapmasına engel olunduğu, üretilen her ürünün hakkının verilerek, kaliteli üretilmesinin sağlanması adına yıllarca çırak, kalfa olarak çalışmanın zorunlu olduğu bir ahlâk kurumu.
Ahiliğin kuşattığı bir piyasa ortamında, tüketici haklarının güvence altında olmadığını kim söyleyebilir ki?

Siz Kral mısınız Gerçekten?
Kimi zaman ekonominin doğası gereği, kimi zaman da ahlâki yapılanma gereği, tüketici her zaman kral olmuş aslında.
O zaman veya bu zaman, tüketicinin ne zaman önemsenmeye başladığının, krallığının ilk kez ne zaman ilân edildiğinin günümüz gerçekliğinde, tarihimizle gururlanmamız dışında bir önemi yok.
Şimdi, “bugün” önemli.
Gelişen ekonomik düzende, Kennedy’nin dediği gibi ekonomiye yön verecek kadar güçlü müyüz, tüketici olarak?
Bu güce erişecek denli örgütlü müyüz?
Gücümüzü hissettirecek, hak arama girişimlerinde ısrarlı mıyız, hakkımızı arıyor muyuz?
Kısacası krallığımızın farkında mıyız?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mart sayısında yayınlanmıştır.)

11 Mart 2010 Perşembe

Müşteri Hizmetleri mi, Oyalama Merkezi mi?


