24 Mayıs 2010 Pazartesi

"YOĞUN BAKIM, YOĞUN BAKIMLIK..."


Yoğun bakım ünitelerindeki yatak sayısını değerlendiren Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz; “yatak başına düşen kişi sayısı, sağlığımızın tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır” dedi.
Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Yoğun bakım ünitesi; bir ya da birden fazla organın geçici olarak yetersizliği nedeni ile vücudun aksamış olan fonksiyonlarının desteklenmesi ve bu süreç içerisinde hastanın hayatta kalmasına yönelik faaliyetleri kapsayan, özellikle yapay solunum cihazı başta olmak üzere her türlü cihaz ve teknolojiyi kullanan bilgi ve yetenekleri buna uygun sağlık personelinin bulunduğu sağlık birimidir. Yoğun bakım ünitesi, hasta yaşamının korunması ve sürdürülmesi için yaşamsal öneme sahiptir.

Ülkemizin belli başlı illerinde bulunan yoğun bakım ünitelerindeki yatak sayısı konusunda yaptığımız araştırma, vahim bir tabloyu ortaya koymaktadır:

ADANA...............486.....154.....640....1.879.478.....2890
ANKARA............844......323.....1167..4.007.869....3435
ESKİŞEHİR.......96.........21........117....706.009......6035
GAZİANTEP.....227.......169......396....1.285.249...3246
İSTANBUL.......785........2041...2826.10.018.735..3546
İZMİR...............384........146......530...3.370.866.....6361
TRABZON........141.......29.........170..975.137.........5737
VAN...................49.........45.........94.....877.524........9336
(*)İlk sütun, devlet hastanelerindeki yatak sayısı, ikinci sütun özel hastanelerdeki yatak sayısı, üçüncü sütun toplam yatak sayısı, dördüncü sütun il nüfusu, beşinci sütun, yatak başına düşen kişi sayısını göstermektedir.

Örnek olarak verilen ve diğerlerine göre büyük il niteliğindeki bu merkezlerin dışında kalan illerimiz için bu tablo daha da olumsuzdur. Bu tablo, yoğun bakım yatak sayısının, yoğun bakımda olduğunu çarpıcı şekilde göstermektedir.

Yine yoğun bakım ünitelerinde yatak sayısının azlığı yanında, yoğun bakım konusunda eğitilmiş yeterli sayıda sağlık personeli de bulunmamaktadır.

Yoğun bakım ünitelerinde boş yatak olmaması nedeniyle hastalığının verdiği ızdırabı dindirilemeyen ve yaşama veda etmek zorunda kalan çok sayıda yurttaşımızın olduğu bir gerçektir.

Yine kamu kuruluşlarındaki yoğun bakım ünitelerinde yer bulamayan hastalar, özel sağlık kuruluşlarındaki yoğun bakım ünitelerinde tedavi olmak zorunda kalmakta, oldukça pahalı olan bu sağlık hizmeti nedeniyle maddi yönden sıkıntıya düşmektedirler.

Sağlık hizmetlerinin planlaması ve yurttaşa ulaştırılmasında, yoğun bakım yatak sayısını arttıracak önlemler alınmalıdır.
Mehmet Bülent Deniz

21 Mayıs 2010 Cuma

Ya Yorgan Yoksa?



Çember daralıyor…
Cebinde 46 milyon adet kredi kartı taşıyan, 18 milyon tüketicinin büyük çoğunluğu için yolun sonu ufukta görünmeye başladı.
Veriler iç açıcı değil. Her açıklanan veri, bir önceki dönemi olumsuzlukta katlıyor.
Kredi kartlarında oluşan borç stoku, Türkiye’nin 2010 yılı bütçe büyüklüğünün neredeyse yarısına ulaştı.
Şu anda iki buçuk milyona yakın tüketici, yani “hane” için icra takibi başlatılmış durumda. Her hanede dört kişinin yaşadığını düşündüğümüzde, on milyon yurttaşımız bugünlerde, icra dairelerinden gelen zarfları açmakla, banka avukatlarına, icra memurlarına dert anlatmakla meşgul.
Bunları beceremeyenlerse, intihar dâhil her türlü olumsuz seçenek üzerinde düşünüyor olmalı…

“Kredi Kartı Vak’ası”nı Anlayabilmek…
Türkiye
kredi kartı sorununu 2001 yılından bu yana biliyor ve ne yazık ki, o dönemden bu döneme, “kredi kartları vak’ası” çözümleyebilmiş değil.
Kolaycı yaklaşımlar var; “Tüketici kredi kartını kullanmasını bilmiyor…” ya da “şu bankalar da, önüne gelene kart vermesinler canım…” tarzı…
Bu kolaycı yaklaşımlar ile kredi kartlarında doğru çözümlemeye ulaşmak mümkün değil.
Gerçekçi analizler bize hem sorunun boyutunu, hem nedenini ve hem de çözümünü söylüyor aslında…
Kredi kartı harcamalarının yarısından fazlası gıda, ısınma, eğitim, iletişim gibi yaşamın devamlılığı için zorunlu olan kalemlerden oluşuyor.
Yani cebine kartı koyan, alışveriş merkezlerine, lüks restoranlara koşup kartın canını çıkarmış değil.
Akşam evine yiyecek götürmek, kimi zaman doğalgaz faturasını ödemek, çocuğun eğitim giderlerini karşılamak için cebe giren elleri bekleyen çoğu kez, nakit para yerine kredi kartları oluyor.
Evet, saptayabileceğimiz birinci temel neden, ülke genelinin refah düzeyinin gelişmemiş olduğu ve milyonların, yaşamları için zorunlu harcamalarını borçlanarak yapmak zorunda oldukları.
Bugünden yarına bunu düzeltmek mümkün değil.
En azından bendeniz kendimi bilmeye başladığım 1970’li yılardan bu yana bunun düzeltilmesi gerektiğini işitenlerden ve hala düzeltilmesini bekleyenlerdenim.

