17 Haziran 2010 Perşembe

"babanızı seviyorsanız, ona hediye almayın!.."



Yaklaşan “babalar günü” nedeniyle yaşanan alışveriş çılgınlığını değerlendiren Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz; “baba sevgimiz, icralık olmasın” dedi.
Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Ekonomik düzen, “sevgililer, anneler, babalar günü” gibi “kutsal gün” dayatması ile çılgınca alışveriş yapan tüketim toplumundan nemalanmaktadır.

“Kutsal gün” dayatması ile bu günlerin hediye almaksızın kutlanamayacağı mesajları, bu günlere özel reklâm ve promosyon kampanyaları ile bireyler adeta hipnotize edilerek, alışveriş yapmaya mecbur hale getirilmektedir. Oysa ki, bu günlere özel harcamalar tüketicinin borç miktarını arttırmakta, bireylerin bankalara olan borçları daha da artmaktadır.

2010 Nisan ayında kredi kart ve ferdi kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı, 63.348 kişi olmuştur. 2005 yılından bu yana 2.125.731 kişi, kredi kart ve ferdi kredi borcunu ödeyemeyerek temerrüde düşmüş ve takibe alınmış bulunmaktadır.

Geçtiğimiz yıl kredi kartları ile Sevgililer Günü’nde, 642 milyon TL.; Anneler Günü’de, 590 milyon TL.; Babalar Günü’nde, 596 milyon TL. lık harcama yapılmıştır.

Küresel krizin kasıp kavurduğu, milyonlarca tüketicinin bankalara borçlu bulunduğu, milyonlarca ailenin kapısına icra memurlarının dayandığı bir ortamda, “kutsal gün” gerekçesi ile kredi kartları ile harcama yapmak, bu özel günleri kutlamak için ferdi kredi çekmek, içinde bulunulan borç batağını daha da derinleştirmekten öte sonuç doğurmayacaktır.

Sevgilimizi, annemizi, babamızı yılın bir günü, borçlanarak hediye alarak hatırlamanın olası ağır sonuçları sadece kendimizi değil, ailemizin tüm fertlerini etkileyecek niteliktedir. Bu nedenle babasını seven tüketici, bu kez babalar gününde borçlanarak hediye almak yerine; tatlı bir sözle, cebindeki parası kadar, gösterişten uzak, pahalı olmayan hediye almayı tercih etmelidir.
Mehmet Bülent Deniz
Tüketici Hakları Uzmanı

9 Haziran 2010 Çarşamba

yanıyoooooor...


“Avrupa Birliği’nde son perde mi başladı?”
Bu soruyu bir yıl önce, mütevazi blog yazılarımızın birinde sormuşuz.
Başta Macaristan olmak üzere Avrupa Birliği’nin doğu kanadındaki ülkelerin para birimlerinin dolar karşısında hızla değer yitirmesi ve diğer birlik ülkelerinin yardım yapma konusundaki ikircikli, hatta olumsuz tavırları, o dönemde bu soruyu sormamıza neden olmuştu.
Bu tartışmayı dillendirmemizin üzerinden geçen bir yıllık sürenin, Avrupa Birliği aleyhine işlediğini bugün net olarak görebiliyoruz artık.
Euro bölgesi kaynayan kazan gibi…
Macaristan, İzlanda derken, Yunanistan ile başlayan son dalga İspanya, İtalya ve hatta İngiltere’yi tehdit eder hale geldi.

Yunanistan ekonomisinde yaşanan derin sıkıntı ve bu sıkıntının tehdit ettiği Euro bölgesinde, birbiri ardına önlemler alınmaya çalışılıyor, yardım paketleri oluşturuluyor.
Kamu harcamalarında sıkı disipline gidileceği ve kemerlerin sıkılacağının açıklanması ile önümüzdeki dönemin Avrupa Birliği halkları için yoksullaşma dönemi olacağı şimdiden kesinleşti.
Öte yandan daha vahimi, açıklanan yardım paketlerindeki miktarların her seferinde arttırılmasına rağmen etkisinin birkaç günle sınırlı kalmış olması.
Euro bölgesindeki ekonomik kriz, kırmızı alarm zilini çalmış görünüyor.

Kriz, Savaş İçin Bir Fırsat mı?
Bölge ekonomisindeki bu savrulmaların elbette siyasi sonuçları olacak, bu da toplumsal devinimleri oluşturacaktır.
Nitekim Merkel’in Almanya’dan yükselen sesi, herkesi tedirgin etti: “Artık Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Birliği içinde Almanya’nın geleceği tartışılmalıdır…”

İnsanlığın yakın tarihte yaşadığı iki büyük dünya savaşının baş aktörü olan Almanya’nın en üst düzeyde seslendirdiği bu yaklaşım, zihinlerde “acaba” sorusunun tekrar sorulmasına neden oldu dersek, abartmış olur muyuz?

Bilinçaltında her zaman için Büyük Prusya hayalini canlı tutan Almanya’nın, Avrupa Birliği’ni bu hayalin önündeki engel olarak gördüğü, yeryüzünde soğuk savaşın bitiminde Sovyetler Birliği’nden boşalan süper güç koltuğunda gözü olduğu bilinmeyen bir sır değil.
2008 de başlayan küresel ekonomik çöküş, Almanya’nın bu büyük hayalini gerçekleştirmesi için bir fırsat mı acaba?

Altın ve Metal Fiyatlarına Dikkat!
Yazılarımızda sürekli olarak dile getirdiğimiz temel tez; yaşananın bir ekonomik kriz olmadığı, aksine insanlık tarihinin “yazının bulunması, Fransız İhtilâli” gibi önemli kırılma noktalarına eşdeğer önemde bir gelişme olduğudur.

Bunca önem atfettiğimiz küresel ekonomik çöküşten çıkılır veya çıkılmaz…
Önemli olan, ekonomide alınacak sonuçtan çok, bu süreç sonunda dünyadaki nüfuz alanlarının nasıl ve kimin elinde olduğu, ekonomik ilişkilerden başlayarak, yeryüzünde yaşayan insan ırkının nasıl bir yaşam mimarisi oluşturacağıdır.
Ve daha önemlisi, kısa vadede düşünülmesi gereken sorun, insanlığı derinden etkileyecek bu kırılma noktasının insanlık ailesine, “savaş” gibi acılar getirip getirmeyeceğidir.