Bankaların, GSM şirketlerinin ve teknoloji markalarının çağrı merkezlerini aramaya görün! Sesten bir labirentte kaybolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Şunun için 1'e, bunun için 2'ye, menüyü baştan dinlemek için 7'ye... Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıklarından mıdır bilinmez müşteri hizmetlerini arayanlar artık sinir krizine giriyor.
İnternetin bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda fatura ödemek, havale yapmak ya da bir şikâyet için bankaya bizzat gitmek, sıra beklemek gerekiyordu. Tabii o zamanlar çağrı merkezleri yoktu. Eve telefon bağlatmak için bile aylarca bekleniliyordu. Satın aldığınız teknolojik cihaz bozulduğunda da mağazanın yolunu tutardınız. Şimdi öyle mi? Faturalarınızı internetten ödeyebiliyor, para transferi yapabiliyorsunuz. Herhangi bir sorununuzu dile getirmek için telefonu elinize almanız yeterli. Müşteri hizmetleri hattını çeviriyorsunuz, karşınıza çıkan elektronik sesin yönlendirmesine göre tuşlara basıyorsunuz. İlk başlarda bu büyük bir kolaylıktı. Ama zamanla çağrı merkezlerini aramak büyük bir strese dönüştü. Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıkları mıdır bilinmez, artık müşteri hizmetlerini arayanlar sesten bir labirentte kayboluyor. Ya da sinir krizine giriyor.
Tüketiciler Derneği Başkanı Nazım Kaya, son zamanlarda çağrı merkezlerine dair şikâyetlerin arttığını söylüyor. Kaya, tüketicinin hızlı hizmet alması için kurulan çağrı merkezlerinin artık "Evet efendim, haklısınız efendim." üslubu ile tüketicinin avutulduğu yerler olduğunu düşünüyor.
Müşteri Hizmetleri Uzmanı Akın Başal, eleştirileri haksız buluyor. Bundan 15 yıl öncesine kadar işini halletmek için uzun zaman ve emek harcayan günümüz insanının telefonda 7 dakikada bir işlem yapmaya bile tahammül edemediğini düşünüyor. Sesli yanıtlama sisteminin tam da soracağı soruya uygun bir seçenek olmadığı için şikâyet edildiğini belirtiyor. Başal'a göre şirketler daha iyi hizmet vermek için çağrı merkezi birimlerinde çok sayıda müşteri temsilcisi istihdam ediyor. Başal, her soruya ve soruna özel sesli yanıtlama sisteminin geliştirilemeyeceğini belirtiyor ve "Bunun için 100 farklı tuşlama seçeneği koymak gerekir. Hatta bölgesel şivelere uygun menü oluşturulmasını ister mi acaba müşterilerimiz? Her telefonu açanı, hiç bekletmeden, hemen cevap verebilmek için de müşteri sayısı kadar müşteri temsilcisini telefon başında bekletmek gerekir." diyor. Başal, tüketiciye şu uyarıda bulunuyor: Sesli yanıtlama sistemlerinden bir çözüm beklemek doğru değil çünkü o sistem sadece kısa bilgi aktarımı için kuruluyor. Çözüm aradığınızda müşteri temsilcisiyle görüşmelisiniz. Hep aynı şeyi söylüyorlar diyenler, ürün veya hizmet satın alırken lütfen sözleşmelerini okusun.
Başal, sözleşmeye/garanti şartlarına aykırı durumda çözüm getirilmediğini iddia ederek, müşteri ilişkileri çalışanına bağıran/hakaret eden müşterileri kastediyor: "Haklı olduğunuzu düşündüğünüz durumda tüketici mahkemelerine başvurabilirsiniz. Müşteri her zaman haklı olsa bile hiçbir zaman haksız değildir."
Tüketici Hakları Uzmanı Avukat Bülent Deniz, geçtiğimiz yıl otomotivden bankaya, teknoloji ürünlerinden GSM'ye kadar onlarca sektörde bulunan firmaların çağrı merkezlerini arayarak raporlama yapmış. Bu çalışmadan şu üç sonuca ulaşmış: Çağrı merkezlerinin numaralarını düşürmek çoğu kez sorun. İkinci sonuç; cevap veren çağrı merkezlerinde canlı operatöre ulaşmak imkansız denecek kadar zor. Deniz, canlı operatöre ulaşmak için tüketicinin türlü hilelere başvurmak zorunda kaldığını söylüyor. Kendi yöntemi ise şöyle; banka çağrı merkezi arandığında canlı operatör için tahsis edilmiş sınırlı sayıdaki seçenekleri mesela kredi kartı kayıp ihbarı tuşluyormuş. Üçüncüsü ise; çağrı merkezlerinde çalışan personelin sınırlı bilgiye sahip olması.
Deniz, sınırlı olarak bilgilendirilmiş ve yetkilendirilmiş operatörlerin tüketicinin sorununu çoğu kez çözemediğini vurguluyor. Deniz, müşteri memnuniyeti için şirketlerin müşteri hizmetleri birimlerini daha çok geliştirmesi gerektiğini söylüyor. Çağrı merkezlerinde çalışanların durumu ise daha zor. Çözüm arayışındaki müşteri ile çözüm vaat eden şirket arasında kalıyor. Çağrı sisteminde 1-2-3 tuşlarına basarak kaybolmuş sinirli müşterinin hakaretlerine maruz kalıyor.
Çağrı merkezi çalışanları da muzdarip
Çağrı merkezi çalışanlarının çoğunlukla psikolojileri bozuluyor. Zaten uzun yıllar bu işi yapmak mümkün değil. En fazla 3 yıl. Çağrı merkezi çalışanları bu sorunlarını dile getirmek ve özlük haklarını iyileştirmek için dernek kurmuş. Çalışma saatlerinin uzunluğu, düşük ücret almaları gibi sorunlarını dile getiren derneğin adı Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği. Dernek yöneticisi Utku Dinç, firmaların çalışanlarının müşteri tarafından hakarete uğramaması için önlem alması gerektiğini söylüyor. Dinç, çağrı merkezi çalışanlarının da müşterinin de şirketler tarafından mağdur edildiğini düşünüyor.

21 Şubat 2010 Pazar

"Ne Hasta Bekler Sabahı..."

Necip Fazıl’ın Beklenen şiirinin ilk dörtlüğü çoğumuzun ezberinde;
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı
Seni beklediğim kadar.