15 Dakikada Kredi Kartı Verilir
Geçenlerde bir banka şubesinde gördüm bu yazıyı…
Görevliye sordum; “gerçekten şu anda size başvursam, 15 dakikada kredi kartı verebiliyor musunuz” diye…
Banka görevlisi, “hayır” dedi, “15 dakikada değil, 12 dakikada kredi kartınız hazır…”
Bankaların ticari bankacılığı bir kenara bırakıp, bireysel bankacılığa yönelmelerinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmiş olmasına rağmen, dolaşımdaki 46 milyon kart sayısı, bankaların cebimize kredi kartı sokuşturmak için nasıl da yarıştıklarının en somut göstergesi.
Neden yarışmasınlar ki?
En tatlı kâr kredi kartlarında.
Tüketiciye verdiğimiz her kredi kartı için hukuka, Yargıtay kararlarına aykırı da olsa, yılda elli lira kart aidatı alırız, tüketici hesap özetinin tamamını değil de, asgari tutarı ödemeye kalktığında aylık yüzde 3,66 faizi bindiririz, hele bir de asgari tutar da ödenmedi mi, üzerine ekleriz temerrüt faizini…
Banka bilançolarındaki kârlılığın temel kaynaklarının başında, bankaların kredi kartlarından elde ettikleri bu maliyeti az, kendi büyük ve tatlı kârlar geliyor.
İşte bu tatlı kâr yarışında gelir durumu, eğitim durumu, ödeyebilme yeteneği ve benzeri hiçbir kriter gözetilmeksizin tüketicinin cebine kredi kartları sokuşturuluyor.
İyi ama tüketici kredi kart borcunu ödemediğinde, banka bu işten zarar etmiyor mu?
Niye etsin ki?
Kredi kartını verdiğinde ilk birkaç ay ödemesini almış, aidatını tahsil etmişse, sonrasında borç ödenmese de olur.
Veririz tüketiciyi icraya. Malını ararız, bulursak haczederiz.
Bulamazsak da, alırız icra dairesinden bir aciz vesikası, maliyeye bildiririz, kredi kart alacağımızı ödeyeceğimiz vergiden düşeriz, olur biter.

Kayıtiçi Masallar…
Dünya ekonomisinde nakit dolaşımının minimum düzeyde olmasına ilişkin temel eğilim nedeniyle ekonominin her hücresinin kaydî hale getirilmesi, değerlerin, akışın kağıt üzerinde olması, plastik paraya tüketiciyi mecbur kılıyor aslında.
Maaşların banka hesaplarına yattığı, kiranın, faturaların banka hesaplarından otomatik ödendiği ortamın doğal sonucu kredi kartıdır.
Tüketici cebinde nakit yerine kartını taşıyacak, harcamalarını kartıyla yapacak, ödeme zamanı geldiğinde banka hesabına yatan maaşı ile kredi kart borcu ödenecek.
Sistemin böyle işlemesi gerekiyor.
Gerekiyor, ama dünyada eşi benzeri olmayan “asgari ödeme tuzağı” nedeniyle işlemesi gereken sistem, tüketiciyi sürekli olarak borçlandıran, borcunu arttıran ve bir noktadan sonra da sadece banka borcunu ödemek için çalışan insanlar haline dönüştürüyor.

Zor Aritmetik
Diyelim cebimizde “sıfır” bir kredi kartı var, hiç kullanılmamış.
Bu kartımızdan bin lira harcayalım ve bir daha da karta elimizi sürmeyelim.
Bin liralık borcu, asgari tutarı ödeyerek kaç ayda sıfırlayabiliriz sizce?
Geçenlerde katıldığımız bir TV programında bu soruyu stüdyodaki izleyicilere sormuş, “15 ay”, “20 ay” gibi iyimser rakamlar üzerinde durulmuştu.
Doğru cevabı hemen yazalım; 60 ay!
Yazıyla altmış ayda, bin liralık kredi kart borcunu ancak ödeyebiliyoruz.
Bu aritmetik, zor bir aritmetik ve kredi kart sorununda işin sırrı burada.
İşin sır noktasında tüketicinin kredi kartını bilinçli kullanmadığı, kredi kartının borçlanma değil, ödeme aracı olduğunun ayırtına varamadığından söz edebiliriz.
Yani bir sonraki ay gelecek hesap özetindeki toplam rakamı ödeyebileceğini kabulle hareket etmeyi başarabilen tüketici için sorun yok, ama gelen hesap özetindeki rakamın yüzde yirmisi olan asgari tutarı ödeyerek harcamasına devam eden tüketici için kâbus başlıyor.

Ayağımızı Yorganımıza Göre Uzatmak...
Yorganın boyunu geçen ayaklarımız üşür ve bizler için kâbus günleri başlar.
Ödeyebileceğimiz kadar harcayalım, yorganımız kadar ayağımızı uzatalım.
Temel düsturumuz bu olmalı.
İyi de ya yorgan yoksa?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mayıs sayısında yayınlanmıştır.)

26 Nisan 2010 Pazartesi

"Yaşarken"e Büyük Ödül...


Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından bu yıl 13. kez verilen “Geleneksel Tüketici Ödülleri Radyo-TV Programı” dalında, TRT Radyo 1’de yayınlanan “Yaşarken” programı, yılın radyo programı ödülü kazandı.