Tarih bize bu konuda olumsuz örnekler sunuyor.
İnsanlık için kırılma noktalarının yaşandığı her süreçte, gezegenin bir yerlerinde sıcak savaşların olduğu, tarihsel bir gerçek.
Şimdilerde altın, demir, çelik fiyatlarındaki oynaklığı ve yükselişi izleyen kimi küresel gözler, bir yerlerde, -yaygın değilse bile- yoğun sıcak savaş beklentisi içindeler.
Olur mu, olmaz mı, nerede, nasıl olur bilinmez, ama kendini bir türlü ayağa kaldıramayan dünyanın en azından nüfuz alanlarındaki yeni belirlemeler sürecinde, heyecanlı ve sıcak günler geçireceği kesin.
Ve ne yazık ki, bu tarihsel gerçekliğin yeniden tekrarlanmaması için küresel “barış havariliği” tutumumuzdan başka elimizde hiçbir şey yok.

Yeni Nüfuz Alanları-Yeni Ticaret
Enerji koridoru anlaşmaları, Orta Doğu’da artan etkinlik, vizelerin birer birer kaldırılması, Afrika ve Güney Amerika’ya fokuslanan dış politika bakışı…
Yeni nüfuz alanları oluşumuna ilişkin mücadelede, Türkiye önemli bir performans ortaya koyuyor.
Yeni dış politika olarak algıladığımız bu performansın mutlak ve nihai hedefi, şüphesiz yeniden şekillenecek nüfuz alanlarında hatırı sayılır payı kapmak.
Yeni nüfuz alanlarındaki payımız, küresel ekonomideki payımızın da belirleyicisi olacak.
Ve umalım ki, bu pay kapma mücadelesinde yaşanacak kimi sıcak gelişmeler, ülkemize değmez, teğet geçer.

Ve endişeye mahal yok.
Türkiye’nin devlet geleneğinde, dış politika iktidardan iktidara değişmez.
Aksine dış işlerindeki her türlü “işler”, devlet politikası olarak yürütülür.
Bu bakımdan dış politikadaki yeni anlayış ve tutumunun, mevcut iktidarla sınırlı olmadığını, iktidarlar değişse de, bu yeni performansın “devlet politikası” olarak devam ettirileceğinden kuşku duymamak gerekir.

Yeni Bir Çağ
Yüz yıllık zaman dilimini veya çağ dönemini takvimlerdeki belirlemelere göre değil de, insanlığın gelişimindeki aşamalara göre tayin etmeye kalkarsak, 1453 de İstanbul’un Fethi, 1792 Fransız İhtilâli’nde olduğu gibi yeni bir çağa gireli bir yılı aştık.
2008 Eylül’ünden bu yana, yeni bir çağın içindeyiz.
Önümüzdeki 50-100 yıllık dönemin neresine kadar tanığıyız bilinmez, ama emin olun nefes aldığınız sürece tanık olacaklarınızın yanında, bu fütürist makalemiz pek mütevazi kalacak.
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Haziran sayısında yayınlanmıştır.)

5 Haziran 2010 Cumartesi

BOYKOT HİKÂYELERİ


Bir kez daha dört bir yanda boykot broşürlerinin dağıtıldığı, internette “boykot edelim” mesajlarının dolaştığı günleri yaşıyoruz.
İsrail’in yardım filosuna saldırısı sonrası, kabaran yüreğimiz için elimizden gelenin meydanlara doluşup öfkemizi haykırmak, enikonu öfkemizin hedefi olanlara para kazandırmamayı dert ettiğimiz günlerdeyiz.

Ne zaman boykot konusu ülke gündemine gelse, “başarılamaz” söylemi ile ortaya çıkanların çokça olduğunu biliyoruz.
Ya da başlayıp, ömrü saman alevinin ömrü kadar olan boykot girişimlerinin tanığı olduk çoğu kez.

Gelin, kurucusu ve halen Onursal Başkanı bulunduğum Tüketiciler Birliği’ndeki Genel başkanlık görevimiz esnasında gerçekleştirdiğimiz boykot çalışmalarına bir göz atalım.
Yol haritası doğru belirlenmiş bir boykotu örgütlediğimizde neleri başarabiliyoruz, görelim…

Chesterfield’in Ambalajı
2002 yılıydı.
Bir tüketici elinde Chesterfield sigarası ile bize geldi.
“Bu sigaranın üzerinde Cami resmi var. Paket bitince yerlere atılacak, üzerine basacağız, bunun değiştirilmesini istiyorum” diye yakındı.
Konuyu bizden önce Diyanet İşleri Başkanlığı’na bildiren tüketicinin başvurusu üzerine, Diyanet İşleri Başkanlığı sigarayı üreten Philip Morris firmasının Türkiye’deki üretici kuruluşuna mektup yazmış, rica etmiş.
Ama nafile. Kulak asan olmamış.

Sigara paketini inceledik.
Gerçekten üzerindeki resim, Ortaköy Cami resmi.
Bir basın açıklaması yaparak, paketteki bu resmin kaldırılmasını, aksi takdirde boykot uygulanacağı konusunda firmayı uyardık ve kamuoyunu da bilgilendirdik.
Açıklamamızın bir gün sonrasında sigarayı üreten firmadan bir yazılı cevap geldi.

Sonuç; Dünyanın dev şirketlerinden olan Philip Morris firmasının, 111 ülkede Ortaköy Camii resmi ile sattığı Cehsterfield marka sigara paketindeki Cami resmi kaldırıldı.

Dünya Devi’nin Özrü
2005 yılındayız.
Ülkemizde Şampiyonlar Ligi final maçı oynanacak.
Maç nedeniyle binlerce yabancı gazeteci ülkemize geliyor.
Gelen gazetecilere dağıtılmak üzere, Türkiye’yi tanıtan bir kitapçık hazırlanıyor.
Kitapçıkta Türkiye ile ilgili olarak; “şark zihniyetli”, “taksicileri soyguncu”, “muhafazakâr yapı nedeniyle eşiyle, arkadaşlarıyla dolaşanlara karışan” bir ülke tasviri yapılarak “Kürt” ve “Ermeni” konularının sorun olarak yaşandığı bir ülkeden söz ediliyor.

