30 Mart 2010 Salı

Halkın Ekonomisi; Kredi Kartları Sorunu ile Kanal D'de..


"Halkın Ekonomisi", sunuculuğunu Didem İnselel ve Fatih Portakal’ın yaptığı, "Ne Yapmalı?” programına konuk oluyor...
Kredi kart borçlarında son durum, kredi kart borcu olanları bekleyen tehlikeler, kredi kart borcundan kurtulmanın yolları...
Kredi kartlarına ilişkin bilinmesi gereken herşey, Kanal D-Ne Yapmalı programında...
Yeminli Mali Müşavir Dr. Nedim Türkmen, Psikiyatrist Dr. Ümit Yazman ve Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı/Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz'in katılacağı Nasıl Yapmalı, 31 Mart 2010 çarşamba, saat 13:30'da, Kanal D'de...

20 Mart 2010 Cumartesi

Kral'ın Günü


Kapıyı tıklatan görevli; “it’s time to go Mr. President (Sayın Başkan, gitme zamanımız geldi)” diye uyardığında, Başkan saatine baktı. “Evet, vakit gelmiş” diye düşündü.
Önündeki kağıt tomarını güzelce katlayıp ayağa kalktı ve Oval Ofis’in kapısında bekleyen görevliye “gidelim” dedi.

Güneşin yüzünü az gösterdiği bir Perşembe sabahıydı.
Beyaz Saray’dan ayrılan Başkanlık konvoyu süratle Temsilciler Meclisi’ne doğru yol alıyordu.
Limuzinin içindeki Başkan, birazdan yapacağı konuşma ile ekonominin varolan düzeninde yeni bir açılımın olup olamayacağını hesaplıyordu.

Alkışlar arasına kürsüye gelen ABD. Başkanı John F. Kennedy; “tüketiciler en büyük topluluktur. Ekonomiyi ve ekonomiyi yönetenlerin kararlarını etkileyecek güce sahiptirler” diyerek başladığı tarihi konuşmasını bitirdiğinde, salonda bulunan Temsilciler Meclisi üyeleri önemli bir olaya tanıklık ettiklerini hissediyorlardı.

15 Mart 1962 yılında, o Perşembe sabahı ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin Temsilciler Meclisi’nde yaptığı bu tarihi konuşma ile ilk kez insanların tüketici olarak hakları bulunduğu ve korunması gerektiği en yüksek ağızdan ifade ediliyordu.

Kennedy tüketicilerin;
-sağlığı veya yaşamı için tehlikeli malların pazarlanması ve satışından korunmasına ilişkin güvenlik hakkı,
-yanıltıcı reklâm, etiket ve bilgilendirmeye karşı korunmasını sağlayacak doğru bilgilenme hakkı,
-rekabet ortamında oluşacak fiyatlar ile tercihte bulunmak hakkı,
-çıkarlarının korunması ve güvence altına alınmasını sağlayacak hükümet politikalarının gerçekleştirilmesi ve çıkarlarının korunmasına saygı duyulması hakkı
bulunduğunu ve bu hakların yerine getirilmesi için her türlü yasal düzenlemenin yapılması gerektiğini, tüketicilerin ekonomiye yön veren en önemli aktör olduğunu söylediği bu konuşması ile ulusal ölçekte tekelden arındırılmış serbest rekabetçi piyasa ortamının sağlanacağını ve hakları güvenceye alınmış tüketici kavramının tanındığını net olar ifade ediyor, dünya uluslarının da bu sürece katılmaları çağrısını yapıyordu.

İşte, ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin tarihi konuşmasının gerçekleştiği 15 Mart gününün Dünya Tüketiciler Günü olarak anılmasının altındaki öykü bu..

Şaşırtan Tarih Yolculuğu
Dünya tüketici haklarının tarihi 15 Mart 1962’ye kadar geri gitse de, biz biraz daha iddialı bir tarih yolculuğu yapalım sizlerle. 1502 yılına, hatta daha geriye Asr-ı Saadet Devri’ne kadar gidelim.

Hazreti Ömer, halife olarak Müslümanların başında.
Bir gün bir kadın huzuruna gelir ve pazarlarda satılan gıdaların çürük olduğundan, pahalı olduğundan dert yanar ve Halifesi’nden bu işe çözüm bulmasını ister.
Hazreti Ömer, o adaletin, hakkın simgesi yüce insan, huzurundaki kadına;
“seni ve dileyen diğer hanımları pazar yeri denetçisi, muhtesibe ilan ediyorum. Gidin pazarları denetleyin. Fahiş fiyatla mal satanı, çürük mal satanı bulun, bildirin” buyururlar.
İşte günümüzdeki “zabıta”ya denk gelen ilk oluşum Hazreti Ömer’in bir grup hanımı muhtesibe olarak tayin etmesi ile gerçekleşiyor.
Muhtesibe’den, ihtisap müessesine, oradan zabıtaya…

Tüketici haklarına ilişkin ilk uygulamanın, yüzyıllar öncesinde, Asr-ı Saadet Devri’nde olması, bir çoğumuzu muhtemelen şaşırttı.

Peki ya, dünyanın ilk tüketici yasası Osmanlı döneminde çıkarılmıştır bilgisine ne diyorsunuz?
Gerçek bu.
1502 yılında Bursa Kanunnamesi adı ile çıkarılan yasa ile tüketicilerin satın alacakları mallara ilişkin kalite, standart belirlemesinin yapıldığı görülüyor.
Örneğin; bir ayakkabının hangi özellikleri taşıması gerekliliği uzun uzadıya yazılmış bu yasada.