2009 yılında 52 hafta boyunca; kapıdan satışlardan, kredi kart borçlarına; enerji tasarrufundan, trafik kazazedesinin haklarına; hasta haklarından, güvenli gıda tüketimine; paket tur sözleşmelerinden, engelli tüketici haklarına; bilgi edinme hakkından, evrensel tüketici haklarına halkın ekonomisine dair her konunun anlatıldığı “Yaşarken” programını; Zehra Karabel, Hilal Ertan, Gülay Oktar hazırladı, Tülin Öztürk Ekici sundu, Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz program danışmanlığını yaptı ve uzman konuk olarak programı gerçekleştirdi.












19 Nisan 2010 Pazartesi

AVM'LER Danıştay Kararına Rağmen Otopark Ücreti Alıyor


Şehir merkezinde sayıları 70'i geçen AVM'ler mahkeme kararına rağmen ilk 3 saat ücretsiz otopark hizmeti sağlamadığı için bulundukları bölgelerde trafik sorunlarına sebep oluyor.

Vatandaşlar, AVM'lerdeki otoparka ücret ödememek için araçlarını yol kenarı ve kaldırımlara park ediyor. Trafikle ilgili sorun bugün olduğu gibi 2007 yılında da zirveye çıkınca İBB Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME), ilk üç saatin ücretsiz olması gerektiği şeklinde karar almıştı. Zabıta ekipleri, karara uymayan AVM'lere ceza kesmeye başlayınca bazı işletmeler, İdare Mahkemesi'ne başvurarak uygulamayı iptal ettirdi. İBB, İstanbul 12. İdare Mahkemesi'nin kararını Danıştay'a taşıdı. Danıştay 8. Dairesi, 13 Ocak 2010 tarihinde oybirliğiyle son noktayı koyarak AVM'lerin ilk 3 saatte vatandaştan otopark ücreti almaması gerektiğine karar verdi. Danıştay'ın bu kararına rağmen bazı AVM'ler hâlâ vatandaştan haksız bir şekilde otopark ücreti almaya devam ediyor. Mahkeme kararının ardından otopark denetimlerine yeniden başlayan İBB'nin zabıta ekipleri 15 Ocak ile 15 Mart 2010 tarihleri arasında uygulamaya aykırı hareket eden AVM'lere toplam 25 bin 308 TL ceza kesti.

Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı Avukat Bülent Deniz, AVM'lerin hukuki düzenlemeye aykırı hareket ettiğini, belediyenin ise caydırıcı cezalar kesmediği için sorunun çözülmediğini dile getiriyor. AVM sahiplerinin 'Belediyeden arada bir denetlemeye geliyorlar, cezamızı ödüyoruz gidiyorlar' şeklinde umursamaz bir tavırda olduklarını aktaran Deniz, "Belediyenin AVM'yi mühürlemeye varıncaya kadar yaptırım gücü var." şeklinde konuştu.

Yetkililer, UKOME'nin kararına aykırı davranan AVM'lerin büyük bölümünün Bakırköy, Şişli ve Beşiktaş'taki AVM'ler olduğunu belirtiyor. Kimi AVM'ler ise otoparklarından süresiz olarak vatandaşın ücretsiz olarak faydalanmasına izin veriyor. Bazıları da belli bir miktarda alışveriş yaptığını fişiyle belgeleyen müşterilerine 3 saat otoparkını ücretsiz kullanmasına izin veriyor. Danıştay'ın kararına uymayan bazı AVM'ler kendi formüllerini şu şekilde uyguluyor: Capacity, Town Center ve Fly Inn AVM: 30 TL'lik alışveriş yapan müşterilerinden ilk 3 saat ücret almıyor. Kanyon ve Metrocity AVM, ilk 1 saat ücret almıyor. Nişantaşı City's AVM de ilk 1 saat ücret almıyor, ayrıca pazar günleri de otopark hizmeti ücretsiz.

16 Nisan 2010 Cuma

Deniz Vs. Roubini


Sonunda dayanamayıp dava açacağım.
Vereceğim bir dava dilekçesi ve Mehmet Bülent Deniz olan ismimin, Mehmet Bülent Roubini olarak değiştirilmesini talep edeceğim.

2008 Kasım’ından bu yana küresel ekonomide yaşanan sıkıntı hakkında, Mehmet Bülent Deniz yazıp söyleyince dikkate alan yok. Ama aynı sözleri Nouriel Roubini dile getirdiğinde, adı “kâhin ekonomist”e çıkıyor.

Yok yok, “kehanet sahibi” sıfatını almaya niyetimiz yok.
Derdimiz, ciddiye alınma meselesinde.
Herkesin; “aman ne güzel, kriz bitti, ayağa kalkıyoruz” diye ortalığa bahar havası gazı verdiği, hatta Roubini’nin bile “dibi gördük” diye gülücükler saçtığı günlerde, bu fakir ısrarla, dünyada yaşananın bir ekonomik kriz olmadığından, insanlığın tanık olduğu bu durumun dünyada bir düzen değişikliği olduğundan dem vurdu.
Dedik, yazdık, ama adımız Roubini olmayınca, ciddiye alan da olmadı…

İnsanın Ekonomisi
Efendim, elinizde tuttuğunuz dergimizdeki ray değişikliğini gözlemliyorsunuz.
Sektör yayıncılığı rayını, yeni bir güzergâha bağlama gayreti var yazıişlerimizde. Kendimce bu durumun ismini, insanın ekonomisi diye koydum.
Birkaç sayıdır yeni güzergâhında yol almaya gayret eden Bizim Market’in kapak konularını “insanın ekonomisi” yolculuğuna uygun seçiyoruz.
Bu sayımız da, buna uygun ve ekonomik göstergelerdeki önemli tablolamalardan biri olan “ilk çeyrek” değerlendirmesine ilişkin.
Eh kapak konusu bu olunca, ister istemez Roubini’ye olan kıskançlığım depreşti.