Kitapçığı hazırlayan maçın ana sponsoru ve aynı zamanda bir dünya devi; Master Card firması.

Bir basın açıklaması yaptık ve dedik ki; “Türkiye tüketicisi Master Card kullanmaktadır. Bu ticari gerçeklik nedeniyle Master Card, dağıtmış olduğu kitapçıkla ülkemize ve bu topraklarda yaşayan insanlara yapmış olduğu hakaretler için özür dilemelidir. Aksi halde… firmanın hizmetlerini satın alma konusundaki tutumumuzu gözden geçireceğiz.”

Sonuç; Dünya devi firma 24 saat içinde geri adım attı ve bize ve tüm medyaya bir yazı göndererek, Türk halkından özür diledi.

Korku Dağları Sarınca…
Yıl 2006.
Bir bira firmasının reklâm amacıyla ürettiği bardak altlıklarını inceliyoruz.
Güya çeşitli ülke lisanlarına benzetme yapılarak içki adı ile türetilmiş hayali futbolcu adları yazılı.
Arap futbolcu için kullanılan ibare, (Hâşâ) “Biraullah.”
Hemen harekete geçtik.
Hem firma yöneticileri hakkında Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunduk, hem de birayı üreten Anadolu Grubu’nun tüm markalarına boykot başlatacağımızı kamuoyuna ilan ettik.

Sonuç; Anadolu Grubu bize bir yazı gönderdi: “Efes Pilsen olarak kamu vicdanını rahatsız edici bir etki yaratmış olmaktan büyük üzüntü duyduğumuzu ve çalışma ile birlikte bardak altlıklarını bütünüyle yok ettiğimizi kamuoyunun bilgilerine sunuyoruz."

Buraya kadarki boykot anılarımızda, daha boykota başlamadan, sadece boykot edeceğimizi ilân etmekle amaca ulaştık.
Bir de fiilen gerçekleştirdiğimiz boykotlar oldu; “Cephane Bizden Değil”, “Danimarka”, “Onuruna Fransız Kalma” boykotları…

Irak İşgal Ediliyor, Tüketici Boykota Başlıyor
Irak’ın işgalinin yaklaştığı günler.
ABD. tüm pervasızlığı ile geriye sayımı başlatmış durumda.
Savaş karşıtı dünya kamuoyu ayakta.
Bize de, yurttaşlardan “boykot edelim” talebi geliyor yoğun olarak.

Düşünüyoruz, yaşamımızdaki ABD. kökenli malları.
Hangisinden vazgeçelim dersek, tüketici arkamıza düşer?
Başarısız bir boykot girişiminden kurtulmanın çarelerini arıyoruz.
Yaşamımızı işgal etmiş binlerce ABD. malını, mesela bilgisayardaki Windows yazılımını artık kullanmıyoruz dersek, başarabilir miydik?

Sonu olmayan bir girişim yerine, ABD. nin emperyalist yayılmacılığının simgelerini boykot etmeye karar veriyoruz: ABD. nin doları, havayolu American Air Lines ilk aklımıza gelenler. Hamburgeri, kolayı ve sigarasını da listeye ekleyip beş kalemlik bir boykot listesi ile kamuoyuna duyurumuzu yapıyoruz.

Sonuç; ABD. nin ve diğer emperyalistlerin Irak’ı işgaline engel olamadık, işgal sona ermedi.
Ama işgalden dört-beş ay sonra, ABD. de yayın yapan ekonomi kanalı CNBC, ABD. kökenli ürünlerin Türkiye’de satışının yüzde yirmi civarında düştüğünü haber olarak geçti.
Boykot kapsamındaki Mc Donalds firması, Türkiye’de yeni şube açma sürecini durdurdu, dahası varolan şubelerini azaltma kararı aldı.
En önemlisi de, o dönem kadar ekonomik ilişkilerimizde temel parametre olarak kullandığımız “dolar”ın egemenliği sona erdi.

Onurumuza Fransız Kalmadık
2006
yılının son ayları.
“Ermeniler soykırıma uğramamıştır” diyene hapis cezası öngören bir yasa tasarısı Fransa Parlamentosu’nda.
Tasarının kabul edilmesi üzerine, aynı gün boykot kararı alıyoruz.
Başımız yine dertte; boykotu nasıl tasarlamalıyız ki, gerçekten Fransız malı olan ve tüketicinin katılabileceği bir liste yapalım…
Her hafta bir Fransız ürününü açıklama kararı alıyoruz.
Amacımız, kapsamı giderek artan boykot ile Fransız kamuoyunun süreç içerisinde harekete geçmesini sağlamak ve dahası Türkiye tüketicisinin boykota katılımını diri tutmak.

İlk hafta açıkladığımız Total ile yer yerinden oynadı.
Firmanın Avrupa borsalarındaki hisse senetleri açıklamanın olduğu gün yüzde beş değer kaybetti.
Fransa ile ilişkili markalar hangi hafta kendilerini açıklayacağımız endişesi ile Fransa üzerinde lobi yapmaya başladılar.
İlerleyen haftalarda açıkladığımız kimi markaların Türkiye yöneticileri bize gelerek, satışların dibe vurduğunu, yasanın Senato’da yasalaşmaması için Fransa’da yoğun bir çalışma yaptıklarını itiraf ettiler.

Sonuç; Parlamento’da kabulüne karar verilen yasa, Senato’da onaylanmak için yola çıktı. Ama bir türlü Senato gündemine gelmedi ve tasarı yasalaşmadı.