Sektör dergisinde aşk, vuslât üzerine yazacak değiliz.
Bu şiirin çağrışım yapmasının nedeni, sadece kıyasıya süren “ilaç meydan savaşları”nda, arada bir yerde, birilerinin telef olma olasılığı…

Konu mâlum.
Bir türlü giderilemeyen sosyal güvenlik sistemindeki açığın azaltılmasına yönelik iktidarın aldığı önlemler sadedinde, referans ilaç uygulaması ile ilaç fiyatları ortalama yüzde otuz beş düşürüldü.
İlaç fiyatları düşünce, eczacıların depolarında bulunan yüksek fiyattan alınmış ilaçların oluşturacağı zararın ne olacağı, nasıl giderileceği üzerine başlayan kavga, iktidar-eczacılar arasında meydan savaşına dönüştü.

Her ne kadar iktidar kanadı, firmalarla anlaşma yapıldığını ve eczacıların stok zararının firmalar tarafından karşılanacağını açıklasa da, gerek firmaların bu konudaki yaklaşımlarının netlik kazanmaması ve gerekse sosyal güvenlik kapsamındaki yurttaşların ilaç alımında eczaneler ile yurttaşı karşı karşıya getiren bir yığın bürokrasi ve külfet, eczacıları bir günlük grev noktasına getirdi.

Eczacıların bir günlük kapama eylemine iktidarın yanıtı hayli sert oldu ve Türkiye Eczacılar Birliği ve Sosyal Güvenlik Kurumu arasındaki sözleşmenin 16 Ocak 2010 itibariyle feshedildiği, bundan sonra meslek örgütü yerine eczanelerin kendisi ile sözleşme yapılacağı açıklandı.
Bununla da kalmadı sert yanıt, ilaçların marketlerde satılabilmesi konusu da gündeme getirildi.
Biz bu satırları yazarken, Danıştay sözleşmenin feshine ilişkin iktidar kararının yürütmesini durdurdu, ama siz bu satırları okurken, son durum nedir, onu kestiremiyoruz; yürütmeyi durdurma kararı kesinleşti mi, 16 Ocak sonrası sosyal güvenlik sistemindeki yurttaşlar ilaçlarını nasıl, nereden temin ettiler ve benzeri konular umarız çözümlenmiştir.

Ama gelin biz bu meydan savaşını bir kenara bırakalım ve ilaç konusundaki tabulardan birini, marketlerde ilaç satılması zemininde tartışmaya açalım…
İlacın Reklâmı Olur mu?
Sağlık sektöründeki temel sorun, verilen hizmetlerin bedelinin yüksek olması.
İlaç fiyatları sosyal güvenlik kapsamında olmayan hastanın cebini, sosyal güvenlik kapsamındaki hasta nedeniyle de, sosyal güvenlik sisteminin kasasını delip geçiyor.

Bir taraftan araştırma, geliştirme ve üretim için anlaşılabilir maliyet yüksekliği, ama diğer taraftan da ilaç sektörünün rekabete kapalı olması nedeniyle fiyatların, ürünü sunan firmalarca rahatça belirlenebilmesi, bu fiyat yüksekliğinin temel nedeni.

Hepimiz biliyoruz ki, bir ürünün fiyatı piyasada arz/talep dengesine göre belirleniyor. Ama ürün fiyatını etkileyen diğer önemli faktör, ürünü satanların fiyat/kalite bağlamında rekabet içinde olup olmamaları.
Tüketicinin tercihini serbestçe yapabilmesinin sağlandığı, firmaların ürünlerinin tercihi için tüketiciye reklâm, promosyon, kalite vaadi, ucuz fiyat teklifinin geçerli olduğu tam rekabet ortamında, tüketiciye ulaşan ürün fiyatlarında “damping”, ürün kalitesinde de iyileşme olduğu bir gerçek.