Kişisel dertleri bir yana bırakalım ve bakalım ilk çeyrek ahvalimize.
Batı Yakasında Yeni Bir Şey Yok aslında.
Küresel anlamda başı kesilmiş horoz durumundaki ekonomi sağa sola çarparak yolunu bulmaya çalışıyor.
Horoz gövdesini her çarptığında kimi zaman Dubai, kimi zaman Yunanistan, İspanya, İzlanda’dan ciyaklama sesleri geliyor.
ABD’de birkaç bankaya daha el konuyor, sürdürülebilir cari açıkların, sürdürülmesinin mümkün olamadığı itirafları gelmeye başlıyor.

Tıkır Tıkır-Takur Tukur…
Küresel zeminde durum böyle.
Ya bizde?
Bizi merak etmeyin, her şey yolunda…
Tüm dünya baş aşağı giderken, şükür; ülkemiz ekonomide mucizelere imza atmaya devam ediyor.
Bugüne bugün, dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz.
Enflasyon kontrol altında.
Cari açık mı, o önemli değil.
Hallederiz.
Reel sektörde işler kesat mı?
Kim diyorsa, yalan diyor.
Bunlar yeminli muhaliftir zaten.
Kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı artıyor diyenleri de, mahkemeye vermeli.

İşin gerçeği bir illüzyon içindeyiz hepimiz.
Dünyanın patronları gelecek için küresel ölçekte planlamalar, ayarlamalar yapmaya devam ediyor.
Anlaşılan o ki, bu planlamalarda Türkiye’nin üstleneceği yeni görevler var.
Küresel gelecek planlamalarına uygun şekilde yeni pozisyon almaya itilen Türkiye için şu anda istenilmeyen tek gelişme, halkın ekonomik sıkıntı içinde olduğunu fark etmemesi; fark etse (!) bile darbe, anayasa değişikliği, vs. söylemlerin “cambaza bak” hamlesi ile sızlanmasının, ayağa kalkmasının engellenmesi…
Küresel gelecek planlamacılarının oluşturduğu bu illüzyon içinde yuvarlanıp gidiyoruz işte.

Ne olacak bu işin sonu?
2009 Şubat’ında yazmışız;
“Eylül ayında başlayan küresel ekonomik krizin ilk günlerinde kapıldığım o tuhaf duygudan bir türlü kurtulamamıştım; “bu sıradan bir kriz değil…” Bana öyle geliyordu ki; ateşin bulunması, Fransız İhtilali, Berlin Duvarının yıkılması gibi insanlık tarihinin çok çok önemli olayları gibi bir şeyle karşı karşıyaydık. Etkilerini, sonuçlarını kısa vadede göremeyeceğimiz, ama toplum yaşamı için normal sayılabilecek 80-100 yıllık bir süreç içinde insanlığa getirecekleri ortaya çıkacak bir önemli olay olarak algılıyordum.”

Bu algılamamız değişmedi.
Aksine yukarıda alıntıladığımız makaleden birkaç gün sonra;
“Yaşanan derin kriz nedeniyle insanlığın sonunun falan geldiği yok. Sadece bugüne kadar bildiğimiz ekonomik modellerin, üretim yöntemlerinin sonuna geldik.
Dünyada hâkim olan ekonomi mimarisi yerle bir oldu, yerine yeni bir üretim yöntemi, paylaşım modeli, kısacası ekonomi mimarisi inşa edilecek.
Ancak ne yazık ki, şu anda dünya coğrafyasını paylaşanlar bu yeni mimarisinin inşa edildiğini göremeyecekler. Bizler sadece mevcudun yıkılmasının tanıklarıyız. Belki bir sonraki kuşağımızdan itibaren yıkılan mimarinin yerine inşa edilecek olana karar verilmiş ve yapılandırılmaya başlanmış olacak”
diye yazmışız.

Baharın ayak seslerinin duyulduğu Nisan ayında, bunca kötü beklentiyi bir araya getirmeyi başardı ya, helâl olsun Mehmet Bülent Robini’ye…
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Nisan sayısında yayınlanmıştır.)

13 Nisan 2010 Salı

“kabil, chance, remeş, aigner yerine, eker'e mecbur olmak..."


Kırmızı et fiyatlarındaki artışı değerlendiren Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz; “son iki ayda kırmızı et fiyatları yüzde 25 arttı” dedi.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı ve Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz konuyla ilgi olarak şu açıklamayı yapmıştır:

Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) tarafından ilk kez 6 Şubat 2010 tarihinde gündeme getirilen kırmızı et fiyatlarındaki anormal artış konusunda, bugüne kadar iyileştirici veya çözüme yönelik hiçbir gelişme yaşanmamıştır.

Kırmızı et fiyatları hızlı şekilde artmaya devam etmektedir.
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP)’nun konuyu ilk kez ülke gündemine getirdiği 6 Şubat 2010 tarihinden bu yana et fiyatlarındaki artış oranı, ortalama yüzde 25 olarak gerçekleşmiştir.