Ya Osmanlı’daki Ahi teşkilatı…
Müşterisini aldatanın mesleğini yapmasına engel olunduğu, üretilen her ürünün hakkının verilerek, kaliteli üretilmesinin sağlanması adına yıllarca çırak, kalfa olarak çalışmanın zorunlu olduğu bir ahlâk kurumu.
Ahiliğin kuşattığı bir piyasa ortamında, tüketici haklarının güvence altında olmadığını kim söyleyebilir ki?

Siz Kral mısınız Gerçekten?
Kimi zaman ekonominin doğası gereği, kimi zaman da ahlâki yapılanma gereği, tüketici her zaman kral olmuş aslında.
O zaman veya bu zaman, tüketicinin ne zaman önemsenmeye başladığının, krallığının ilk kez ne zaman ilân edildiğinin günümüz gerçekliğinde, tarihimizle gururlanmamız dışında bir önemi yok.
Şimdi, “bugün” önemli.
Gelişen ekonomik düzende, Kennedy’nin dediği gibi ekonomiye yön verecek kadar güçlü müyüz, tüketici olarak?
Bu güce erişecek denli örgütlü müyüz?
Gücümüzü hissettirecek, hak arama girişimlerinde ısrarlı mıyız, hakkımızı arıyor muyuz?
Kısacası krallığımızın farkında mıyız?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mart sayısında yayınlanmıştır.)

11 Mart 2010 Perşembe

Müşteri Hizmetleri mi, Oyalama Merkezi mi?


Bankaların, GSM şirketlerinin ve teknoloji markalarının çağrı merkezlerini aramaya görün! Sesten bir labirentte kaybolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Şunun için 1'e, bunun için 2'ye, menüyü baştan dinlemek için 7'ye... Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıklarından mıdır bilinmez müşteri hizmetlerini arayanlar artık sinir krizine giriyor.
İnternetin bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda fatura ödemek, havale yapmak ya da bir şikâyet için bankaya bizzat gitmek, sıra beklemek gerekiyordu. Tabii o zamanlar çağrı merkezleri yoktu. Eve telefon bağlatmak için bile aylarca bekleniliyordu. Satın aldığınız teknolojik cihaz bozulduğunda da mağazanın yolunu tutardınız. Şimdi öyle mi? Faturalarınızı internetten ödeyebiliyor, para transferi yapabiliyorsunuz. Herhangi bir sorununuzu dile getirmek için telefonu elinize almanız yeterli. Müşteri hizmetleri hattını çeviriyorsunuz, karşınıza çıkan elektronik sesin yönlendirmesine göre tuşlara basıyorsunuz. İlk başlarda bu büyük bir kolaylıktı. Ama zamanla çağrı merkezlerini aramak büyük bir strese dönüştü. Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıkları mıdır bilinmez, artık müşteri hizmetlerini arayanlar sesten bir labirentte kayboluyor. Ya da sinir krizine giriyor.
Tüketiciler Derneği Başkanı Nazım Kaya, son zamanlarda çağrı merkezlerine dair şikâyetlerin arttığını söylüyor. Kaya, tüketicinin hızlı hizmet alması için kurulan çağrı merkezlerinin artık "Evet efendim, haklısınız efendim." üslubu ile tüketicinin avutulduğu yerler olduğunu düşünüyor.
Müşteri Hizmetleri Uzmanı Akın Başal, eleştirileri haksız buluyor. Bundan 15 yıl öncesine kadar işini halletmek için uzun zaman ve emek harcayan günümüz insanının telefonda 7 dakikada bir işlem yapmaya bile tahammül edemediğini düşünüyor. Sesli yanıtlama sisteminin tam da soracağı soruya uygun bir seçenek olmadığı için şikâyet edildiğini belirtiyor. Başal'a göre şirketler daha iyi hizmet vermek için çağrı merkezi birimlerinde çok sayıda müşteri temsilcisi istihdam ediyor. Başal, her soruya ve soruna özel sesli yanıtlama sisteminin geliştirilemeyeceğini belirtiyor ve "Bunun için 100 farklı tuşlama seçeneği koymak gerekir. Hatta bölgesel şivelere uygun menü oluşturulmasını ister mi acaba müşterilerimiz? Her telefonu açanı, hiç bekletmeden, hemen cevap verebilmek için de müşteri sayısı kadar müşteri temsilcisini telefon başında bekletmek gerekir." diyor. Başal, tüketiciye şu uyarıda bulunuyor: Sesli yanıtlama sistemlerinden bir çözüm beklemek doğru değil çünkü o sistem sadece kısa bilgi aktarımı için kuruluyor. Çözüm aradığınızda müşteri temsilcisiyle görüşmelisiniz. Hep aynı şeyi söylüyorlar diyenler, ürün veya hizmet satın alırken lütfen sözleşmelerini okusun.
Başal, sözleşmeye/garanti şartlarına aykırı durumda çözüm getirilmediğini iddia ederek, müşteri ilişkileri çalışanına bağıran/hakaret eden müşterileri kastediyor: "Haklı olduğunuzu düşündüğünüz durumda tüketici mahkemelerine başvurabilirsiniz. Müşteri her zaman haklı olsa bile hiçbir zaman haksız değildir."
Tüketici Hakları Uzmanı Avukat Bülent Deniz, geçtiğimiz yıl otomotivden bankaya, teknoloji ürünlerinden GSM'ye kadar onlarca sektörde bulunan firmaların çağrı merkezlerini arayarak raporlama yapmış. Bu çalışmadan şu üç sonuca ulaşmış: Çağrı merkezlerinin numaralarını düşürmek çoğu kez sorun. İkinci sonuç; cevap veren çağrı merkezlerinde canlı operatöre ulaşmak imkansız denecek kadar zor. Deniz, canlı operatöre ulaşmak için tüketicinin türlü hilelere başvurmak zorunda kaldığını söylüyor. Kendi yöntemi ise şöyle; banka çağrı merkezi arandığında canlı operatör için tahsis edilmiş sınırlı sayıdaki seçenekleri mesela kredi kartı kayıp ihbarı tuşluyormuş. Üçüncüsü ise; çağrı merkezlerinde çalışan personelin sınırlı bilgiye sahip olması.
Deniz, sınırlı olarak bilgilendirilmiş ve yetkilendirilmiş operatörlerin tüketicinin sorununu çoğu kez çözemediğini vurguluyor. Deniz, müşteri memnuniyeti için şirketlerin müşteri hizmetleri birimlerini daha çok geliştirmesi gerektiğini söylüyor. Çağrı merkezlerinde çalışanların durumu ise daha zor. Çözüm arayışındaki müşteri ile çözüm vaat eden şirket arasında kalıyor. Çağrı sisteminde 1-2-3 tuşlarına basarak kaybolmuş sinirli müşterinin hakaretlerine maruz kalıyor.
Çağrı merkezi çalışanları da muzdarip
Çağrı merkezi çalışanlarının çoğunlukla psikolojileri bozuluyor. Zaten uzun yıllar bu işi yapmak mümkün değil. En fazla 3 yıl. Çağrı merkezi çalışanları bu sorunlarını dile getirmek ve özlük haklarını iyileştirmek için dernek kurmuş. Çalışma saatlerinin uzunluğu, düşük ücret almaları gibi sorunlarını dile getiren derneğin adı Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği. Dernek yöneticisi Utku Dinç, firmaların çalışanlarının müşteri tarafından hakarete uğramaması için önlem alması gerektiğini söylüyor. Dinç, çağrı merkezi çalışanlarının da müşterinin de şirketler tarafından mağdur edildiğini düşünüyor.

