mavi notanın günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavi notanın günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2017 Pazar

Vefa ardınızdaysa, korkmayın...

28 Ocak 1986.
Uzay Mekiği uçuşlarının yeni başladığı yıllar.
Challenger mekiği, aynı zamanda hepsi seçkin birer bilim insanı olan yedi yolcusuyla havalandı ve naklen yayında, bütün dünyanın gözü önünde, kalkıştan 73 saniye sonra patladı. 

Bu trajik kazayı TV karşısında izleyen milyonlarca kişiden biri de, Jean-Michell Jarre’dı.
Challenger yolcularını tanıyordu.
İçlerinden bir kaçının da yakın dostuydu.

Jean Michell Jarre.
Kimileri ona elektronik müziğin MOZART’ı diyor; kimileri, geleceğin müziğini şimdiden yapan adam…
Uzaya, geleceğe düşkün, sıradışı bir adam, sanatçı.

Bu trajik kazadan birkaç ay sonra, NASA’nın bulunduğu Houston kentindeki dev gökdelenleri sahne platformu olarak kullandığı, dev bir konser gerçekleştirdi Jarre.
O konserde, Challenger’da ölen astronot dostlarının anısına yazdığı müzikleri dünya ile buluşturdu.

İnsanlık için, ilerleme için çaba gösterenlere, çaba sahiplerine vefa gösterenlere selam olsun…


15 Eylül 2017 Cuma

Gülüşü Olmayan Ahşap Salıncak...

Beş yaşındaki ‘sen’i anımsıyor musun; sallanan bir sandalyenin devinimi seni kuşattığında, hayal kurup kurmadığını; kumların üzerinde kaleler inşa edip içindeki askerlerle küçük dünyamızı nasıl savunduğunu ya da bir salıncağa oturduğunda yüzüne yapıştırdığın tükenmeyen gülücüğünü…

Kuzeyli altı insan, Finlandiya’nın o grotesk ikliminden süzülüp kulaklarımıza Meadows of Heaven’ı fısıldayarak, bize bunları soruyor.

Finladiyalı bir grup, Nightwish. 1996’dan bu yana power metal yapıyorlar. 2002’de yaptıkları sert müziğe, senfoniyi de eklemeye başlamışlar.

Ve 2007’de Dark Passion Play albümlerinde, Meadows of Heaven’ı Londra Filarmoni ile birlikte kaydetmişler.

Celtic tınıları newage formunda akarken, her geçen saniyede şarkı yeni sürprizleri de beraberinde getiriyor; blues gırtlağı, metal sololar…

Oldukça sağlam bu müzikal yapının üzerine, ‘geçmişin dalgalarını sürerek’ beşinci yaşımıza götüren dizeler…

Sahi, hangimiz özlemiyor ki, beş yaşındaki ‘ben’imizi…

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Kurtarıcıdan Kurtulmak...

Modern toplumda, toplumun ortak iradesinin üzerinde kendisine güç vehmedenlere yer yoktur.
Yazık ki, ülkenin yüzyıla yaklaşan tarihinde, kurtarıcı rolünü apoletlerine asan kimileri tarafından ortak toplumsal iradeye darbeler yapıldı.



12 Eylül, bu darbeler zincirinin en vahşi olanlarından biri.
Yüzbinlerce insan özgürlüğünden, vatanından oldu, işkence gördü, onlarcası darağaçlarında can verdi.
Bütün darbeler gibi 12 Eylül de, küresel kapitalist/emperyalist düzenin coğrafyamızda yerleşmesi adına yapıldı.

12 Eylül üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi, filmleri yapıldı.
Bunlardan biri, ‘Babam ve Oğlum’ filmi, 12 Eylül’ü arka planda işlemesine karşın yaşanılan toplumsal travmayı en iyi dile getiren filmlerden biri oldu. 

Çağan Irmak’ın 2006 tarihli bu filmi, onlarca ödül aldı.
Aldığı ödüllerden biri de, Dünya Film Müziği Ödülü.

Evanthia Reboutsika'nın yaptığı müziği dinlerken, filmi anımsamak ve belki de, bugünlerde ‘kurtarıcılardan bizi kim kurtaracak’ sorusunu sormak gerekiyor.


27 Ağustos 2017 Pazar

Gözlerin Duyması, Kulağın Görmesi…

Doğuştan sağır değildi Beethoven.
31 yaşında başlayan sağlık sorunları zamanla duyma yeteneğini etkilemeye başladı ve bir süre sonra besteci tamamen sağır oldu.

1818 yılında bestecinin tamamen sağır olduğu dönemde yazmaya başladığı 9. Senfoni, altı yıl sonra 1824’de bitmişti.

1824’de ilk kez halka çalınacak olan eseri Beethoven kendisi yönetmek istemiş, sağır birinin orkestrayı yönetmesindeki zorluk ve Beethoven’in üzülmesinin önüne geçmek için, besteciden habersiz ikinci bir şef sahnede yer almış ve müzisyenlere ikinci şefe uymaları istenmişti.

Schiller’in Neşeye Övgü isimli şiirinin seslendirildiği bu senfoni, insan seslerinin ilk kez kullanıldığı senfoni olarak müzik tarihine geçti ve yıllar sonra Avrupa Birliği’nin resmi marşı olarak kabul edildi.