KIRMIZI ET TÜRÜ 06.02.2010 1 0.04.2010 ARTIŞ ORANI (%)Kıyma 27.00 32.00 18,51
Kuşbaşı 29.00 35.00 20,68
Biftek 32.00 40.00 32,00
Kuzu eti 24.00 30.00 25,00

Tüketici için bu fiyatlarla et alıp tenceresine koyması olanaksızdır.
Ne olduğu bilinmeyen ve ancak fiyatı gerçek kırmızı et fiyatlarına göre daha düşük olan ürünlere yönelmek zorunda bırakılan tüketici, sağlığı ve cebi arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır.
At, eşek ve domuz etleri piyasada cirit atmakta, ucuz fiyatları ile tüketicinin aklını çelmeye devam etmektedir.

Öte yandan tüketiciye gerçek kırmızı et ulaştırmaya çalışan sektör kuruluşları da, zor günler geçirmektedirler. Yıllardır faaliyet gösteren, marka haline gelmiş firmalar dahil, et sektöründe bulunan tüm firmalar azalan tüketici talebi nedeniyle kepenk kapatma noktasına gelmiş bulunmaktadırlar.

Kırmızı et sektöründe yaşanan ve tüm ülkeyi ilgilendiren bu olağandışı gelişmeler üzerine başta Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) olmak üzere konuyla ilgili sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve meslek kuruluşları tarafından dile getirilen önlem ve çözüm önerileri, ne yazık ki başta Tarım Bakanı Mehdi Eker olmak üzere ilgili, yetkili ve sorumlu kamu görevlileri tarafından reddedilmiştir.

“Bozulan arz-talep dengesinin sağlanması ve piyasanın yükselen ateşinin söndürülmesi için acilen et ithalatı yapılmalıdır” diyen uzman çevrelerin görüşlerine itibar etmeyen Tarım Bakanı Mehdi Eker, Türk hayvancılığını geliştirmek ve hayvan varlığını arttırmak iddiasını öne sürerek, et ithalatı yapılmayacağını belirtmiştir.
Bakanın bu anlaşılmaz ve yanlışlarla dolu politikası, ne yazık ki siyasi iktidar yanlısı bazı sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşlarınca da desteklenmiştir.
Sonuç ortadadır: Uzaydan dana yağmamış, hayvan varlığımız da artmamıştır.
Aksine ithalat yapılmadan geçirilen iki ayda, et fiyatları yüzde 25 artmıştır.

Yurttaşına 3,35 USD. İle et yediren Bulgaristan Tarım Bakanı Nihat Kabil,
5 USD lik et fiyatını daha da düşürmek için çalışan Romanya Tarım Bakanı Decebal Traian Remeş,
2,5 USD lik et fiyatı ile ucuzlukta rekora koşan Avustralya Tarım Bakanı Kim Chance,
2,4 EUR luk fiyatın fazla olduğunu ve bununla mücadele edeceğini açıklayan Almanya Tarım Bakanı Ilse Aigner
varken;

artan fiyatlarla mücadelede icraat yerine laf üreten ve iki ayda fiyatların yüzde 25 artmasına seyirci kalan Türkiye Cumhuriyeti Tarım Bakanı Mehdi Eker’e mecbur değiliz.
Kendisi de bakanlık yapmaya mecbur değildir.

Mehmet Bülent Deniz
Sağlıklı Gıda Platformu (SGP) Başkan Yardımcısı
Tüketici Hakları Uzmanı

5 Nisan 2010 Pazartesi

Komşular Mahkemede Tanışıyor


Eski komşulukların kalmadığı hep söylenirdi ama işin bu raddeye geleceği beklenmezdi. Özellikle yeni sitelerde, lüks konaklarda neredeyse bütün komşular birbiriyle davalık.

Alttaki üstekini 'banyon akıyor' diye mahkemeye veriyor, kapı komşuları gürültüden dolayı karakola düşüyor, dava açacak parası olmayanlar komşusunu belediyeye şikâyet ediyor.

İstanbul'da özellikle yeni sitelerde oturanların birçoğu sabah işe gitmeden evvel adliyeye uğruyor. Ya üst komşusunu gürültüden dolayı şikâyet ettiği için açtığı davayı takip etmeye ya da yan dairedeki komşusunun kendisine dair şikâyeti üzerine savunmasını vermek için. Adalet Bakanlığı'nın davalara dair istatistik tutma gibi bir geleneği olmadığı için sayısal bilgi veremiyoruz ama son yıllarda komşuların birbirlerine dair şikâyetlerinin arttığı gözle görülebiliyor. Avukatlar, site ve apartman yöneticileri, sivil toplum örgütleri ve apartman sakinleri buna şahit. Mesela Demet Kömür, İstanbul Başakşehir'de oturduğu binada, ailecek görüştüğü üst kat komşusu tarafından mahkemeye verilmiş. Oğulları kavga etmiş. Kömür, kapıya gelen polisin onu şoke ettiğini söylüyor. "Yaşadığım durum ilişkilerin ne kadar zayıfladığının kanıtı. Deseydi ki, 'oğlun bir şey yapmış komşu.' Özür dilerdik. Mahcup olurduk. Karakola gitmekle kalmadılar, çocuğumu tehdit ettiler. Bu olay moralimizi bozdu, çok üzüldüm, evimden soğudum." Komşusu şikâyetini geri çekince dava bitmiş ama o apartmandan taşınan Kömür, "Komşuya ev anahtarı bırakma, çocuk emanet etme devri bitti." diyor.

Avukat Bülent Deniz, komşularıyla davalık olan birçok ev sahibinin davalarına bakıyor. Bu tür şikâyetlerin çok arttığını söylüyor. Deniz toplumsal değişimin bir sonucu olarak gördüğü davaların hukuk sistemine büyük yük getirdiği görüşünde. Bu sebeple komşuluk sorunları için hakemlik kurumuna benzer bir çözüm sisteminin geliştirilmesini öneriyor.