Boykot Paradoksu
Boykot konusunda geçmişten gelen kimi anılarımız bunlar.
Boykot tasarlarken bir çok dinamiği bir arada değerlendirmek gerekiyor.
Dinamikleri doğru değerlendirip, doğru tasarlanan boykot çalışmalarında, amaca ulaşmak mümkün.
Ama bu dinamikler öylesine zorlu ki, kimi zaman boykot sürecinin bir paradoksa dönüşmesi de işten bile değil.
Boykot kampanyalarında olası paradoksları bir başka yazıya bırakıyoruz.

Ancak insanlığın vicdanının kanatıldığı bu günlerde, özellikle Tüketiciler Birliği’nin http://www.tuketiciler.org/ sitesinde duyurduğu ürünleri kullanmayarak, boykot sürecine katılımımızı kararlılıkla sürdürmenin bir borç olduğunu unutmamamız gerekiyor.
(Makale, Baran Dergisi'nde yayınlanmıştır.)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

"YOĞUN BAKIM, YOĞUN BAKIMLIK..."


Yoğun bakım ünitelerindeki yatak sayısını değerlendiren Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz; “yatak başına düşen kişi sayısı, sağlığımızın tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır” dedi.
Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Yoğun bakım ünitesi; bir ya da birden fazla organın geçici olarak yetersizliği nedeni ile vücudun aksamış olan fonksiyonlarının desteklenmesi ve bu süreç içerisinde hastanın hayatta kalmasına yönelik faaliyetleri kapsayan, özellikle yapay solunum cihazı başta olmak üzere her türlü cihaz ve teknolojiyi kullanan bilgi ve yetenekleri buna uygun sağlık personelinin bulunduğu sağlık birimidir. Yoğun bakım ünitesi, hasta yaşamının korunması ve sürdürülmesi için yaşamsal öneme sahiptir.

Ülkemizin belli başlı illerinde bulunan yoğun bakım ünitelerindeki yatak sayısı konusunda yaptığımız araştırma, vahim bir tabloyu ortaya koymaktadır:

ADANA...............486.....154.....640....1.879.478.....2890
ANKARA............844......323.....1167..4.007.869....3435
ESKİŞEHİR.......96.........21........117....706.009......6035
GAZİANTEP.....227.......169......396....1.285.249...3246
İSTANBUL.......785........2041...2826.10.018.735..3546
İZMİR...............384........146......530...3.370.866.....6361
TRABZON........141.......29.........170..975.137.........5737
VAN...................49.........45.........94.....877.524........9336
(*)İlk sütun, devlet hastanelerindeki yatak sayısı, ikinci sütun özel hastanelerdeki yatak sayısı, üçüncü sütun toplam yatak sayısı, dördüncü sütun il nüfusu, beşinci sütun, yatak başına düşen kişi sayısını göstermektedir.

Örnek olarak verilen ve diğerlerine göre büyük il niteliğindeki bu merkezlerin dışında kalan illerimiz için bu tablo daha da olumsuzdur. Bu tablo, yoğun bakım yatak sayısının, yoğun bakımda olduğunu çarpıcı şekilde göstermektedir.

Yine yoğun bakım ünitelerinde yatak sayısının azlığı yanında, yoğun bakım konusunda eğitilmiş yeterli sayıda sağlık personeli de bulunmamaktadır.

Yoğun bakım ünitelerinde boş yatak olmaması nedeniyle hastalığının verdiği ızdırabı dindirilemeyen ve yaşama veda etmek zorunda kalan çok sayıda yurttaşımızın olduğu bir gerçektir.

Yine kamu kuruluşlarındaki yoğun bakım ünitelerinde yer bulamayan hastalar, özel sağlık kuruluşlarındaki yoğun bakım ünitelerinde tedavi olmak zorunda kalmakta, oldukça pahalı olan bu sağlık hizmeti nedeniyle maddi yönden sıkıntıya düşmektedirler.

Sağlık hizmetlerinin planlaması ve yurttaşa ulaştırılmasında, yoğun bakım yatak sayısını arttıracak önlemler alınmalıdır.
Mehmet Bülent Deniz

21 Mayıs 2010 Cuma

Ya Yorgan Yoksa?



Çember daralıyor…
Cebinde 46 milyon adet kredi kartı taşıyan, 18 milyon tüketicinin büyük çoğunluğu için yolun sonu ufukta görünmeye başladı.
Veriler iç açıcı değil. Her açıklanan veri, bir önceki dönemi olumsuzlukta katlıyor.
Kredi kartlarında oluşan borç stoku, Türkiye’nin 2010 yılı bütçe büyüklüğünün neredeyse yarısına ulaştı.
Şu anda iki buçuk milyona yakın tüketici, yani “hane” için icra takibi başlatılmış durumda. Her hanede dört kişinin yaşadığını düşündüğümüzde, on milyon yurttaşımız bugünlerde, icra dairelerinden gelen zarfları açmakla, banka avukatlarına, icra memurlarına dert anlatmakla meşgul.
Bunları beceremeyenlerse, intihar dâhil her türlü olumsuz seçenek üzerinde düşünüyor olmalı…

“Kredi Kartı Vak’ası”nı Anlayabilmek…
Türkiye
kredi kartı sorununu 2001 yılından bu yana biliyor ve ne yazık ki, o dönemden bu döneme, “kredi kartları vak’ası” çözümleyebilmiş değil.
Kolaycı yaklaşımlar var; “Tüketici kredi kartını kullanmasını bilmiyor…” ya da “şu bankalar da, önüne gelene kart vermesinler canım…” tarzı…
Bu kolaycı yaklaşımlar ile kredi kartlarında doğru çözümlemeye ulaşmak mümkün değil.
Gerçekçi analizler bize hem sorunun boyutunu, hem nedenini ve hem de çözümünü söylüyor aslında…
Kredi kartı harcamalarının yarısından fazlası gıda, ısınma, eğitim, iletişim gibi yaşamın devamlılığı için zorunlu olan kalemlerden oluşuyor.
Yani cebine kartı koyan, alışveriş merkezlerine, lüks restoranlara koşup kartın canını çıkarmış değil.
Akşam evine yiyecek götürmek, kimi zaman doğalgaz faturasını ödemek, çocuğun eğitim giderlerini karşılamak için cebe giren elleri bekleyen çoğu kez, nakit para yerine kredi kartları oluyor.
Evet, saptayabileceğimiz birinci temel neden, ülke genelinin refah düzeyinin gelişmemiş olduğu ve milyonların, yaşamları için zorunlu harcamalarını borçlanarak yapmak zorunda oldukları.
Bugünden yarına bunu düzeltmek mümkün değil.
En azından bendeniz kendimi bilmeye başladığım 1970’li yılardan bu yana bunun düzeltilmesi gerektiğini işitenlerden ve hala düzeltilmesini bekleyenlerdenim.

