yaşam izi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam izi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2018 Perşembe

Muharrem İnce'ye teşekkür ediyorum

Bugün 30 Ağustos.
Yani Zafer Bayramı.
Coşkuyla kutladık, alanlarda ve tabi sosyal medyada.

Kutlayanlardan biri de, Cumhurbaşkanlığı seçiminde en fazla ikinci oyu alan  sayın Muharrem İnce.
Kutlama mesajını görünce, derin bir "oh" çektim.

Fazla söze gerek yok; bu konu ile ilgili yazdığım iki makale tıklamanız için aşağıda.

(M) ve (N) arasındaki savaşa kafayı takmış bir blog yazarı ve seçmeni olmadığım halde ana muhalefet partisi kadrosunu işgal eden CHP'yi dert etmiş bir yurttaş olarak, sayın Muharrem İnce'nin 30 Ağustos mesajı;  açık seçik yazdığım halde bu konuda ne demeye çalıştığımı anlamazdan gelen, fildişi kulesi sakinlerinin sosyal medyada bana uyguladıkları linç girişimine en güzel yanıt oldu.

Sayın İnce, size içtenlikle teşekkür ediyorum.





28 Haziran 2018 Perşembe

52,6'dan MHP çıkarsa...

Seçim fırtınası devam ediyor. 
Sayın Erdoğan ve AKP seçmenlerinin “zafer şarkıları” daha dinmemişken, sayın İnce seçmenlerinin moral bozukluğuna eklenen sayın Kılıçdaroğlu’nun koltuk savaşına çevrilen gözlerin atladığı bir nokta var; sayın Erdoğan tarihi bir zafer mi kazandı? 

Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun anlık verisine göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminde sayın Erdoğan’ın aldığı oy 26.325.188. 
Bu sayı toplam oyların yüzde 52,6'sına denk geliyor. 

Öte yandan Cumhur İttifakının bileşeni MHP’nin milletvekili seçimi için aldığı oy 5.564.517. 
Bu da, MHP için yüzde 11.1 oran demek. 

MHP’nin Cumhurbaşkanı adayı çıkarmadığı, bu partinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sayın Erdoğan’ı destekleyeceğini açıklaması karşısında, milletvekilliği seçiminde MHP’ye oy veren seçmenlerin, Cumhurbaşkanlığı seçiminde sayın Erdoğan’a oy verdiğini varsaymak gerekiyor. 

Bu varsayımdan hareketle sayın Erdoğan’ın aldığı 26.325.188 oydan MHP oylarını ayrıştırdığımızda, Cumhurbaşkanlığı yarışında sayın Erdoğan’ın aldığı oy sayısının 20.760.671 olduğu sonucuna ulaşılıyor. 
Bu da Cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanılan geçerli oy sayısı olan 50.059.249 rakamının yüzde 41,47’si demek. 

Yani MHP’ye oy veren seçmenin Cumhurbaşkanlığı seçiminde sayın Erdoğan’a oy vermemesi durumunda, Cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir aday salt çoğunluğu elde edemeyecek ve seçim için ikinci kez sandığa gidilecekti. 

Bir diğer ilginç durum da, AKP/Erdoğan oy oranlarına ilişkin yapılan karşılaştırmada. 
Sayın Erdoğan’ın, partisinden daha fazla oy aldığı yönündeki saptama da tersyüz oluyor. 
Çünkü Akparti’nin milletvekili seçimlerinde aldığı oy 21.335,579. 
Yani sanılanın aksine, partisi oy sayısı bakımından sayın Erdoğan’ı geçmiş durumda. 

Tabi ki bu iki analizin temeli, MHP seçmeninin Cumhurbaşkanlığı seçiminde eksiksiz olarak sayın Erdoğan’a oy verdiği kabulüne dayanıyor. 
Ancak görünen tablo, bu kabulün yaklaşık olarak gerçekleştiğini ortaya koymakta.

Peki, bu durumun "hükümet etme"ye etkisi nedir?
Belki başka bir yazıda...

22 Haziran 2018 Cuma

Seçim Yok!...

24 Haziran için genel beklenti ve açıkçası muhalefetin umudu, Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybedilse dahi TBMM’nde çoğunluğu ele geçirmek yönünde... 
Böylelikle Cumhurbaşkanlığı/TBMM arasındaki uyumsuzluğun yakalanıp tarafların çalışamaz duruma gelmesi ve sistemin kilitlenmesi ile bir erken seçimin Türkiye’nin önüne gelmesi sonucunun üretilebileceği düşünülüyor. 