21 Şubat 2010 Pazar

"Ne Hasta Bekler Sabahı..."

Necip Fazıl’ın Beklenen şiirinin ilk dörtlüğü çoğumuzun ezberinde;
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı
Seni beklediğim kadar.

Sektör dergisinde aşk, vuslât üzerine yazacak değiliz.
Bu şiirin çağrışım yapmasının nedeni, sadece kıyasıya süren “ilaç meydan savaşları”nda, arada bir yerde, birilerinin telef olma olasılığı…

Konu mâlum.
Bir türlü giderilemeyen sosyal güvenlik sistemindeki açığın azaltılmasına yönelik iktidarın aldığı önlemler sadedinde, referans ilaç uygulaması ile ilaç fiyatları ortalama yüzde otuz beş düşürüldü.
İlaç fiyatları düşünce, eczacıların depolarında bulunan yüksek fiyattan alınmış ilaçların oluşturacağı zararın ne olacağı, nasıl giderileceği üzerine başlayan kavga, iktidar-eczacılar arasında meydan savaşına dönüştü.

Her ne kadar iktidar kanadı, firmalarla anlaşma yapıldığını ve eczacıların stok zararının firmalar tarafından karşılanacağını açıklasa da, gerek firmaların bu konudaki yaklaşımlarının netlik kazanmaması ve gerekse sosyal güvenlik kapsamındaki yurttaşların ilaç alımında eczaneler ile yurttaşı karşı karşıya getiren bir yığın bürokrasi ve külfet, eczacıları bir günlük grev noktasına getirdi.

Eczacıların bir günlük kapama eylemine iktidarın yanıtı hayli sert oldu ve Türkiye Eczacılar Birliği ve Sosyal Güvenlik Kurumu arasındaki sözleşmenin 16 Ocak 2010 itibariyle feshedildiği, bundan sonra meslek örgütü yerine eczanelerin kendisi ile sözleşme yapılacağı açıklandı.
Bununla da kalmadı sert yanıt, ilaçların marketlerde satılabilmesi konusu da gündeme getirildi.
Biz bu satırları yazarken, Danıştay sözleşmenin feshine ilişkin iktidar kararının yürütmesini durdurdu, ama siz bu satırları okurken, son durum nedir, onu kestiremiyoruz; yürütmeyi durdurma kararı kesinleşti mi, 16 Ocak sonrası sosyal güvenlik sistemindeki yurttaşlar ilaçlarını nasıl, nereden temin ettiler ve benzeri konular umarız çözümlenmiştir.

Ama gelin biz bu meydan savaşını bir kenara bırakalım ve ilaç konusundaki tabulardan birini, marketlerde ilaç satılması zemininde tartışmaya açalım…
İlacın Reklâmı Olur mu?
Sağlık sektöründeki temel sorun, verilen hizmetlerin bedelinin yüksek olması.
İlaç fiyatları sosyal güvenlik kapsamında olmayan hastanın cebini, sosyal güvenlik kapsamındaki hasta nedeniyle de, sosyal güvenlik sisteminin kasasını delip geçiyor.

Bir taraftan araştırma, geliştirme ve üretim için anlaşılabilir maliyet yüksekliği, ama diğer taraftan da ilaç sektörünün rekabete kapalı olması nedeniyle fiyatların, ürünü sunan firmalarca rahatça belirlenebilmesi, bu fiyat yüksekliğinin temel nedeni.

Hepimiz biliyoruz ki, bir ürünün fiyatı piyasada arz/talep dengesine göre belirleniyor. Ama ürün fiyatını etkileyen diğer önemli faktör, ürünü satanların fiyat/kalite bağlamında rekabet içinde olup olmamaları.
Tüketicinin tercihini serbestçe yapabilmesinin sağlandığı, firmaların ürünlerinin tercihi için tüketiciye reklâm, promosyon, kalite vaadi, ucuz fiyat teklifinin geçerli olduğu tam rekabet ortamında, tüketiciye ulaşan ürün fiyatlarında “damping”, ürün kalitesinde de iyileşme olduğu bir gerçek.