15 Dakikada Kredi Kartı Verilir
Geçenlerde bir banka şubesinde gördüm bu yazıyı…
Görevliye sordum; “gerçekten şu anda size başvursam, 15 dakikada kredi kartı verebiliyor musunuz” diye…
Banka görevlisi, “hayır” dedi, “15 dakikada değil, 12 dakikada kredi kartınız hazır…”
Bankaların ticari bankacılığı bir kenara bırakıp, bireysel bankacılığa yönelmelerinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen, dolaşımdaki 46 milyon kart sayısı, bankaların cebimize kredi kartı sokuşturmak için nasıl da yarıştıklarının en somut göstergesi.
Neden yarışmasınlar ki?
En tatlı kâr kredi kartlarında.
Tüketiciye verdiğimiz her kredi kartı için hukuka, Yargıtay kararlarına aykırı da olsa, yılda elli lira kart aidatı alırız, tüketici hesap özetinin tamamını değil de, asgari tutarı ödemeye kalktığında aylık yüzde 3,66 faizi bindiririz, hele bir de asgari tutar da ödenmedi mi, üzerine ekleriz temerrüt faizini…
Banka bilançolarındaki kârlılığın temel kaynaklarının başında, bankaların kredi kartlarından elde ettikleri bu maliyeti az, kendi büyük ve tatlı kârlar geliyor.
İşte bu tatlı kâr yarışında gelir durumu, eğitim durumu, ödeyebilme yeteneği ve benzeri hiçbir kriter gözetilmeksizin tüketicinin cebine kredi kartları sokuşturuluyor.
İyi ama tüketici kredi kart borcunu ödemediğinde, banka bu işten zarar etmiyor mu?
Niye etsin ki?
Kredi kartını verdiğinde ilk birkaç ay ödemesini almış, aidatını tahsil etmişse, sonrasında borç ödenmese de olur.
Veririz tüketiciyi icraya. Malını ararız, bulursak haczederiz.
Bulamazsak da, alırız icra dairesinden bir aciz vesikası, maliyeye bildiririz, kredi kart alacağımızı ödeyeceğimiz vergiden düşeriz, olur biter.

Kayıtiçi Masallar…
Dünya ekonomisinde nakit dolaşımının minimum düzeyde olmasına ilişkin temel eğilim nedeniyle ekonominin her hücresinin kaydî hale getirilmesi, değerlerin, akışın kağıt üzerinde olması, plastik paraya tüketiciyi mecbur kılıyor aslında.
Maaşların banka hesaplarına yattığı, kiranın, faturaların banka hesaplarından otomatik ödendiği ortamın doğal sonucu kredi kartıdır.
Tüketici cebinde nakit yerine kartını taşıyacak, harcamalarını kartıyla yapacak, ödeme zamanı geldiğinde banka hesabına yatan maaşı ile kredi kart borcu ödenecek.
Sistemin böyle işlemesi gerekiyor.
Gerekiyor, ama dünyada eşi benzeri olmayan “asgari ödeme tuzağı” nedeniyle işlemesi gereken sistem, tüketiciyi sürekli olarak borçlandıran, borcunu arttıran ve bir noktadan sonra da sadece banka borcunu ödemek için çalışan insanlar haline dönüştürüyor.

Zor Aritmetik
Diyelim cebimizde “sıfır” bir kredi kartı var, hiç kullanılmamış.
Bu kartımızdan bin lira harcayalım ve bir daha da karta elimizi sürmeyelim.
Bin liralık borcu, asgari tutarı ödeyerek kaç ayda sıfırlayabiliriz sizce?
Geçenlerde katıldığımız bir TV programında bu soruyu stüdyodaki izleyicilere sormuş, “15 ay”, “20 ay” gibi iyimser rakamlar üzerinde durulmuştu.
Doğru cevabı hemen yazalım; 60 ay!
Yazıyla altmış ayda, bin liralık kredi kart borcunu ancak ödeyebiliyoruz.
Bu aritmetik, zor bir aritmetik ve kredi kart sorununda işin sırrı burada.
İşin sır noktasında tüketicinin kredi kartını bilinçli kullanmadığı, kredi kartının borçlanma değil, ödeme aracı olduğunun ayırtına varamadığından söz edebiliriz.
Yani bir sonraki ay gelecek hesap özetindeki toplam rakamı ödeyebileceğini kabulle hareket etmeyi başarabilen tüketici için sorun yok, ama gelen hesap özetindeki rakamın yüzde yirmisi olan asgari tutarı ödeyerek harcamasına devam eden tüketici için kâbus başlıyor.

Ayağımızı Yorganımıza Göre Uzatmak...
Yorganın boyunu geçen ayaklarımız üşür ve bizler için kâbus günleri başlar.
Ödeyebileceğimiz kadar harcayalım, yorganımız kadar ayağımızı uzatalım.
Temel düsturumuz bu olmalı.
İyi de ya yorgan yoksa?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mayıs sayısında yayınlanmıştır.)

26 Nisan 2010 Pazartesi

"Yaşarken"e Büyük Ödül...


Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından bu yıl 13. kez verilen “Geleneksel Tüketici Ödülleri Radyo-TV Programı” dalında, TRT Radyo 1’de yayınlanan “Yaşarken” programı, yılın radyo programı ödülü kazandı.

2009 yılında 52 hafta boyunca; kapıdan satışlardan, kredi kart borçlarına; enerji tasarrufundan, trafik kazazedesinin haklarına; hasta haklarından, güvenli gıda tüketimine; paket tur sözleşmelerinden, engelli tüketici haklarına; bilgi edinme hakkından, evrensel tüketici haklarına halkın ekonomisine dair her konunun anlatıldığı “Yaşarken” programını; Zehra Karabel, Hilal Ertan, Gülay Oktar hazırladı, Tülin Öztürk Ekici sundu, Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz program danışmanlığını yaptı ve uzman konuk olarak programı gerçekleştirdi.