"Erken/baskın", adı ne olursa olsun, yerel yönetim seçimlerine kadar Türkiye’nin önünde herhangi bir seçim olasılığı yok. 

Anayasa gereği, erken seçim kararını Cumhurbaşkanı ve TBMM’den hangisi alırsa alsın, her iki taraf da seçime gidiyor. 
Henüz milletvekillerine tanınan özel emeklilik için gerekli süre geçmeden, milletvekili koltuğu henüz ısıtılmadan ve açıkçası “gidip de gelmemek” olasılığı karşısında, TBMM tarafından erken seçim kararının alınması olanaksız. Bu nedenle Cumhurbaşkanı açısından “erken seçime giderim” kozu, TBMM’ye karşı kullanabileceği bir siyaset silahı olarak elinde bulunuyor.

Deneyimi, koşulları gerçekçi değerlendirip kendi siyaseti için en gerçekçi kararı alma konusunda tartışılmaz üstünlüğü bilinen Recep Tayyip Erdoğan’ın elindeki bu kozu, TBMM’nin kendisi ile uyumlu çalışması yönünde kullanacağı son derece açık.
Kimi zaman muhalefetin istediği tavizlerin küçük küçük verilmesi, ama çoğu zaman da, kendisi ile birlikte TBMM’ni erken seçime götürme olasılığını ucundan göstermesi ile uyumsuzluk yerine aksine müthiş bir uyumun yakalanması dahi olası. 

Cumhurbaşkanlığı kaybedilse dahi TBMM’nde çoğunluğu ele geçirip sistemi kilitleyerek yeni bir sandığın erkenden önümüze geleceğini hayal edenler için notumu düşmek adına…

8 Mayıs 2018 Salı

Sessizliğin Sesi

7 Mayıs.
Kişisel tarihimde çok acı kaybın, bitişin olduğu gün.

Ama yaşam kendi hediyesini her zaman yanında taşıyor.
Bitişler, kayıplara karşın yeni başlangıçları kucağımıza bırakıyor.

Bu '7 Mayıs'da, kişisel tarihimin karmakarışık gününde, beni boş geçmedi yaşam; bir şarkı getirip bıraktı kucağıma...

Sound Of Silence.
Paul Simon&Arf Garfunkel'in kült şarkısı.
İkilinin Paul olanı, 1964 yılında yazmış şarkıyı, yani benimle yaşıt.
1964'de yayınlandığında kimse farketmedi bu şarkıyı. 
İki yıl sonra Dustin Hoffman'ın oynadığı The Graduate (Mezun) filminde kullanılınca patladı ve şimdinin efsanelerinde biri oldu.

Nedense ikilinin söylediği değil, yıllar sonra bir başka müzik grubunun, Disturbed'in söylediği Sound of Silence'ı hep sevdim.

Ve şimdi kucağıma bırakılan hediye. 
Genç bir sanatçı, tiyatrocu Betül Tikbaş 'Sessizliğin Sesi'ni benim için yorumlamış. 
Her anında kayıpların karanlığına inat, "rahatsız edici rüyalarda yalnız yürüdüm" diyen çığlıklarıma inat, "sessizliğin sesini kırmaya" cür'et ediyorum.



20 Mart 2018 Salı

MiaoHua’yu Engelledim...


Facebook, Instagram, Twitter adını en iyi bildiklerimiz.
Benim, adını yeni duyduğum ya da henüz hiç görmediğim ağlar da var.
Bunlara Whatsapp ve benzeri iletişim kanallarını da ekleyin, hatta sevgili, eş bulma sitelerini falan…
Elimizdeki telefonla bunlardan oluşan kocaman bir mağara inşa edip içinde yaşamaya başlıyoruz.

Mağarada kurduğumuz yaşam, benliğimizi, alışkanlıklarımızı, yaşam tarzımızı, kısacası her yerimizi kuşattı, değiştirdi. 
Buna yapılacak çok itiraz, eleştiri olabilir ve var. Benim de var; yavaştan nasıl bipolar kişiliklere dönüştüğümüze, içimizde gizli kalmış teşhir canavarının zincirlerini koparıp vahşice ortaya çıkmasının öyküleri ve bütün bunlara itirazlarım var, anlatacak.