Şimdi akla gelen ilk soru şu; “ilaçta reklâm olsun, ama doktor reçeteye ne yazarsa, o ilacı almaya çalışmıyor muyuz?”
Hayır!
İlaç reklâmlarının kontrollü olarak yapılabildiği piyasa ortamında, doktorlar reçetelere ilacın markasını yazmak yerine, ilacın etken maddesini yazacaklar.
Hasta/tüketici de ilacı alırken, kullanması gereken etken maddeyi içeren ilaçlar arasında kendi tercihini yapacak.
Bu tercihin yapılmasında, fiyat/kalite bağlamında hasta/tüketiciye en iyisini vaad eden, reklâmları ile tüketiciyi doğru ve etkin şekilde bilgilendiren firmaların ilaçları tercih konusu olacak ve sağlanan bu rekabet ortamında, ilaç fiyatları füze gibi aşağı inecek.

Üstelik ilaç firmalarının, kendi ürünlerinin sürümünü arttırmak için doktor-firma arasındaki, kamuoyunu rahatsız eden ilişki biçimi de ortadan kalkacak, bu ilişki biçiminin fonları hasta/tüketicinin bilgilendirilmesi, ona ulaşılabilmesi için reklâm ve kampanyalar için olarak kullanılacak.

Bu yol haritasına bakınca, ilaçta reklâmın “bal” gibi olacağı açık.
Ülkemizin bu “tabu”sunun artık tartışılması gerekiyor.
Tıpkı, marketlerde “ilaç satılabilir mi” tabusunun tartışılmaya başladığı gibi.
Şimdi marketlerde ilaç satılsın/satılmasın tartışmasını, ilaçta reklâm olanağının sağlandığı bir zeminde, sakince tartışmaya açmak gerek.

Biz de buna niyetliydik, ama yerimiz yetmedi.
Yerimizin geniş olduğu bir yazımızda bu konuyu ele almak üzere…
(Makale, Bizim Market Derigisi'nin 2010/Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

14 Şubat 2010 Pazar

AVM.ler Yargı Kararını Hiçe Sayıyor


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) nin kararına göre, alışveriş merkezlerinin (AVM) otoparkları, ilk üç saat için ücretsiz.
Ancak bir çok AVM. de bu karara aykırı olarak, tüketicilerden otopark ücreti alınıyor.


Konuyla ilgili olarak ATV Haber'e konuşan Av. M. Bülent Deniz; "UKOME kararı gereğince, AVM. otoparklarında, üç saate kadar park etmek ücretsiz. UKOME'nin bu kararının iptali için AVM. lerin açtıkları davada, her ne kadar İstanbul 2. İdare Mahkemesi tarafından UKOME kararının iptaline dair karar verildiyse de, temyiz aşamasında Danıştay tarafından bu karar bozuldu ve UKOME kararı yeniden geçerlilik kazandı. Artık AVM. lerin, UKOME kararına uygun olarak, üç saati aşmayan süreler için tüketiciden otopark parası almaları mümkün değil. Ancak halen bir çok AVM. de, UKOME kararına aykırı olarak otopark ücreti alınıyor" dedi.

Otopark Parasını Nasıl Geri Alacağız?
Haksız alınan otopark ücretleri için başvuru yapılması halinde paranın geri alınabileceğini belirten Deniz; "alınan ücret küçük olabilir. Ama bir kaç kişinin haksız alınan bu ücretlerin iadesi için yapacakları başvurular, hem haksız alınan paranın iadesini sağlayacak, hem de bu konuda yanlış ve haksız uygulama içinde olan AVM. ler için uyarıcı nitelikte olacaktır. Haksız alınan paranın iadesi için tüketicinin ikametgahının bulunduğu ilçedeki Kaymakamlık binasında bulunan Tüketici Sorunları Hakem Heyetine yapılacak ücretsiz başvuru ile paranın iadesi işlemi sağlanmış olacaktır. Öte yandan AVM. hakkında İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve UKOME'ye yapılacak başvurular ile AVM. ler için yaptırımda bulunulması talep edilebilir" dedi.


9 Şubat 2010 Salı

Ete Boykot Çağrısı


Sivil toplum örgütleri et fiyatlarındaki aşırı artış nedeniyle boykot çağrısı yaptı.

Kırmızı et fiyatları füze ile yarışıyor. Son 1 yılda yüzde 60 artan et fiyatlarındaki yükseliş sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Örgütler vatandaşa “Et boykotu yapın” çağrısında bulundu. Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Bülent Deniz, et fiyatlarındaki artışın spekülatif olduğunu söyledi. Fiyatları düşürmek için vatandaşa tüketimi azaltma çağrısında bulunan Deniz, “Fiyatlar spekülatörler yüzünden yükseliyor. Fiyatlar düşene kadar vatandaş et almasın” dedi.

DENETİM ARTSIN
Denetimle spekülatörlerin önüne geçilmesini isteyen Deniz, canlı hayvan ithalatının da serbest bırakılması gerektiğini kaydetti. Deniz, gıda denetimlerinin artırılarak, hileli ürünlerin önüne geçilmesini istedi. Tüketicileri Birliği Başkanı Nazım Kaya da, et fiyatlarının artmasına neden olarak gösterilen hayvan sayısındaki azalmanın yüzde 60 fiyat yükseltecek boyutta olmadığını savundu.

SPEKÜLATÖRE CEZA YOLDA
2009’da 25 milyon olan canlı hayvan sayısının bu yıl yüzde 1.8’lik düşüşle 24.5 milyona gerilediğini kaydeden Kaya, “Bu kadarlık düşüş fiyatları en fazla yüzde 10 arttırır. Besiciler ellerindeki hayvanları piyasaya sürmüyor” dedi. Fiyatların artmasında en büyük etkenin spekülatörler olduğunu ifade eden Kaya, konuyu Rekabet Kurulu’na taşıdıklarını bildirdi. Kaya, “Pirinçte de Rekabet Kurulu’na şikayette bulunmuştuk ve gerekli kişilere ceza kesilmişti. Birkaç güne kadar et konusunda da spekülatörlere ceza gelecektir” şeklinde konuştu.