Şimdi akla gelen ilk soru şu; “ilaçta reklâm olsun, ama doktor reçeteye ne yazarsa, o ilacı almaya çalışmıyor muyuz?”
Hayır!
İlaç reklâmlarının kontrollü olarak yapılabildiği piyasa ortamında, doktorlar reçetelere ilacın markasını yazmak yerine, ilacın etken maddesini yazacaklar.
Hasta/tüketici de ilacı alırken, kullanması gereken etken maddeyi içeren ilaçlar arasında kendi tercihini yapacak.
Bu tercihin yapılmasında, fiyat/kalite bağlamında hasta/tüketiciye en iyisini vaad eden, reklâmları ile tüketiciyi doğru ve etkin şekilde bilgilendiren firmaların ilaçları tercih konusu olacak ve sağlanan bu rekabet ortamında, ilaç fiyatları füze gibi aşağı inecek.

Üstelik ilaç firmalarının, kendi ürünlerinin sürümünü arttırmak için doktor-firma arasındaki, kamuoyunu rahatsız eden ilişki biçimi de ortadan kalkacak, bu ilişki biçiminin fonları hasta/tüketicinin bilgilendirilmesi, ona ulaşılabilmesi için reklâm ve kampanyalar için olarak kullanılacak.

Bu yol haritasına bakınca, ilaçta reklâmın “bal” gibi olacağı açık.
Ülkemizin bu “tabu”sunun artık tartışılması gerekiyor.
Tıpkı, marketlerde “ilaç satılabilir mi” tabusunun tartışılmaya başladığı gibi.
Şimdi marketlerde ilaç satılsın/satılmasın tartışmasını, ilaçta reklâm olanağının sağlandığı bir zeminde, sakince tartışmaya açmak gerek.

Biz de buna niyetliydik, ama yerimiz yetmedi.
Yerimizin geniş olduğu bir yazımızda bu konuyu ele almak üzere…
(Makale, Bizim Market Derigisi'nin 2010/Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

14 Şubat 2010 Pazar

AVM.ler Yargı Kararını Hiçe Sayıyor


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) nin kararına göre, alışveriş merkezlerinin (AVM) otoparkları, ilk üç saat için ücretsiz.
Ancak bir çok AVM. de bu karara aykırı olarak, tüketicilerden otopark ücreti alınıyor.


Konuyla ilgili olarak ATV Haber'e konuşan Av. M. Bülent Deniz; "UKOME kararı gereğince, AVM. otoparklarında, üç saate kadar park etmek ücretsiz. UKOME'nin bu kararının iptali için AVM. lerin açtıkları davada, her ne kadar İstanbul 2. İdare Mahkemesi tarafından UKOME kararının iptaline dair karar verildiyse de, temyiz aşamasında Danıştay tarafından bu karar bozuldu ve UKOME kararı yeniden geçerlilik kazandı. Artık AVM. lerin, UKOME kararına uygun olarak, üç saati aşmayan süreler için tüketiciden otopark parası almaları mümkün değil. Ancak halen bir çok AVM. de, UKOME kararına aykırı olarak otopark ücreti alınıyor" dedi.

Otopark Parasını Nasıl Geri Alacağız?
Haksız alınan otopark ücretleri için başvuru yapılması halinde paranın geri alınabileceğini belirten Deniz; "alınan ücret küçük olabilir. Ama bir kaç kişinin haksız alınan bu ücretlerin iadesi için yapacakları başvurular, hem haksız alınan paranın iadesini sağlayacak, hem de bu konuda yanlış ve haksız uygulama içinde olan AVM. ler için uyarıcı nitelikte olacaktır. Haksız alınan paranın iadesi için tüketicinin ikametgahının bulunduğu ilçedeki Kaymakamlık binasında bulunan Tüketici Sorunları Hakem Heyetine yapılacak ücretsiz başvuru ile paranın iadesi işlemi sağlanmış olacaktır. Öte yandan AVM. hakkında İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UKOME'ye yapılacak başvurular ile AVM. ler için yaptırımda bulunulması talep edilebilir" dedi.