Yok, şimdi değil.
Bugün ‘engelleme’ butonu öyküleri zamanı.
Kavga mı ettiniz biriyle; yazdığınıza, paylaştığınız resme biri eleştiri mi getirdi; sevgilinizden mi ayrıldınız; ilk yaptığınız ‘engeli basmak…’

‘Engelle’ butonuna basarken, cinsel hazdan daha güçlü bir duygu yaşandığına inanıyorum, iddia ediyorum hatta. ‘Engeli bastım’ nitelemesinde kullandığımız sözcüklere bakın; ‘ben daha güçlüyüm, ben yaptım, ben bastım, ben kazandım’ dercesine üstünlük, galip gelme ve (çoğu kez cinsel) doyuma ulaşmayı çağrıştırmıyor mu?

Birilerine (hatta bana J) ‘engeli basan’ çok arkadaşım var.
‘Neden birilerini engelliyorsun’ dediğimde; ‘ayrıldım ondan, artık benim ne yaptığımı bilmeye hakkı yok’, ‘karşıma çıkmasın, görmeyeyim, sinir oluyorum’ yanıtları en olası, sıklıkla karşılaştığım yanıtlar.
‘Engeli bastım’ diyerek alınan haz kadar, ‘karşıma çıkmasın, görmeyeyim, haber almayayım’ kaçışındaki âcziyet!.. Engeli basarak galip ve güçlü olmayan çalışan kişinin zavallılığı aslında.
Görürse, haber alırsa, onun paylaşımlarına olan ilginin çokluğu (hem de ayrılmış bir sevgili için) nasıl da üzücü olacak?!..

Haritayı açın, Çin’i bulun, Guizhou diye bir bölge var.
Ah, tam orada Zhongdong isimli bir de köy.
Köy 1800 metre yukarıda, bir dağın içindeki mağarada, bir ‘mağaraköy’
Yüz civarında insan yaşıyor.
Karşınıza çıkan ilk köylüye MiaoHua’yı sorun.
Biliyorum, bunu yapamazsınız.
Ama Zhongdong köyü de, orada yaşayan (büyük olasılıkla) MiaoHua diye (veya herhangi bir isimde) biri var.
Onu görmediniz, iddia ediyorum hiç de tanımayacaksınız, görmeyeceksiniz.
Ama siz görmeyeceksiniz diye ne Zhongdong köyü ne de MiaoHua yok olmayacak, varolmaya devam edecek.
Tıpkı ‘engeli bastım’ diyerek görmekten kaçındıklarınız gibi…
Yaşamaya devam edecek, mutlu olacak, üzülecek, üreyecek, yemek yiyecek ve sosyal mağarada varolmaya devam edecek.

Bencesi, ‘engeli basmak’ta değil marifet, ‘yaşama basmak’ta…


17 Kasım 2017 Cuma

Havalı Kalem


Boşanmış anne/babanın küçük kızlarının davasıydı.
Meslek yaşamımdaki en zor davalardan biri.

Davanın konusu öte tarafta kalsın?!..
Ama davayı kazanmak, küçük kızın çektiği acının sona ermesi çok önemliydi.
Yıllarca sürdü...

Her duruşma öncesi/sonrası, küçük kızla gözgöze geldiğimizde; masum bir çift gözün haykırarak bana söyledikleri kişisel müzemde saklı.
Ve bir gün, küçük yüreğinden süzülen sevgisini akıttığı, küçük elleriyle yazdığı bir notun eşlik ettiği hediyesini tutuşturdu elime...
Yaşama yüklediğim değerler bagajım altüst oldu; en üste bu küçük notu koydum...



11 Kasım 2017 Cumartesi

36 yıllık bir rekor

İlkini anımsıyorum; Taksim'de, o zamanki ismi Etap olan otelin altında, Vakkorama isimli bir mekandaydı.
Sonrasında Tepebaşı, TÜYAP...

Bir kaç koridordan, bir kaç yazarın imza gününden; salonlara sığmayan yayınevlerine, uzadıkça uzayan imza kuyruklarına, onbinlerce ziyaretçiye, ulaşabilmek için delirten trafiğe...

Rekor; hem 36. kez okuyucu ile buluşan Kitap Fuarı'na, hem de 36. kez bu fuarı ziyaret eden bana ait.