Et yerine bakliyat tüketin
Reis Gıda Başkanı Mehmet Reis, son dönemde fiyatı artan et yerine bakliyat ürünlerinin yenilebileceğini söyledi. Etteki tüm proteinlerin nohut, fasulye, kırmızı ve yeşil mercimekte bulunduğunu hatırlatan Reis, “Özellikle kış ayları olması nedeniyle bu ürünler çok tüketiliyor. Son dönemde aldığımız 1 kilo etten yarım kilo su çıkarken, bakliyatta ise bu tam tersi. Yarım kilo bakliyata yarım kilo su katın 4 kişilik bir aileye 2 günlük yemek ortaya çıkar” dedi.

Ete Brezilya’nın 8 katı para ödüyoruz
Bugün Gazetesi’nin geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği habere göre, dünyada kırmızı eti en pahalı tüketen ülke Türkiye. Türk tüketicisi kemiksiz etin kilosuna 16 dolar öderken, Türkiye’den sonra kırmızı etin en pahalı tüketildiği ülke ise 7 dolarla Almanya. Kemiksiz eti 2 dolardan satın alan Brezilya ise Türkiye’den 8 kat daha ucuz et tüketiyor.

Zeynep Ceylan/Bugün
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/92473-vatandasa-et-uyarisi-ekonomi-haberi.aspx

3 Şubat 2010 Çarşamba

"Halkın Ekonomisi", Renkli Anlar'da, TRT1 Radyo'da


TRT1 Radyo'da, hafta içi her gün yayınlanan "Renkli Anlar"da; günlük yaşam, gündemdeki kültür ve sanat olayları, sanat ve sanat dünyası, sergiler, çocuklara ve gençlere yönelik edebiyat, sinema, müzik, tiyatro ve spor, geleneksel sanatlarımız, bilim, teknoloji, çevre ve çevre sorunları, iş, sanat, spor ve bilim dünyasında öne çıkan kişiler yer alıyor.

"Halkın Ekonomisi", artık "Renkli Anlar"da...

Serpil Erim, Gülname Kurtgöz, Ali Kızan ve Nigari Erdem tarafından hazırlanan, Saadet Baykal ve Tülin Öztürk Ekici tarafından sunulan "Renkli Anlar"ın tüketici köşesinde, "halkın ekonomisi" konuşuluyor.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Av. M. Bülent Deniz; kapıdan satışlardan, sağlıklı gıda tüketimine; kredi kart borçlarından, temel tüketici haklarına, tüketiciyi ilgilendiren bütün konuları, "halkın ekonomisi"ni anlatıyor.

31 Ocak 2010 Pazar

Her Şey Daha Sağlıklı Gıda İçin



Yaklaşık 5 yıl önce tüketici hareketinin yılmaz savaşçısı Bülent Deniz, gıda sektörünün atom karıncası Hüseyin Bozdağ başta olmak üzere bir grup gönüllü tarafından oluşturulan Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) önemli projelere imza atmaya devam ediyor.

Daha önce "tarladan çatala" gıdayı sorgulayan çok sayıda etkinliğe imza atan SGP geçtiğimiz günlerde 2010 eylem planını görüşmek üzere bir araya geldi. Tarım İl Müdürü Ahmet Kavak'ın da katıldığı toplantıya sayıları 100'e yakalaşan SGP'yi destekleyen kuruluşlardan önemli bir bölümü katıldı.
Moderatörlüğünü yapmaktan onur duyduğum toplantıya katılan bazı önemli kuruluşlar şunlar:
. Latif Ünal (İstanbul Yaş Sebze Meyve İhracatçıları Birliği Başkanı)
. Ali Taş Gülen (BEYAZDER Başkanı)
. Selçuk Maruflu (TÜGİS Genel Sekreteri)
. Burhan Er (İstanbul Sebze Meyve Komisyoncuları Başkanı)
. Ayla Torun (ETBİR Genel Sekreteri)
. Bilgin Şahin (Perakendeci Kasaplar Odası Başkanı)
. Ahmet Turan Akkaya (İstanbul Sucular ve Meşrubatçılar Odası Başkanı)
. Turan Özbahçeci (İstanbul PERDER Başkanı)
. Necat Aydın (YESİDEF Başkanı)
. Öner Ilgaz (TDD - MEMYED Başkanı)
. Mehmet Reis (Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı)
. Ümit Güvenç (Tamek Yöneticisi)
. Engin Başaran (TÜDER Başkanı)
. Engin Akman (Şişli Belediyesi Başkan Yardımcısı)
Sayıları daha da fazla olan bu önemli kuruluşların Eylem Planı'na ilişkin açıklamaları ayrıntılı bir şekilde SGP sekretaryası tarafından yapılacak. Ancak ben çok önemli gördüğüm birkaç önemli başlığı onların izniyle sizlerle paylaşmak istiyorum.
. SGP önümüzdeki günlerde bir çalışma yaparak Milli Eğitim Bakanlığı'na sağlıklı tüketici başlığı ile bir ders konulmasını önerecek.
. Obezite, ülkedeki çocukları tehdit eden önemli bir sorun olarak görüldü toplantıda. Bu konuda okul kantinlerinden başlayarak doğru beslenmenin önünü açan bir kampanya yürütülmesi kararlaştırıldı.
Her iki adım da geleceğimiz kurtarmaya yönelik... Küçük adımlar gibi görülebilir. Ama unutmayın ki büyük hedeflere de küçük adımlarla ilerleniyor.
29.01.2010 Bugün/Celal Toprak

Kaynak: http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/91414-her-sey-daha-saglikli-gida-icin-makalesi.aspx