19 Nisan 2010 Pazartesi

AVM'LER Danıştay Kararına Rağmen Otopark Ücreti Alıyor


Şehir merkezinde sayıları 70'i geçen AVM'ler mahkeme kararına rağmen ilk 3 saat ücretsiz otopark hizmeti sağlamadığı için bulundukları bölgelerde trafik sorunlarına sebep oluyor.

Vatandaşlar, AVM'lerdeki otoparka ücret ödememek için araçlarını yol kenarı ve kaldırımlara park ediyor. Trafikle ilgili sorun bugün olduğu gibi 2007 yılında da zirveye çıkınca İBB Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME), ilk üç saatin ücretsiz olması gerektiği şeklinde karar almıştı. Zabıta ekipleri, karara uymayan AVM'lere ceza kesmeye başlayınca bazı işletmeler, İdare Mahkemesi'ne başvurarak uygulamayı iptal ettirdi. İBB, İstanbul 12. İdare Mahkemesi'nin kararını Danıştay'a taşıdı. Danıştay 8. Dairesi, 13 Ocak 2010 tarihinde oybirliğiyle son noktayı koyarak AVM'lerin ilk 3 saatte vatandaştan otopark ücreti almaması gerektiğine karar verdi. Danıştay'ın bu kararına rağmen bazı AVM'ler hâlâ vatandaştan haksız bir şekilde otopark ücreti almaya devam ediyor. Mahkeme kararının ardından otopark denetimlerine yeniden başlayan İBB'nin zabıta ekipleri 15 Ocak ile 15 Mart 2010 tarihleri arasında uygulamaya aykırı hareket eden AVM'lere toplam 25 bin 308 TL ceza kesti.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Avukat Bülent Deniz, AVM'lerin hukuki düzenlemeye aykırı hareket ettiğini, belediyenin ise caydırıcı cezalar kesmediği için sorunun çözülmediğini dile getiriyor. AVM sahiplerinin 'Belediyeden arada bir denetlemeye geliyorlar, cezamızı ödüyoruz gidiyorlar' şeklinde umursamaz bir tavırda olduklarını aktaran Deniz, "Belediyenin AVM'yi mühürlemeye varıncaya kadar yaptırım gücü var." şeklinde konuştu.

Yetkililer, UKOME'nin kararına aykırı davranan AVM'lerin büyük bölümünün Bakırköy, Şişli ve Beşiktaş'taki AVM'ler olduğunu belirtiyor. Kimi AVM'ler ise otoparklarından süresiz olarak vatandaşın ücretsiz olarak faydalanmasına izin veriyor. Bazıları da belli bir miktarda alışveriş yaptığını fişiyle belgeleyen müşterilerine 3 saat otoparkını ücretsiz kullanmasına izin veriyor. Danıştay'ın kararına uymayan bazı AVM'ler kendi formüllerini şu şekilde uyguluyor: Capacity, Town Center ve Fly Inn AVM: 30 TL'lik alışveriş yapan müşterilerinden ilk 3 saat ücret almıyor. Kanyon ve Metrocity AVM, ilk 1 saat ücret almıyor. Nişantaşı City's AVM de ilk 1 saat ücret almıyor, ayrıca pazar günleri de otopark hizmeti ücretsiz.

16 Nisan 2010 Cuma

Deniz Vs. Roubini


Sonunda dayanamayıp dava açacağım.
Vereceğim bir dava dilekçesi ve Mehmet Bülent Deniz olan ismimin, Mehmet Bülent Roubini olarak değiştirilmesini talep edeceğim.

2008 Kasım’ından bu yana küresel ekonomide yaşanan sıkıntı hakkında, Mehmet Bülent Deniz yazıp söyleyince dikkate alan yok. Ama aynı sözleri Nouriel Roubini dile getirdiğinde, adı “kâhin ekonomist”e çıkıyor.

Yok yok, “kehanet sahibi” sıfatını almaya niyetimiz yok.
Derdimiz, ciddiye alınma meselesinde.
Herkesin; “aman ne güzel, kriz bitti, ayağa kalkıyoruz” diye ortalığa bahar havası gazı verdiği, hatta Roubini’nin bile “dibi gördük” diye gülücükler saçtığı günlerde, bu fakir ısrarla, dünyada yaşananın bir ekonomik kriz olmadığından, insanlığın tanık olduğu bu durumun dünyada bir düzen değişikliği olduğundan dem vurdu.
Dedik, yazdık, ama adımız Roubini olmayınca, ciddiye alan da olmadı…

İnsanın Ekonomisi
Efendim, elinizde tuttuğunuz dergimizdeki ray değişikliğini gözlemliyorsunuz.
Sektör yayıncılığı rayını, yeni bir güzergâha bağlama gayreti var yazıişlerimizde. Kendimce bu durumun ismini, insanın ekonomisi diye koydum.
Birkaç sayıdır yeni güzergâhında yol almaya gayret eden Bizim Market’in kapak konularını “insanın ekonomisi” yolculuğuna uygun seçiyoruz.
Bu sayımız da, buna uygun ve ekonomik göstergelerdeki önemli tablolamalardan biri olan “ilk çeyrek” değerlendirmesine ilişkin.
Eh kapak konusu bu olunca, ister istemez Roubini’ye olan kıskançlığım depreşti.

Kişisel dertleri bir yana bırakalım ve bakalım ilk çeyrek ahvalimize.
Batı Yakasında Yeni Bir Şey Yok aslında.
Küresel anlamda başı kesilmiş horoz durumundaki ekonomi sağa sola çarparak yolunu bulmaya çalışıyor.
Horoz gövdesini her çarptığında kimi zaman Dubai, kimi zaman Yunanistan, İspanya, İzlanda’dan ciyaklama sesleri geliyor.
ABD’de birkaç bankaya daha el konuyor, sürdürülebilir cari açıkların, sürdürülmesinin mümkün olamadığı itirafları gelmeye başlıyor.