Kitaplarla 36. buluşmam.
'Market arabasıyla gitmeliyim' sözümü yine unuttum, bir sonraki yıl tutmak üzere.
'Okulların ziyaretleri için hafta arası iki-üç gün verilse, çocuklar da, bizler de rahat etsek' diye yine düşündüm.
Fuar süresi uzatılsa...
Akşam kapanışı,  daha geç saate alınsa...
İndirimler biraz daha fazla olsa...
TÜBİTAK yetişkinler için artık kitap basmıyor mu?
Bu yıl yeraltı edebiyatı daha mı az?

Bir kitap ayini daha bitti.
37. ayin için geriye saymaya başladım bile...

8 Ekim 2017 Pazar

Vefa ardınızdaysa, korkmayın...

28 Ocak 1986.
Uzay Mekiği uçuşlarının yeni başladığı yıllar.
Challenger mekiği, aynı zamanda hepsi seçkin birer bilim insanı olan yedi yolcusuyla havalandı ve naklen yayında, bütün dünyanın gözü önünde, kalkıştan 73 saniye sonra patladı. 

Bu trajik kazayı TV karşısında izleyen milyonlarca kişiden biri de, Jean-Michell Jarre’dı.
Challenger yolcularını tanıyordu.
İçlerinden bir kaçının da yakın dostuydu.

Jean Michell Jarre.
Kimileri ona elektronik müziğin MOZART’ı diyor; kimileri, geleceğin müziğini şimdiden yapan adam…
Uzaya, geleceğe düşkün, sıradışı bir adam, sanatçı.

Bu trajik kazadan birkaç ay sonra, NASA’nın bulunduğu Houston kentindeki dev gökdelenleri sahne platformu olarak kullandığı, dev bir konser gerçekleştirdi Jarre.
O konserde, Challenger’da ölen astronot dostlarının anısına yazdığı müzikleri dünya ile buluşturdu.

İnsanlık için, ilerleme için çaba gösterenlere, çaba sahiplerine vefa gösterenlere selam olsun…


20 Eylül 2017 Çarşamba

Pervane Kadın...

1981 yılı, Haziran ayı.
17 yaşında, tıfıl bir ergenim.
Lise bitmiş, yola devam için üniversite kapısına gelinmiş.

O yıl ilk kez üniversite sınavları iki aşamalı yapılmaya başlanmış.
İlk sınava yaşadığım kentte girdim, kazandım.
İkincisi için O’nunla İstanbul yollarına düştük.

Orduevinde kalıyoruz sınav gecesi.
1981’lerin ülkesi; klima yok, belki de bilinmiyordu daha.
Gece dehşet bir sıcak var.
Ya da sabah sınava girecek olan tıfıl ergenin heyecanı, odada yaşanan iklimi ağırlaştırmış.
Boğucu, sıcak ve nemli bir gece.
Uyku gelmek bilmiyor.
Oysa öğüt neydi; sınav gecesi erken yatılmalı, rahat bir uyku çekilmeli…
Uyku yine de gelmek bilmiyor.

Yatakta debelenirken, bir serinlik hissi.
O eline aldığı bir yatak çarşafını, kocaman, dev bir yelpaze yapmış, ayakta, benim yatağıma doğru sallıyor.
Ne kadar sürdü bu, bilmiyorum; O’nun oluşturduğu bu zahmetli esinti, beni uykunun kollarına bıraktı.

O hep okumanın, okutmanın, eğitimin tarafındaydı.
Şaşırtıcı değil ki…
1940’ların Türkiye’sinde, o ülkenin en güneydoğusunda, her şeyin herkes için, özellikle de kadınlar için daha da zor olduğu zamanlar…
İlkokulun ardından; Diyarbakır’dan, Ankara’ya Gazi Eğitim Enstitüsü’ne gidip öğretmen olmayı, ardından Almanya’lara gidip Goethe Enstitüsü’nü bitirmeyi başardı.
Sonra ülkesine gelip, ülkenin en bedbaht, yoksul ilçelerinde çocukları eğitmeye başladı.

Eğitimi, derse girmenin dışına taşırdı hep.
Halkevleri’nde tiyatrolar yaptı, öğrencilerini otobüslere doldurup dere-tepe gezdirdi; gidilemeyecek, görülemeyecek kentlerle tanıştırdı onları, yarışmalara soktu.
Ülkesini, toplumunu sevmeyi, doğruluğu öğretti.

Yoksul ülkenin, zor coğrafyanın bu kadını, zor olanı seçti.
O başardı….