9 Şubat 2010 Salı

Ete Boykot Çağrısı


Sivil toplum örgütleri et fiyatlarındaki aşırı artış nedeniyle boykot çağrısı yaptı.

Kırmızı et fiyatları füze ile yarışıyor. Son 1 yılda yüzde 60 artan et fiyatlarındaki yükseliş sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Örgütler vatandaşa “Et boykotu yapın” çağrısında bulundu. Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Bülent Deniz, et fiyatlarındaki artışın spekülatif olduğunu söyledi. Fiyatları düşürmek için vatandaşa tüketimi azaltma çağrısında bulunan Deniz, “Fiyatlar spekülatörler yüzünden yükseliyor. Fiyatlar düşene kadar vatandaş et almasın” dedi.

DENETİM ARTSIN
Denetimle spekülatörlerin önüne geçilmesini isteyen Deniz, canlı hayvan ithalatının da serbest bırakılması gerektiğini kaydetti. Deniz, gıda denetimlerinin artırılarak, hileli ürünlerin önüne geçilmesini istedi. Tüketicileri Birliği Başkanı Nazım Kaya da, et fiyatlarının artmasına neden olarak gösterilen hayvan sayısındaki azalmanın yüzde 60 fiyat yükseltecek boyutta olmadığını savundu.

SPEKÜLATÖRE CEZA YOLDA
2009’da 25 milyon olan canlı hayvan sayısının bu yıl yüzde 1.8’lik düşüşle 24.5 milyona gerilediğini kaydeden Kaya, “Bu kadarlık düşüş fiyatları en fazla yüzde 10 arttırır. Besiciler ellerindeki hayvanları piyasaya sürmüyor” dedi. Fiyatların artmasında en büyük etkenin spekülatörler olduğunu ifade eden Kaya, konuyu Rekabet Kurulu’na taşıdıklarını bildirdi. Kaya, “Pirinçte de Rekabet Kurulu’na şikayette bulunmuştuk ve gerekli kişilere ceza kesilmişti. Birkaç güne kadar et konusunda da spekülatörlere ceza gelecektir” şeklinde konuştu.

Et yerine bakliyat tüketin
Reis Gıda Başkanı Mehmet Reis, son dönemde fiyatı artan et yerine bakliyat ürünlerinin yenilebileceğini söyledi. Etteki tüm proteinlerin nohut, fasulye, kırmızı ve yeşil mercimekte bulunduğunu hatırlatan Reis, “Özellikle kış ayları olması nedeniyle bu ürünler çok tüketiliyor. Son dönemde aldığımız 1 kilo etten yarım kilo su çıkarken, bakliyatta ise bu tam tersi. Yarım kilo bakliyata yarım kilo su katın 4 kişilik bir aileye 2 günlük yemek ortaya çıkar” dedi.

Ete Brezilya’nın 8 katı para ödüyoruz
Bugün Gazetesi’nin geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği habere göre, dünyada kırmızı eti en pahalı tüketen ülke Türkiye. Türk tüketicisi kemiksiz etin kilosuna 16 dolar öderken, Türkiye’den sonra kırmızı etin en pahalı tüketildiği ülke ise 7 dolarla Almanya. Kemiksiz eti 2 dolardan satın alan Brezilya ise Türkiye’den 8 kat daha ucuz et tüketiyor.

Zeynep Ceylan/Bugün
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/92473-vatandasa-et-uyarisi-ekonomi-haberi.aspx

3 Şubat 2010 Çarşamba

"Halkın Ekonomisi", Renkli Anlar'da, TRT1 Radyo'da


TRT1 Radyo'da, hafta içi her gün yayınlanan "Renkli Anlar"da; günlük yaşam, gündemdeki kültür ve sanat olayları, sanat ve sanat dünyası, sergiler, çocuklara ve gençlere yönelik edebiyat, sinema, müzik, tiyatro ve spor, geleneksel sanatlarımız, bilim, teknoloji, çevre ve çevre sorunları, iş, sanat, spor ve bilim dünyasında öne çıkan kişiler yer alıyor.