Uzun olan bu senfoninin en çok bilinen bölümünü dünyaca ünlü müzisyenler, 2014 yılında Nürnberg’de flashmob olarak seslendirdi.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Yaşamı Seçmek... Ama Neden Böyle Bir Şey Yapmayı İsteyeyim ki?

Yeraltı edebiyatının ‘mümtaz’ yazarlarından biri Irvin Welsh.
Türkçesi olmayan bir sözcük; trainspotting…
Oyun, takıntılı hobi gibi anlamları içeren bir deyim.
Welsh’in 1993’de yazdığı ilk romanı.

Roman uyuşturucu kullanan, ezilmiş, dışlanmış, suç makinesi beş İskoç gencinin öyküsünü anlatıyor ve 1996’da sinemaya konu oldu.
Film büyük gürültü kopardı. ‘Uyuşturucu kullanımına özendiriyor/hayır, uyuşturucu karşıtı’ tartışmaları başladı.

Öykü her ne kadar ‘uyuşturucu’ya odaklanıyor olsa da, beş gençten biri olan Mark Renton’un ‘altın vuruş’a giden yolda; Hayatı seç. Mesleğini, kariyerini seç. Kocaman bir televizyon seç. Otomatik çamaşır makinesini seç. Arabanı, CD çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. Sağlığını, düşük kolesterolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı, yatırıma en yüksek faiz veren ve borçlara en az faiz uygulayan bankayı seç. Pembe panjurlu bir ev seç. Arkadaşlarını dikkatli seç. İyi bir tatili, en güzel elbiseleri seç. Dini ve dua ederken ne olduğumuzu düşünmeyi seç. O aptal televizyonun karşısında oturup, o aptal programları seyrederken sürekli tıkınmayı seç. Sonunda da sefil bir evde yalnız başına geberip giderken yerini, senin yerine geçmek için seni kandıran bencillere bırakmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. Geleceğini seç. Hayatı seç... Ama neden böyle bir şey yapmayı isteyeyim ki?’ manifestosuyla ‘yaşamı seçmemeyi seçmek’le noktalanır.

Filmin en çarpıcı iki sahnesinden (diğeri klozetin içine giriş sahnesi) biri olan Mark Renton’un derin sarhoşluk içinde hastaneye götürülmesi bölümünde çalan şarkı, en az film kadar hafızlarda yer etti; Lou Reed söyledi, Perfect Day’i…
Ve bu şarkı U2, Bono, David Bowie, Pavarotti, Coldplay, Duran Duran gibi sanatçılar tarafından da seslendirildi.

Belki de, bazen ‘seçmemeyi seçmek seçeneği’nin olduğunu anımsamak gerekiyor.

mavi notanın günlüğü

Binlerce yıl önce yaşamıştı Thales.
Felsefenin ve bilimin öncülerinden biriydi.
Matematikte adıyla anılan çözümlemeleri onlarca.
Thales diyor ki; 'bir ülkenin türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha değerlidir.'

Evet, müzik.
İnsanlığın evrensel dili.

Ve notalar, müziğin alfabesi.
Müziğin alfabesini yazan da yine binlerce yol önceden, tine bir matematikçi; Pisagor.

Müzik bir sihir, evrenin çoğu kez fark etmediğimiz uyumunun dili.
'mavi notanın günlüğü'nde, o sihirli uyumu arıyorum.

Ezgiler seçtim, açık kaynaklardaki bilgileri bendeki duygularla yorumladım.
Buyrun, birlikte arayalım o uyumu...










4 Ağustos 2017 Cuma

Bundan 50 Yıl Önce, 1968...

Tren rayının küçük güneydoğu kentini ikiye böldüğü; demiryolunun bir tarafında köy/kasaba arası, ucube bir yerleşimin yer aldığı kısım, diğer tarafından bir petrol rafinerisinin yükseldiği modern bir şehir.

Rafinerinin çalışanları için inşa edilmiş –zamanın ölçülerinde- bir uydu kent; restoranı, okulları, hastanesi, sinema salonları ve hatta yüzme havuzunun olduğu…
Restoranda geceleri yemekler verilir, fonda altı gençten oluşan TPAO Batman Orkestrası müzik yapar; muhafazakar bir yer olan Batman’da jazz ve tango tınıları yükselir.
O yılların popüler kültürünü oluşturan olaylardan biri de, Altın Mikrofon Şarkı Yarışması. TPAO Batman Orkestrası da, o yıllarda moda olan Anadolu Pop akımından etkilenerek türküleri jazz ve rock tarzında yorumlayarak bu yarışmaya katılır.
İlk iki yıl finale kalıp kazanamayan grup, 1968 yılında, Aşık Veysel’in Kara Toprak deyişini beş sesli yorumlayarak, hem de Moğollar ve Erkin Koray gibi müzisyenleri geride bırakarak birinci olurlar.
1960’ların Türkiye’sine dair okuyacak, yazacak ve konuşacak çok şey var ve kuşkusuz ‘istenirse, her başarı mümkün’ sözüne güvenmek gerek.