15 Eylül 2017 Cuma

Gülüşü Olmayan Ahşap Salıncak...

Beş yaşındaki ‘sen’i anımsıyor musun; sallanan bir sandalyenin devinimi seni kuşattığında, hayal kurup kurmadığını; kumların üzerinde kaleler inşa edip içindeki askerlerle küçük dünyamızı nasıl savunduğunu ya da bir salıncağa oturduğunda yüzüne yapıştırdığın tükenmeyen gülücüğünü…

Kuzeyli altı insan, Finlandiya’nın o grotesk ikliminden süzülüp kulaklarımıza Meadows of Heaven’ı fısıldayarak, bize bunları soruyor.

Finladiyalı bir grup, Nightwish. 1996’dan bu yana power metal yapıyorlar. 2002’de yaptıkları sert müziğe, senfoniyi de eklemeye başlamışlar.

Ve 2007’de Dark Passion Play albümlerinde, Meadows of Heaven’ı Londra Filarmoni ile birlikte kaydetmişler.

Celtic tınıları newage formunda akarken, her geçen saniyede şarkı yeni sürprizleri de beraberinde getiriyor; blues gırtlağı, metal sololar…

Oldukça sağlam bu müzikal yapının üzerine, ‘geçmişin dalgalarını sürerek’ beşinci yaşımıza götüren dizeler…

Sahi, hangimiz özlemiyor ki, beş yaşındaki ‘ben’imizi…

1 Eylül 2017 Cuma

'barış'la barışma vakti...

1 Eylül 1939.
Naziler Polonya'yı işgal etti.
Geçen altı yılda yaşanan İkinci Dünya Savaşı ardında; 52 milyon ölü, milyonlarca yaralı, sakat ve moloz yığını haline gelmiş kentler ile acı ve gözyaşı bıraktı.

Dünya ulusları 21 Eylül'ü, Barış Günü olarak anıyor.
Biz, 1 Eylül'ü...



30 Ağustos 2017 Çarşamba

Kurtarıcıdan Kurtulmak...

Modern toplumda, toplumun ortak iradesinin üzerinde kendisine güç vehmedenlere yer yoktur.
Yazık ki, ülkenin yüzyıla yaklaşan tarihinde, kurtarıcı rolünü apoletlerine asan kimileri tarafından ortak toplumsal iradeye darbeler yapıldı.



12 Eylül, bu darbeler zincirinin en vahşi olanlarından biri.
Yüzbinlerce insan özgürlüğünden, vatanından oldu, işkence gördü, onlarcası darağaçlarında can verdi.
Bütün darbeler gibi 12 Eylül de, küresel kapitalist/emperyalist düzenin coğrafyamızda yerleşmesi adına yapıldı.

12 Eylül üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi, filmleri yapıldı.
Bunlardan biri, ‘Babam ve Oğlum’ filmi, 12 Eylül’ü arka planda işlemesine karşın yaşanılan toplumsal travmayı en iyi dile getiren filmlerden biri oldu. 

Çağan Irmak’ın 2006 tarihli bu filmi, onlarca ödül aldı.
Aldığı ödüllerden biri de, Dünya Film Müziği Ödülü.

Evanthia Reboutsika'nın yaptığı müziği dinlerken, filmi anımsamak ve belki de, bugünlerde ‘kurtarıcılardan bizi kim kurtaracak’ sorusunu sormak gerekiyor.


27 Ağustos 2017 Pazar

Gözlerin Duyması, Kulağın Görmesi…

Doğuştan sağır değildi Beethoven.
31 yaşında başlayan sağlık sorunları zamanla duyma yeteneğini etkilemeye başladı ve bir süre sonra besteci tamamen sağır oldu.

1818 yılında bestecinin tamamen sağır olduğu dönemde yazmaya başladığı 9. Senfoni, altı yıl sonra 1824’de bitmişti.

1824’de ilk kez halka çalınacak olan eseri Beethoven kendisi yönetmek istemiş, sağır birinin orkestrayı yönetmesindeki zorluk ve Beethoven’in üzülmesinin önüne geçmek için, besteciden habersiz ikinci bir şef sahnede yer almış ve müzisyenlere ikinci şefe uymaları istenmişti.