"Halkın Ekonomisi", artık "Renkli Anlar"da...

Serpil Erim, Gülname Kurtgöz, Ali Kızan ve Nigari Erdem tarafından hazırlanan, Saadet Baykal ve Tülin Öztürk Ekici tarafından sunulan "Renkli Anlar"ın tüketici köşesinde, "halkın ekonomisi" konuşuluyor.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz; kapıdan satışlardan, sağlıklı gıda tüketimine; kredi kart borçlarından, temel tüketici haklarına, tüketiciyi ilgilendiren bütün konuları, "halkın ekonomisi"ni anlatıyor.

31 Ocak 2010 Pazar

Her Şey Daha Sağlıklı Gıda İçin



Yaklaşık 5 yıl önce tüketici hareketinin yılmaz savaşçısı Bülent Deniz, gıda sektörünün atom karıncası Hüseyin Bozdağ başta olmak üzere bir grup gönüllü tarafından oluşturulan Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) önemli projelere imza atmaya devam ediyor.

Daha önce "tarladan çatala" gıdayı sorgulayan çok sayıda etkinliğe imza atan SGP geçtiğimiz günlerde 2010 eylem planını görüşmek üzere bir araya geldi. Tarım İl Müdürü Ahmet Kavak'ın da katıldığı toplantıya sayıları 100'e yakalaşan SGP'yi destekleyen kuruluşlardan önemli bir bölümü katıldı.
Moderatörlüğünü yapmaktan onur duyduğum toplantıya katılan bazı önemli kuruluşlar şunlar:
. Latif Ünal (İstanbul Yaş Sebze Meyve İhracatçıları Birliği Başkanı)
. Ali Taş Gülen (BEYAZDER Başkanı)
. Selçuk Maruflu (TÜGİS Genel Sekreteri)
. Burhan Er (İstanbul Sebze Meyve Komisyoncuları Başkanı)
. Ayla Torun (ETBİR Genel Sekreteri)
. Bilgin Şahin (Perakendeci Kasaplar Odası Başkanı)
. Ahmet Turan Akkaya (İstanbul Sucular ve Meşrubatçılar Odası Başkanı)
. Turan Özbahçeci (İstanbul PERDER Başkanı)
. Necat Aydın (YESİDEF Başkanı)
. Öner Ilgaz (TDD - MEMYED Başkanı)
. Mehmet Reis (Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı)
. Ümit Güvenç (Tamek Yöneticisi)
. Engin Başaran (TÜDER Başkanı)
. Engin Akman (Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı)
Sayıları daha da fazla olan bu önemli kuruluşların Eylem Planı'na ilişkin açıklamaları ayrıntılı bir şekilde SGP sekretaryası tarafından yapılacak. Ancak ben çok önemli gördüğüm birkaç önemli başlığı onların izniyle sizlerle paylaşmak istiyorum.
. SGP önümüzdeki günlerde bir çalışma yaparak Milli Eğitim Bakanlığı'na sağlıklı tüketici başlığı ile bir ders konulmasını önerecek.
. Obezite, ülkedeki çocukları tehdit eden önemli bir sorun olarak görüldü toplantıda. Bu konuda okul kantinlerinden başlayarak doğru beslenmenin önünü açan bir kampanya yürütülmesi kararlaştırıldı.
Her iki adım da geleceğimiz kurtarmaya yönelik... Küçük adımlar gibi görülebilir. Ama unutmayın ki büyük hedeflere de küçük adımlarla ilerleniyor.
29.01.2010 Bugün/Celal Toprak

Kaynak: http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/91414-her-sey-daha-saglikli-gida-icin-makalesi.aspx