Tıkır Tıkır-Takur Tukur…
Küresel zeminde durum böyle.
Ya bizde?
Bizi merak etmeyin, her şey yolunda…
Tüm dünya baş aşağı giderken, şükür; ülkemiz ekonomide mucizelere imza atmaya devam ediyor.
Bugüne bugün, dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz.
Enflasyon kontrol altında.
Cari açık mı, o önemli değil.
Hallederiz.
Reel sektörde işler kesat mı?
Kim diyorsa, yalan diyor.
Bunlar yeminli muhaliftir zaten.
Kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı artıyor diyenleri de, mahkemeye vermeli.

İşin gerçeği bir illüzyon içindeyiz hepimiz.
Dünyanın patronları gelecek için küresel ölçekte planlamalar, ayarlamalar yapmaya devam ediyor.
Anlaşılan o ki, bu planlamalarda Türkiye’nin üstleneceği yeni görevler var.
Küresel gelecek planlamalarına uygun şekilde yeni pozisyon almaya itilen Türkiye için şu anda istenilmeyen tek gelişme, halkın ekonomik sıkıntı içinde olduğunu fark etmemesi; fark etse (!) bile darbe, anayasa değişikliği, vs. söylemlerin “cambaza bak” hamlesi ile sızlanmasının, ayağa kalkmasının engellenmesi…
Küresel gelecek planlamacılarının oluşturduğu bu illüzyon içinde yuvarlanıp gidiyoruz işte.

Ne olacak bu işin sonu?
2009 Şubat’ında yazmışız;
“Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum.”

Bu algılamamız değişmedi.
Aksine yukarıda alıntıladığımız makaleden birkaç gün sonra;
“Yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik.
Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek.
Ancak ne yazık ki, şu anda dünya coğrafyasını paylaşanlar bu yeni mimarisinin inşa edildiğini göremeyecekler. Bizler sadece mevcudun yıkılmasının tanıklarıyız. Belki bir sonraki kuşağımızdan itibaren yıkılan mimarinin yerine inşa edilecek olana karar verilmiş ve yapılandırılmaya başlanmış olacak”
diye yazmışız.

Baharın ayak seslerinin duyulduğu Nisan ayında, bunca kötü beklentiyi bir araya getirmeyi başardı ya, helâl olsun Mehmet Bülent Robini’ye…
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Nisan sayısında yayınlanmıştır.)

13 Nisan 2010 Salı

“kabil, chance, remeş, aigner yerine, eker'e mecbur olmak..."


Kırmızı et fiyatlarındaki artışı değerlendiren Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz; “son iki ayda kırmızı et fiyatları yüzde 25 arttı” dedi.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgi olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) tarafından ilk kez 6 Şubat 2010 tarihinde gündeme getirilen kırmızı et fiyatlarındaki anormal artış konusunda, bugüne kadar iyileştirici veya çözüme yönelik hiçbir gelişme yaşanmamıştır.

Kırmızı et fiyatları hızlı şekilde artmaya devam etmektedir.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP)’nun konuyu ilk kez ülke gündemine getirdiği 6 Şubat 2010 tarihinden bu yana et fiyatlarındaki artış oranı, ortalama yüzde 25 olarak gerçekleşmiştir.

KIRMIZI ET TÜRÜ 06.02.2010 1 0.04.2010 ARTIŞ ORANI (%)Kıyma 27.00 32.00 18,51
Kuşbaşı 29.00 35.00 20,68
Biftek 32.00 40.00 32,00
Kuzu eti 24.00 30.00 25,00

Tüketici için bu fiyatlarla et alıp tenceresine koyması olanaksızdır.
Ne olduğu bilinmeyen ve ancak fiyatı gerçek kırmızı et fiyatlarına göre daha düşük olan ürünlere yönelmek zorunda bırakılan tüketici, sağlığı ve cebi arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır.
At, eşek ve domuz etleri piyasada cirit atmakta, ucuz fiyatları ile tüketicinin aklını çelmeye devam etmektedir.

Öte yandan tüketiciye gerçek kırmızı et ulaştırmaya çalışan sektör kuruluşları da, zor günler geçirmektedirler. Yıllardır faaliyet gösteren, marka haline gelmiş firmalar dahil, et sektöründe bulunan tüm firmalar azalan tüketici talebi nedeniyle kepenk kapatma noktasına gelmiş bulunmaktadırlar.

Kırmızı et sektöründe yaşanan ve tüm ülkeyi ilgilendiren bu olağandışı gelişmeler üzerine başta Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) olmak üzere konuyla ilgili sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve meslek kuruluşları tarafından dile getirilen önlem ve çözüm önerileri, ne yazık ki başta Tarım Bakanı Mehdi Eker olmak üzere ilgili, yetkili ve sorumlu kamu görevlileri tarafından reddedilmiştir.

“Bozulan arz-talep dengesinin sağlanması ve piyasanın yükselen ateşinin söndürülmesi için acilen et ithalatı yapılmalıdır” diyen uzman çevrelerin görüşlerine itibar etmeyen Tarım Bakanı Mehdi Eker, Türk hayvancılığını geliştirmek ve hayvan varlığını arttırmak iddiasını öne sürerek, et ithalatı yapılmayacağını belirtmiştir.
Bakanın bu anlaşılmaz ve yanlışlarla dolu politikası, ne yazık ki siyasi iktidar yanlısı bazı sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşlarınca da desteklenmiştir.
Sonuç ortadadır: Uzaydan dana yağmamış, hayvan varlığımız da artmamıştır.
Aksine ithalat yapılmadan geçirilen iki ayda, et fiyatları yüzde 25 artmıştır.