İşadamı Murat Köse, Büyükçekmece'de bir sitede yöneticilik yapıyor. Müteahhitle ve komşularıyla yaşadığı sorunlar sebebiyle bu görevi üstlenmiş. İnsanların haklarını bilmediği için başkalarının hukukuna da saygı göstermediklerini düşünüyor. Kavgalı komşuların yönetici olarak aralarına girip mahkemeye gitmeden sorunlarını çözmeye çalışıyor. Köse, yöneticilerin görevini layıkıyla yapmadığı için en ufak anlaşmazlıkta mahkemeye gidildiğini söylüyor. Mahkeme kapılarının bu kadar çok aşındırılmasını korkuya bağlıyor.

Deniz Aydeniz'in komşusundan muzdarip olanlara yol gösteren bir internet sitesi var: www.apartmansakinleri.com. Aydeniz, komşusuyla davalık olanların yanı sıra çok sayıda insanın da aidat ödemediği için icralık olduğunu vurguluyor. Aydeniz'in komşuluk hukuku, kat mülkiyeti kanunu ve medeni kanun hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı sitesinde, huzur vermeyen komşunun nasıl dize getirileceğine dair ilginç bilgiler de yer alıyor. Dava açmak zorunda kalanları avukat masrafından kurtaracak yöntemler anlatılıyor. Dava açmak için dilekçe örnekleri var.

"Apartmanlarda huzur yok kavga var"

Aynı çatı altında yaşayan ahlaki anlayışları, yaşam şekilleri farklı insanların anlaşamamasının normal olduğunu söyleyen Aydeniz'e göre insanlara bir arada yaşama kültürü, kul hakkı, demokrasi ahlakı üzerine eğitimler verilmeli.

Mahkemeye gitmek maddi imkânları olanların tercih ettiği bir yol. Bu imkânı bulamayan "komşu muzdaribi vatandaşlar" belediyelerin kapısını aşındırıyor. Zeytinburnu Belediyesi'nin beyaz masasına bu konuda çok şikâyet geliyor. En fazla, komşusu banyosundan sızan suyla ilgilenmediği için yardım isteyenler arıyor. Komşusunun halı silkelemesinden, bina içine çöp bırakmasından, merdivenlere ayakkabı dizmesinden, gürültüsünden rahatsız olan belediyeye koşuyor. Belediye'nin ise yapacak pek bir şeyi yok. Ancak Zabıta gidip şikâyet edilen komşuya uyarıda bulunabiliyor. Emlakçıların ev kiralayacak veya satın alacak kişilere şöyle bir önerisi var: "Evin ne kadar güzel olduğu, kaç odası bulunduğu, güneş alıp almadığı kadar alt ve üst katta oturanların nasıl insanlar olduğu, yan dairede kimlerin yaşadığına bakmak gerek. Yoksa güzel bir evde, huzursuz yaşarsınız." Komşu komşunun yalnızca külüne değil ahlâkına da muhtaç.

Gülizar Baki/Zaman 03.04.2010

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=968700&title=komsular-mahkemede-tanisiyor

30 Mart 2010 Salı

Halkın Ekonomisi; Kredi Kartları Sorunu ile Kanal D'de..


"Halkın Ekonomisi", sunuculuğunu Didem İnselel ve Fatih Portakal’ın yaptığı, "Ne Yapmalı?” programına konuk oluyor...
Kredi kart borçlarında son durum, kredi kart borcu olanları bekleyen tehlikeler, kredi kart borcundan kurtulmanın yolları...
Kredi kartlarına ilişkin bilinmesi gereken herşey, Kanal D-Ne Yapmalı programında...
Yeminli Mali Müşavir Dr. Nedim Türkmen, Psikiyatrist Dr. Ümit Yazman ve Tüketiciler Birliği Onursal Başkanı/Tüketici Hakları Uzmanı Mehmet Bülent Deniz'in katılacağı Nasıl Yapmalı, 31 Mart 2010 çarşamba, saat 13:30'da, Kanal D'de...

20 Mart 2010 Cumartesi

Kral'ın Günü


Kapıyı tıklatan görevli; “it’s time to go Mr. President (Sayın Başkan, gitme zamanımız geldi)” diye uyardığında, Başkan saatine baktı. “Evet, vakit gelmiş” diye düşündü.
Önündeki kağıt tomarını güzelce katlayıp ayağa kalktı ve Oval Ofis’in kapısında bekleyen görevliye “gidelim” dedi.

Güneşin yüzünü az gösterdiği bir Perşembe sabahıydı.
Beyaz Saray’dan ayrılan Başkanlık konvoyu süratle Temsilciler Meclisi’ne doğru yol alıyordu.
Limuzinin içindeki Başkan, birazdan yapacağı konuşma ile ekonominin varolan düzeninde yeni bir açılımın olup olamayacağını hesaplıyordu.

Alkışlar arasına kürsüye gelen ABD. Başkanı John F. Kennedy; “tüketiciler en büyük topluluktur. Ekonomiyi ve ekonomiyi yönetenlerin kararlarını etkileyecek güce sahiptirler” diyerek başladığı tarihi konuşmasını bitirdiğinde, salonda bulunan Temsilciler Meclisi üyeleri önemli bir olaya tanıklık ettiklerini hissediyorlardı.