17 Ocak 2010 Pazar

"Huzur"lu Tüketim Hakkı



2000’li yılların başıydı.
Halen Onursal Başkan sıfatıyla mensubiyetimin ve gönül bağımın devam ettiği Tüketiciler Birliği’nin mutad yönetim kurulu toplantılarından birindeyiz.
Yönetim Kurulumuzun değerli bir üyesinin önerisi üzerine, Müslüman Tüketici için helâl-haram kriterine göre belirlenmiş listelerin hazırlanıp hazırlanamayacağını konuştuk, tartıştık…
Sonuçta Müslüman Tüketici’nin kolaylıkla ayırt edebileceği şekilde işaretlenmiş mal ve hizmetlerin olması gerekliliği, bu işaretlemenin adının da, örneğin “HLL” olabileceği ve bu konuda çalışma yapılmasına dair karar aldık.

Lâiklik Elden Gidiyor
Yıl 2010.
Türkiye, hala “helâl sertifika” konusunu tartışıyor ve kimi çevrelerce bu konu adeta bir “rejim” sorunu olarak algılanıyor.
Tüketiciler Birliği’nin el atıp da, yaşama geçiremediği çok nadir projelerden biri olan “HLL” konusunda başarısız olunmasındaki temel nedenlerden biri, konunun bir kesim tarafından devletin rejimini değiştirmeye yönelik girişim olarak algılanması idi.

Oysa ki, Müslüman Tüketici için helâl-haram ölçülerine göre işaretlenmiş mal ve hizmetlerin belirlenmesi, böylesi bir sertifikalandırma sürecinin rejim sorunu, lâiklik sorununa yol açmayacağı çok açık.

“Huzurlu” Tüketim, Bilgilenme Hakkından Geçer
Konu tamamen tüketicinin evrensel ve temel tüketici haklarından biri olan “bilgilenme hakkı” ile ilgili aslında.

1985 yılında bütün dünya ulusları gibi ülkemizin de imza koyduğu Birleşmiş Milletler Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesi’nde sayılan sekiz adet temel ve evrensel haktan biri olan bilgilenme hakkı; genel olarak, tüketicinin mal veya hizmeti satın alırken doğru karar verebilmesinin sağlanması için tüketicinin gerekli bilgiye ulaşabilmesi ve zararlı ve yanıltıcı reklâmdan, etiketten, ambalajdan korunması anlamına geliyor.

Ancak gelişen üretim teknolojileri, reklâm ve pazarlama tekniklerindeki ve satış yöntemlerindeki yeniliklerin hız kazanması nedeniyle bilgilenme hakkı, diğer tüketici haklarına nazaran öne çıkmakta, öte yandan yukarıda verdiğimiz tanım ve içeriği hızla değişmektedir.

Doğru Karar-Huzurlu Tüketim
Başlangıçta tüketicinin satın alma eyleminde doğru karar verebilmesi için gerekli bilgiye ulaşabilmesi yeterli kabul edilebilecek iken, sonrasında tüketicinin satın alma eyleminde vermesi istenilen “doğru karar”ın ne olduğu sorunu, artık düşünülmelidir.
“Doğru karar”dan kastedilen; tüketici için “sağlıklı, zarar vermeyen, iyi, uygun, ucuz, kaliteli” olmasının yanında, bu niteliklerin aynı zamanda tüketicinin manevi alanındaki değerlere de denk düşmesini de kapsamakta mıdır?

Kuşkusuz, tüketici kimliği taşıyan insanın manevi alanındaki değer ve inanışlarına uygun yaşam tarzını sürdürebilmesi için, aynı değer ve inanışlarına uygun üretilmiş mal ve hizmetleri ihtiyaçları için satın alabilmesi sağlanmalıdır.

Bu temel kabulün ardından bizi bekleyen sorun; tüketicinin manevi alanındaki değer ve inanışlarına uygun üretilmiş mal ve hizmetleri ayırt edebilmesinin ve tüketicinin bu anlamda bilgilenmesinin nasıl sağlanacağıdır.

Bu sorunun genel çözümünü evrensel ve temel tüketici hakkı olan “bilgilenme hakkı” uygulamasında aramak gereklidir. Tüketicinin bilgilenme hakkının tam olarak sağlandığı pazar ortamında, tüketicinin “sağlıklı, zarar vermeyen, iyi, uygun, ucuz, kaliteli ve manevi alanındaki değerlerle uyumlu” üretilmiş mal ve hizmetlere ulaşması sağlanabilecektir.

Buraya kadar sorun yok gördüğünüz gibi.
Ne lâiklik elden gitti, ne de din devletine dönüştük…
Asıl sorun bundan sonra başlıyor!

Hangisi Helâl?
Pazarın genişliği, satışa sunulan mal ve hizmetlerin neredeyse sınırsız sayı ve nitelikte olması, mal ve hizmetlere ilişkin bilgilendirmenin çoğu kez yapılmaması veya eksik yapılması, mal ve hizmetlerin üretilmesi aşamalarının bilinmesinin sıradan tüketici için mümkün olmaması nedeniyle mal ve hizmet satın alacak Müslüman Tüketicinin doğru tercihte bulunmasını sağlayacak işaretlendirme, belgelendirme, sertifikalandırma ve benzeri belirlemelerin yapılması gerekiyor.
Kısaca “helâl sertifika” diye adlandırabileceğimiz bu süreç, bu konunun en can alıcı ve sorun oluşturan noktası aslında…

Bu sertifikalandırma işini kim yapacak?
Çok sayıda mezhep, tarikat, cemaatin bulunduğu İslâm dini mensuplarını kuşatacak sertifikalandırma formülü var mıdır?
Malezya’dan, Uruguay’a kadar bir çok ülkede “Helâl Sertifika” çalışması yapan, mal ve hizmetlerin İslâm dininin gereklerine uygun olarak üretildiğini belgeleyen kuruluşlar bulunmaktadır. Ancak dünyanın birçok farklı ülkesinde gerçekleştirilen bu çalışmaların tamamı için yerinde ve doğru çalışmalar olduğu ileri sürülebilir mi?
Bu çalışmaların tamamında belli bir ortak standart ve yöntemin uygulandığı kabul edilebilir mi?
“Helâl Sertifika” veren kuruluşların bir tanesi tarafından “Helâl Sertifika” ile belgelendirilen mal ve hizmet için dünyanın başka bir ülkesinde veya aynı ülkede faaliyet gösteren kuruluş tarafından “Helâl Sertifika”ya lâyık görülmesi mümkün müdür?