Schiller’in Neşeye Övgü isimli şiirinin seslendirildiği bu senfoni, insan seslerinin ilk kez kullanıldığı senfoni olarak müzik tarihine geçti ve yıllar sonra Avrupa Birliği’nin resmi marşı olarak kabul edildi.

Uzun olan bu senfoninin en çok bilinen bölümünü dünyaca ünlü müzisyenler, 2014 yılında Nürnberg’de flashmob olarak seslendirdi.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Yaşamı Seçmek... Ama Neden Böyle Bir Şey Yapmayı İsteyeyim ki?

Yeraltı edebiyatının ‘mümtaz’ yazarlarından biri Irvin Welsh.
Türkçesi olmayan bir sözcük; trainspotting…
Oyun, takıntılı hobi gibi anlamları içeren bir deyim.
Welsh’in 1993’de yazdığı ilk romanı.

Roman uyuşturucu kullanan, ezilmiş, dışlanmış, suç makinesi beş İskoç gencinin öyküsünü anlatıyor ve 1996’da sinemaya konu oldu.
Film büyük gürültü kopardı. ‘Uyuşturucu kullanımına özendiriyor/hayır, uyuşturucu karşıtı’ tartışmaları başladı.

Öykü her ne kadar ‘uyuşturucu’ya odaklanıyor olsa da, beş gençten biri olan Mark Renton’un ‘altın vuruş’a giden yolda; Hayatı seç. Mesleğini, kariyerini seç. Kocaman bir televizyon seç. Otomatik çamaşır makinesini seç. Arabanı, CD çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. Sağlığını, düşük kolesterolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı, yatırıma en yüksek faiz veren ve borçlara en az faiz uygulayan bankayı seç. Pembe panjurlu bir ev seç. Arkadaşlarını dikkatli seç. İyi bir tatili, en güzel elbiseleri seç. Dini ve dua ederken ne olduğumuzu düşünmeyi seç. O aptal televizyonun karşısında oturup, o aptal programları seyrederken sürekli tıkınmayı seç. Sonunda da sefil bir evde yalnız başına geberip giderken yerini, senin yerine geçmek için seni kandıran bencillere bırakmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. Geleceğini seç. Hayatı seç... Ama neden böyle bir şey yapmayı isteyeyim ki?’ manifestosuyla ‘yaşamı seçmemeyi seçmek’le noktalanır.

Filmin en çarpıcı iki sahnesinden (diğeri klozetin içine giriş sahnesi) biri olan Mark Renton’un derin sarhoşluk içinde hastaneye götürülmesi bölümünde çalan şarkı, en az film kadar hafızlarda yer etti; Lou Reed söyledi, Perfect Day’i…
Ve bu şarkı U2, Bono, David Bowie, Pavarotti, Coldplay, Duran Duran gibi sanatçılar tarafından da seslendirildi.

Belki de, bazen ‘seçmemeyi seçmek seçeneği’nin olduğunu anımsamak gerekiyor.

4 Ağustos 2017 Cuma

Bundan 50 Yıl Önce, 1968...

Tren rayının küçük güneydoğu kentini ikiye böldüğü; demiryolunun bir tarafında köy/kasaba arası, ucube bir yerleşimin yer aldığı kısım, diğer tarafından bir petrol rafinerisinin yükseldiği modern bir şehir.

Rafinerinin çalışanları için inşa edilmiş –zamanın ölçülerinde- bir uydu kent; restoranı, okulları, hastanesi, sinema salonları ve hatta yüzme havuzunun olduğu…
Restoranda geceleri yemekler verilir, fonda altı gençten oluşan TPAO Batman Orkestrası müzik yapar; muhafazakar bir yer olan Batman’da jazz ve tango tınıları yükselir.
O yılların popüler kültürünü oluşturan olaylardan biri de, Altın Mikrofon Şarkı Yarışması. TPAO Batman Orkestrası da, o yıllarda moda olan Anadolu Pop akımından etkilenerek türküleri jazz ve rock tarzında yorumlayarak bu yarışmaya katılır.
İlk iki yıl finale kalıp kazanamayan grup, 1968 yılında, Aşık Veysel’in Kara Toprak deyişini beş sesli yorumlayarak, hem de Moğollar ve Erkin Koray gibi müzisyenleri geride bırakarak birinci olurlar.
1960’ların Türkiye’sine dair okuyacak, yazacak ve konuşacak çok şey var ve kuşkusuz ‘istenirse, her başarı mümkün’ sözüne güvenmek gerek.