15 Mart 1962 yılında, o Perşembe sabahı ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin Temsilciler Meclisi’nde yaptığı bu tarihi konuşma ile ilk kez insanların tüketici olarak hakları bulunduğu ve korunması gerektiği en yüksek ağızdan ifade ediliyordu.

Kennedy tüketicilerin;
-sağlığı veya yaşamı için tehlikeli malların pazarlanması ve satışından korunmasına ilişkin güvenlik hakkı,
-yanıltıcı reklâm, etiket ve bilgilendirmeye karşı korunmasını sağlayacak doğru bilgilenme hakkı,
-rekabet ortamında oluşacak fiyatlar ile tercihte bulunmak hakkı,
-çıkarlarının korunması ve güvence altına alınmasını sağlayacak hükümet politikalarının gerçekleştirilmesi ve çıkarlarının korunmasına saygı duyulması hakkı
bulunduğunu ve bu hakların yerine getirilmesi için her türlü yasal düzenlemenin yapılması gerektiğini, tüketicilerin ekonomiye yön veren en önemli aktör olduğunu söylediği bu konuşması ile ulusal ölçekte tekelden arındırılmış serbest rekabetçi piyasa ortamının sağlanacağını ve hakları güvenceye alınmış tüketici kavramının tanındığını net olar ifade ediyor, dünya uluslarının da bu sürece katılmaları çağrısını yapıyordu.

İşte, ABD. Başkanı John F. Kennedy’nin tarihi konuşmasının gerçekleştiği 15 Mart gününün Dünya Tüketiciler Günü olarak anılmasının altındaki öykü bu..

Şaşırtan Tarih Yolculuğu
Dünya tüketici haklarının tarihi 15 Mart 1962’ye kadar geri gitse de, biz biraz daha iddialı bir tarih yolculuğu yapalım sizlerle. 1502 yılına, hatta daha geriye Asr-ı Saadet Devri’ne kadar gidelim.

Hazreti Ömer, halife olarak Müslümanların başında.
Bir gün bir kadın huzuruna gelir ve pazarlarda satılan gıdaların çürük olduğundan, pahalı olduğundan dert yanar ve Halifesi’nden bu işe çözüm bulmasını ister.
Hazreti Ömer, o adaletin, hakkın simgesi yüce insan, huzurundaki kadına;
“seni ve dileyen diğer hanımları pazar yeri denetçisi, muhtesibe ilan ediyorum. Gidin pazarları denetleyin. Fahiş fiyatla mal satanı, çürük mal satanı bulun, bildirin” buyururlar.
İşte günümüzdeki “zabıta”ya denk gelen ilk oluşum Hazreti Ömer’in bir grup hanımı muhtesibe olarak tayin etmesi ile gerçekleşiyor.
Muhtesibe’den, ihtisap müessesine, oradan zabıtaya…

Tüketici haklarına ilişkin ilk uygulamanın, yüzyıllar öncesinde, Asr-ı Saadet Devri’nde olması, bir çoğumuzu muhtemelen şaşırttı.

Peki ya, dünyanın ilk tüketici yasası Osmanlı döneminde çıkarılmıştır bilgisine ne diyorsunuz?
Gerçek bu.
1502 yılında Bursa Kanunnamesi adı ile çıkarılan yasa ile tüketicilerin satın alacakları mallara ilişkin kalite, standart belirlemesinin yapıldığı görülüyor.
Örneğin; bir ayakkabının hangi özellikleri taşıması gerekliliği uzun uzadıya yazılmış bu yasada.

Ya Osmanlı’daki Ahi teşkilatı…
Müşterisini aldatanın mesleğini yapmasına engel olunduğu, üretilen her ürünün hakkının verilerek, kaliteli üretilmesinin sağlanması adına yıllarca çırak, kalfa olarak çalışmanın zorunlu olduğu bir ahlâk kurumu.
Ahiliğin kuşattığı bir piyasa ortamında, tüketici haklarının güvence altında olmadığını kim söyleyebilir ki?

Siz Kral mısınız Gerçekten?
Kimi zaman ekonominin doğası gereği, kimi zaman da ahlâki yapılanma gereği, tüketici her zaman kral olmuş aslında.
O zaman veya bu zaman, tüketicinin ne zaman önemsenmeye başladığının, krallığının ilk kez ne zaman ilân edildiğinin günümüz gerçekliğinde, tarihimizle gururlanmamız dışında bir önemi yok.
Şimdi, “bugün” önemli.
Gelişen ekonomik düzende, Kennedy’nin dediği gibi ekonomiye yön verecek kadar güçlü müyüz, tüketici olarak?
Bu güce erişecek denli örgütlü müyüz?
Gücümüzü hissettirecek, hak arama girişimlerinde ısrarlı mıyız, hakkımızı arıyor muyuz?
Kısacası krallığımızın farkında mıyız?
(Makale, Bizim Market Dergisi'nin 2010/Mart sayısında yayınlanmıştır.)

11 Mart 2010 Perşembe

Müşteri Hizmetleri mi, Oyalama Merkezi mi?