Ne yazık ki, bu ve buna benzer sorulara olumlu yanıt vermek mümkün görünmemektedir. “Helâl Sertifika”landırma faaliyetinin oluşturduğu ticari pazarın ve bu konudaki hazır ve yoğun talebin büyüklüğü nedeniyle “Helâl Sertifika” uygulamalarında ticari kaygılar ne yazık ki, hak ettiğinden daha çok öne çıkmaktadır.

“Bu Domuz Helâl Yöntemlerle Kesilmiştir”
Şaşırmayın lütfen…
Bu ibarenin yer aldığı bir helâl sertifika belgesini, tebliğ sunmak üzere katıldığımız uluslararası bir “helâl” kongresinde, katılımcılardan biri göstermişti bizlere…

Domuz etine bile “helâl” sertifikası verilebildiği bir ortamda, helâl sertifika veren kuruluşlara, “helâl” sertifikasını kim verecek acaba?

Alabildiğine ticari yaklaşımların ön plana çıktığı “helâl sertifika sektörü(!)”nde, daha “helâl sertifika” vermeye başla(ya)madan, yakında bu konuyu tartışmaya başlarsak hiç şaşırmayalım.
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Ocak sayısında yayınlanmıştır.)

7 Ocak 2010 Perşembe

"Uyanıklığa Vurmaya Başladılar..."


Yüzbinlerce tüketici, bankaların haksız olarak aldığı kredi kart aidat ücretleri ile ilgili olarak hukuk mücadelesi verdi ve büyük çoğunluğu haksız alınan paraları geriye aldılar.
Ancak bankalar kredi kartlarından "kart aidatı", "yıllık kart bedeli" gibi çeşitli isimler altında tüketiciden haksız olarak para almaya devam ediyorlar.

Konu ile ilgili 8 Ocak 2010 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yer alan haberi dikkatinize sunuyoruz:

Bonusu da İstemiyoruz, Aidatı da Ödemiyoruz

Bankalar, tüketicilerin kredi kartı aidatına itiraz için açtığı yüzlerce davayı kazanmalarına rağmen aidat almaya devam ediyor. Bu durum da vatandaşa çok ciddi külfet olmaya devam ediyor. Vatandaşlardan bankalara kredi kartı aidatı adı altında herhangi bir para ödememelerini isteyen tüketici birlikleri ise bundan kurtulabilmek için mahkeme dahil her yolu deniyor. Ancak bu kez farklı bir öneri ile bankaların huzuruna çıktılar.


DERHAL İTİRAZ EDİN
"Eğer kredi kartı ekstrenize aidat yansıtılmış ise hemen Tüketici Sorunları Hakem Heyeti'ne müracaat edin" diyen birlikler, verilen bonusları iadeye hazırlanıyor. Yaklaşık olarak 40 milyon tane kart olduğunu tespit eden Tüketiciler Birliği, bu uygulamanın kanuna aykırı olduğunu bildirdi. Vatandaşın izni ve taahhüdü olmaksızın alınan bu kart ücretine karşılık, yapılan alış veriş karşılığında hediye gibi verdikleri bonusları ödememeleri istendi.

BEDEL AİDATTAN FAZLA DA OLSA...
Bonus uygulamasının da tıpkı kredi kartı yıllık aidatı gibi hiçbir bilgi ya da izin alınmaksızın hibe edasıyla vatandaşa sunulduğunu açıklayan Tüketiciler Birliği Başkanı Nazım Kaya, "Verdiğiniz bonusu da istemiyoruz kart aidatını da ödemek istemiyoruz" dedi. Kaya, bunca davaya rağmen bankaların hukuku hiçe sayarak 40 milyon kredi kartından aidat ücreti aldığını açıklayan Kaya, "O bonuslar da zaten bizim alışverişimizin karşılığıdır. Ki zaten 40 liraya kadar çıkan aidattan da fazla olma ihtimali yüksektir. İşte biz buna da rağmen bu bonusu kesinlikle istemi-yoruz" ifadesini kullandı.


BANKALARDA TUTARSIZLIK VAR
"Bankalar ile yaptığımız görüşmelerde, bankalar arasında uygulamada birliktelik olmadığını gözlemledik" diyen Kaya, "Bazı bankalarımız bu ücreti yasal olarak aldıklarını, sözleşmelerinde bulunduğunu, bazı bankalar ise kartı kullanan müşterilerinin kendilerine otomatik ödeme talimatı vermelerinde, maaşlarını aynı bankadan almaları durumunda veya yüksek limitli kredi kartı kullanımında yıllık aidat bedelini almadıklarını belirttiler.

DENETLEME ŞART OLDU
Bu durumda iş BDDK'ya Sanayi Bakanlığı'na düşüyor. Eğer doğru ve istikrarlı bir denetim olursa bu tutarsızlık da kalmaz" dedi. Nazım Kaya sözlerini şöyle tamamladı: "Bu haksız uygulamaya artık bir son verilsin diye almayacağız tedbir yok. Yıllardır mahkeme mahkeme dolaşıyoruz. Bu aidatın komple kaldırılması için açtığımız dava sürüyor. Mart ayına ertelendi ancak bu kez olumlu bir sonuç bekliyoruz.