Yurttaşına 3,35 USD. İle et yediren Bulgaristan Tarım Bakanı Nihat Kabil,
5 USD lik et fiyatını daha da düşürmek için çalışan Romanya Tarım Bakanı Decebal Traian Remeş,
2,5 USD lik et fiyatı ile ucuzlukta rekora koşan Avustralya Tarım Bakanı Kim Chance,
2,4 EUR luk fiyatın fazla olduğunu ve bununla mücadele edeceğini açıklayan Almanya Tarım Bakanı Ilse Aigner
varken;

artan fiyatlarla mücadelede icraat yerine laf üreten ve iki ayda fiyatların yüzde 25 artmasına seyirci kalan Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanı Mehdi Eker’e mecbur değiliz.
Kendisi de bakanlık yapmaya mecbur değildir.

Mehmet Bülent Deniz
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı
Tüketici Hakları Uzmanı

5 Nisan 2010 Pazartesi

Komşular Mahkemede Tanışıyor


Eski komşulukların kalmadığı hep söylenirdi ama işin bu raddeye geleceği beklenmezdi. Özellikle yeni sitelerde, lüks konaklarda neredeyse bütün komşular birbiriyle davalık.

Alttaki üstekini 'banyon akıyor' diye mahkemeye veriyor, kapı komşuları gürültüden dolayı karakola düşüyor, dava açacak parası olmayanlar komşusunu belediyeye şikâyet ediyor.

İstanbul'da özellikle yeni sitelerde oturanların birçoğu sabah işe gitmeden evvel adliyeye uğruyor. Ya üst komşusunu gürültüden dolayı şikâyet ettiği için açtığı davayı takip etmeye ya da yan dairedeki komşusunun kendisine dair şikâyeti üzerine savunmasını vermek için. Adalet Bakanlığı'nın davalara dair istatistik tutma gibi bir geleneği olmadığı için sayısal bilgi veremiyoruz ama son yıllarda komşuların birbirlerine dair şikâyetlerinin arttığı gözle görülebiliyor. Avukatlar, site ve apartman yöneticileri, sivil toplum örgütleri ve apartman sakinleri buna şahit. Mesela Demet Kömür, İstanbul Başakşehir'de oturduğu binada, ailecek görüştüğü üst kat komşusu tarafından mahkemeye verilmiş. Oğulları kavga etmiş. Kömür, kapıya gelen polisin onu şoke ettiğini söylüyor. "Yaşadığım durum ilişkilerin ne kadar zayıfladığının kanıtı. Deseydi ki, 'oğlun bir şey yapmış komşu.' Özür dilerdik. Mahcup olurduk. Karakola gitmekle kalmadılar, çocuğumu tehdit ettiler. Bu olay moralimizi bozdu, çok üzüldüm, evimden soğudum." Komşusu şikâyetini geri çekince dava bitmiş ama o apartmandan taşınan Kömür, "Komşuya ev anahtarı bırakma, çocuk emanet etme devri bitti." diyor.

Avukat Bülent Deniz, komşularıyla davalık olan birçok ev sahibinin davalarına bakıyor. Bu tür şikâyetlerin çok arttığını söylüyor. Deniz toplumsal değişimin bir sonucu olarak gördüğü davaların hukuk sistemine büyük yük getirdiği görüşünde. Bu sebeple komşuluk sorunları için hakemlik kurumuna benzer bir çözüm sisteminin geliştirilmesini öneriyor.

İşadamı Murat Köse, Büyükçekmece'de bir sitede yöneticilik yapıyor. Müteahhitle ve komşularıyla yaşadığı sorunlar sebebiyle bu görevi üstlenmiş. İnsanların haklarını bilmediği için başkalarının hukukuna da saygı göstermediklerini düşünüyor. Kavgalı komşuların yönetici olarak aralarına girip mahkemeye gitmeden sorunlarını çözmeye çalışıyor. Köse, yöneticilerin görevini layıkıyla yapmadığı için en ufak anlaşmazlıkta mahkemeye gidildiğini söylüyor. Mahkeme kapılarının bu kadar çok aşındırılmasını korkuya bağlıyor.

Deniz Aydeniz'in komşusundan muzdarip olanlara yol gösteren bir internet sitesi var: www.apartmansakinleri.com. Aydeniz, komşusuyla davalık olanların yanı sıra çok sayıda insanın da aidat ödemediği için icralık olduğunu vurguluyor. Aydeniz'in komşuluk hukuku, kat mülkiyeti kanunu ve medeni kanun hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı sitesinde, huzur vermeyen komşunun nasıl dize getirileceğine dair ilginç bilgiler de yer alıyor. Dava açmak zorunda kalanları avukat masrafından kurtaracak yöntemler anlatılıyor. Dava açmak için dilekçe örnekleri var.

"Apartmanlarda huzur yok kavga var"

Aynı çatı altında yaşayan ahlaki anlayışları, yaşam şekilleri farklı insanların anlaşamamasının normal olduğunu söyleyen Aydeniz'e göre insanlara bir arada yaşama kültürü, kul hakkı, demokrasi ahlakı üzerine eğitimler verilmeli.

Mahkemeye gitmek maddi imkânları olanların tercih ettiği bir yol. Bu imkânı bulamayan "komşu muzdaribi vatandaşlar" belediyelerin kapısını aşındırıyor. Zeytinburnu Belediyesi'nin beyaz masasına bu konuda çok şikâyet geliyor. En fazla, komşusu banyosundan sızan suyla ilgilenmediği için yardım isteyenler arıyor. Komşusunun halı silkelemesinden, bina içine çöp bırakmasından, merdivenlere ayakkabı dizmesinden, gürültüsünden rahatsız olan belediyeye koşuyor. Belediye'nin ise yapacak pek bir şeyi yok. Ancak Zabıta gidip şikâyet edilen komşuya uyarıda bulunabiliyor. Emlakçıların ev kiralayacak veya satın alacak kişilere şöyle bir önerisi var: "Evin ne kadar güzel olduğu, kaç odası bulunduğu, güneş alıp almadığı kadar alt ve üst katta oturanların nasıl insanlar olduğu, yan dairede kimlerin yaşadığına bakmak gerek. Yoksa güzel bir evde, huzursuz yaşarsınız." Komşu komşunun yalnızca külüne değil ahlâkına da muhtaç.

Gülizar Baki/Zaman 03.04.2010

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=968700&title=komsular-mahkemede-tanisiyor