Bankaların, GSM şirketlerinin ve teknoloji markalarının çağrı merkezlerini aramaya görün! Sesten bir labirentte kaybolmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Şunun için 1'e, bunun için 2'ye, menüyü baştan dinlemek için 7'ye... Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıklarından mıdır bilinmez müşteri hizmetlerini arayanlar artık sinir krizine giriyor.
İnternetin bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda fatura ödemek, havale yapmak ya da bir şikâyet için bankaya bizzat gitmek, sıra beklemek gerekiyordu. Tabii o zamanlar çağrı merkezleri yoktu. Eve telefon bağlatmak için bile aylarca bekleniliyordu. Satın aldığınız teknolojik cihaz bozulduğunda da mağazanın yolunu tutardınız. Şimdi öyle mi? Faturalarınızı internetten ödeyebiliyor, para transferi yapabiliyorsunuz. Herhangi bir sorununuzu dile getirmek için telefonu elinize almanız yeterli. Müşteri hizmetleri hattını çeviriyorsunuz, karşınıza çıkan elektronik sesin yönlendirmesine göre tuşlara basıyorsunuz. İlk başlarda bu büyük bir kolaylıktı. Ama zamanla çağrı merkezlerini aramak büyük bir strese dönüştü. Müşteri sayısının artmasından mıdır, şirketlerin çözüm üretmedeki yavaşlıkları mıdır bilinmez, artık müşteri hizmetlerini arayanlar sesten bir labirentte kayboluyor. Ya da sinir krizine giriyor.
Tüketiciler Derneği Başkanı Nazım Kaya, son zamanlarda çağrı merkezlerine dair şikâyetlerin arttığını söylüyor. Kaya, tüketicinin hızlı hizmet alması için kurulan çağrı merkezlerinin artık "Evet efendim, haklısınız efendim." üslubu ile tüketicinin avutulduğu yerler olduğunu düşünüyor.
Müşteri Hizmetleri Uzmanı Akın Başal, eleştirileri haksız buluyor. Bundan 15 yıl öncesine kadar işini halletmek için uzun zaman ve emek harcayan günümüz insanının telefonda 7 dakikada bir işlem yapmaya bile tahammül edemediğini düşünüyor. Sesli yanıtlama sisteminin tam da soracağı soruya uygun bir seçenek olmadığı için şikâyet edildiğini belirtiyor. Başal'a göre şirketler daha iyi hizmet vermek için çağrı merkezi birimlerinde çok sayıda müşteri temsilcisi istihdam ediyor. Başal, her soruya ve soruna özel sesli yanıtlama sisteminin geliştirilemeyeceğini belirtiyor ve "Bunun için 100 farklı tuşlama seçeneği koymak gerekir. Hatta bölgesel şivelere uygun menü oluşturulmasını ister mi acaba müşterilerimiz? Her telefonu açanı, hiç bekletmeden, hemen cevap verebilmek için de müşteri sayısı kadar müşteri temsilcisini telefon başında bekletmek gerekir." diyor. Başal, tüketiciye şu uyarıda bulunuyor: Sesli yanıtlama sistemlerinden bir çözüm beklemek doğru değil çünkü o sistem sadece kısa bilgi aktarımı için kuruluyor. Çözüm aradığınızda müşteri temsilcisiyle görüşmelisiniz. Hep aynı şeyi söylüyorlar diyenler, ürün veya hizmet satın alırken lütfen sözleşmelerini okusun.
Başal, sözleşmeye/garanti şartlarına aykırı durumda çözüm getirilmediğini iddia ederek, müşteri ilişkileri çalışanına bağıran/hakaret eden müşterileri kastediyor: "Haklı olduğunuzu düşündüğünüz durumda tüketici mahkemelerine başvurabilirsiniz. Müşteri her zaman haklı olsa bile hiçbir zaman haksız değildir."
Tüketici Hakları Uzmanı Avukat Bülent Deniz, geçtiğimiz yıl otomotivden bankaya, teknoloji ürünlerinden GSM'ye kadar onlarca sektörde bulunan firmaların çağrı merkezlerini arayarak raporlama yapmış. Bu çalışmadan şu üç sonuca ulaşmış: Çağrı merkezlerinin numaralarını düşürmek çoğu kez sorun. İkinci sonuç; cevap veren çağrı merkezlerinde canlı operatöre ulaşmak imkansız denecek kadar zor. Deniz, canlı operatöre ulaşmak için tüketicinin türlü hilelere başvurmak zorunda kaldığını söylüyor. Kendi yöntemi ise şöyle; banka çağrı merkezi arandığında canlı operatör için tahsis edilmiş sınırlı sayıdaki seçenekleri mesela kredi kartı kayıp ihbarı tuşluyormuş. Üçüncüsü ise; çağrı merkezlerinde çalışan personelin sınırlı bilgiye sahip olması.
Deniz, sınırlı olarak bilgilendirilmiş ve yetkilendirilmiş operatörlerin tüketicinin sorununu çoğu kez çözemediğini vurguluyor. Deniz, müşteri memnuniyeti için şirketlerin müşteri hizmetleri birimlerini daha çok geliştirmesi gerektiğini söylüyor. Çağrı merkezlerinde çalışanların durumu ise daha zor. Çözüm arayışındaki müşteri ile çözüm vaat eden şirket arasında kalıyor. Çağrı sisteminde 1-2-3 tuşlarına basarak kaybolmuş sinirli müşterinin hakaretlerine maruz kalıyor.
Çağrı merkezi çalışanları da muzdarip
Çağrı merkezi çalışanlarının çoğunlukla psikolojileri bozuluyor. Zaten uzun yıllar bu işi yapmak mümkün değil. En fazla 3 yıl. Çağrı merkezi çalışanları bu sorunlarını dile getirmek ve özlük haklarını iyileştirmek için dernek kurmuş. Çalışma saatlerinin uzunluğu, düşük ücret almaları gibi sorunlarını dile getiren derneğin adı Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği. Dernek yöneticisi Utku Dinç, firmaların çalışanlarının müşteri tarafından hakarete uğramaması için önlem alması gerektiğini söylüyor. Dinç, çağrı merkezi çalışanlarının da müşterinin de şirketler tarafından mağdur edildiğini düşünüyor.