HAFTAMIZ ZAFER OLSUN
Aynı hafta zaten Tüketiciler Haftası olduğu için bizler haftamızı zaferle kutlamak istiyoruz. Bu haksız kazancı durdurmak ilk hedefimiz. Bankaların 10 aylık kârı 17 milyar 400 milyon olarak açıklandı. Bunun 1 milyar 200 milyonu kredi kartından elde ediliyor. Bu önemli bir rakam. Bankalar da bu zahmetsiz gelirden kolay kolay vazgeçmek istemiyorlar.”

Akaryakıtta eşantiyonu kaldırttık sıra bankalarda
Daha önce akaryakıt fiyatlarının yüksekliğinin sebebinin de verilen eşantiyonlar olduğunu söyleyen Kaya, bu konunun da üzerine giderek başarılı olduklarını söyledi. "Akaryakıt fiyatları yüksekti. Biz bunu araştırdık ve dava açtık. Nihayetinde de kazandık" diyen Kaya, "Sonucunda da eşantiyonlar yani sözde hediyeler kaldırıldı ve fiyatlar küt diye düştü. Şimdi de aynısının kart aidatlarında olmasını istiyoruz" açıklamasında bulundu. Kaya, kart sahiplerine seslenerek şu bilgileri verdi: "Her banka kafasına göre 25-35 TL arasında ücret alıyor. Geçtiğimiz günlerde aidatını ödemeyen bir tüketiciye haber verilmeden kartı iptal edilmiş. Bir alışveriş sırasında kartının iptal edildiğini öğrenen vatandaş bankayı mahkemeye verdi. Mahkeme kart sahibini haklı buldu; bankayı tazminata mahkum etti. Bankaların yaptığı, karanlığa kurşun sıkmak. Bilinçli bir tüketici olalım ve hakkımızı arayalım. Kart aidatının hiçbir yasal gerekçesi yok. Bankayı arayın ve kartınızı iptal ettirin. Ya da en yakın tüketici hakem heyetine şikayet edin. Mutlaka haklı çıkarsınız."

Uyanıklığa vurmaya başladılar
Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Av. Bülent Deniz, kredi kartı aidatları hakkında yaptığı açıklamada, ilk kez 2007 Ocak ayında yargıya gittiklerini belirtti. 18 milyon tüketici ve 44 milyon kart olduğunun altını çizen Deniz, " Dava açan yüzlerce tüketici, ödediği ücreti geri alabiliyor. Ama sadece başvuru yapan bilinçli tüketiciler parasını geri alabiliyor. Bankalar kart ücretini ikiye bölerek alıyor ve tüketici göze küçük gelen bu ücretler için dava açmaktan kaçınıyor. Bankaların amacı da, aslında tüketiciyi caydırmak. Biz dernek olarak İstanbul 2. Tüketici Mahkemesi'ne geçtiğimiz Eylül'de bir dava açtık. Dava 11 Mart 2010'a uzatıldı. Eğer kazanırsak, bundan sonra her tüketici, dava açmadan parasını geri alabilecek." Deniz, bankaların tüm bu davalara rağmen bu aidatları almakta neden ısrar ettikleri sorusunu ise, "Bankalara kart başına ortalama 40 lira aidattan 44 milyon kredi kartı ile beraber, çok büyük bir para kalıyor. Dolayısıyla bankalar bu parada ısrarcılar" diye cevapladı.

20 milyon kart kullanıcısı var
Yaklaşık 20 milyon kredi kartı kullanıcısı, adresine gelen yılın son hesap ekstresine konulan aidat ücretiyle şaşırıyor. Bankalar birçok yargı kararı olmasına rağmen müşterilerinden 25 ile 35 lira arasında değişen miktarlarda kart parası kesintisi yapıyor. Kredi kartı aidatlarının yasal hiçbir dayanağının bulunmadığını vurgulayan Başkan Kaya, Tüketiciler Birliği olarak, bu konuda 25 bankaya dava açtıklarını kaydetti. Kaya, "Bankalar, müşterilerine verdikleri kredi kartı sözleşmelerinde aidat alabileceklerine yönelik bir maddenin bulunduğunu gerekçe gösteriyorlar. Ancak 4077 sayılı yasanın 6.maddesi 'satıcı tarafından hazırlanan matbu sözleşmelerde tüketicinin müdahalesi veya tüketicinin özel onayı yoksa bu madde geçersizdir. Tüketiciye aidat alınacağına dair bilgi verilmesi gerekir. Bunu ispat edemiyorsa banka tüketiciye bilgi verilmediği kabul edilir' hükmü yer alıyor. Vatandaş bankayı arayıp ya da ihtarname gönderdiği takdirde aidatı iptal ediliyor. Kendisine iade ediliyor" açıklamasında bulundu.

400 bin kişi şikayet ediyor
Bankaların, yıllık aidat gelirinin 1 milyar 200 milyon lira olduğunu açıklayan Başkan Nazım Kaya, "Kredi kartlarıyla ilgili yılda 400 bin şikâyet alıyoruz. Bankalar, aidat yüzünden 20 milyon kart sahibini canından bezdiriyor" açıklamasında bulundu. Bunca kişinin sesinin hala bir yerlerde yankılanmamasının çok üzücü olduğunu söyleyen Kaya, kendilerinin birlik olarak bu konuda sonuna kadar gideceğini belirtti. Sesi çıkan vatandaş sayısının da azlığından yakınan Kaya, bu sömürüye kimsenin sessiz kalmaması gerektiğini vurguladı.
http://yenisafak.com.tr/Ekonomi/Default.aspx?t=07.01.2010&i=233582